İSTANBUL (Medyascope) – Haftaya Bakış’ın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kemal Can, Abdullah Öcalan’a inşa edilen konut, eski MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun ölümü hakkında yürütülen soruşturma ile “Ailem Güvende” operasyonları ele alındı.
Ruşen Çakır ve Kemal Can, Haftaya Bakış’ın bu bölümünde Abdullah Öcalan’ın yeni mekanı, Kaşif Kozinoğlu soruşturması ve “Ailem Güvende” operasyonlarını değerlendirdi. Eski MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun ölümüyle ilgili yıllar sonra yeniden açılan dosyayı ve bu kapsamda gazetecilerin tutuklanmasını değerlendiren Kemal Can, bu tür soruşturmaların şeffaf bir yüzleşmeden ziyade belirli siyasi hesaplaşmaların bir parçası olabileceğini vurguladı.
“Dosyaların kapağı, iç hesaplaşmalar için kaldırılıyor olabilir”
Kozinoğlu dosyasının yeniden açılmasının ardından gazeteci Selahattin Gündey’in tutuklanmasına tepki gösteren Ruşen Çakır, “Gazeteciyi apar topar alıp tutuklamak başka bir şey. Bu açıkçası mide bulandırıcı. Ancak olayın bir cinayet olması ve bunun aydınlatılmasının da bir değeri var” dedi.
Kemal Can ise geçmişte kapatılan dosyaların bugün yeniden açılmasının ardındaki motivasyona şüpheyle yaklaştığını belirterek şunları söyledi:
“Ne hukuki ne de idari olarak sahiden bir şeyle yüzleşmek, bir şeyi aydınlatmak gibi bir motivasyonla hareket edilmediği için, daha önce neden kapatıldıysa şimdi de aynı nedenlerle kapatılabileceği fikrine daha yakınım. Başka birtakım parçaların şu ya da bu nedenle açığa çıkması ihtiyacı doğduğu için bu kapakların kaldırıldığını düşünüyorum. Bu dosyaların pek çoğunun kontrollü ve bize gösterilmek istendiği kadarıyla ilerleyeceğini, çok büyük sonuçlar çıkmayacağını düşünüyorum.”

“Ailem Güvende” operasyonları
Yayında, LGBTİ+ bireylere ve kurumlarına yönelik ülke genelinde yürütülen “Ailem Güvende” operasyonları ile gazeteci Tuğba Tekerek’in tutuklanması da ele alındı. Ruşen Çakır, dünya çapında 1250’den fazla akademisyenin bu operasyonlara karşı bildiri imzaladığını hatırlatarak, muhalefet çevrelerinin de bu konuda sessiz kalarak ürkek davrandığına dikkat çekti:
“Muhalefet çevrelerinde de bir ürkeklik var. Çünkü burada LGBTİ+ bireyler ve kurumlar söz konusu olunca seslerini çıkartmak onları zorluyor. İktidar da bunu kendince iyi bir şekilde kullanıyor. Şimdi yüze yakın kişinin tutuklandığı söyleniyor. Bu bittikten sonra norm haline gelecek. Türkiye’nin dört bir tarafında birtakım yerel yetkililer, adli makamlar genel ahlaka aykırılık gibi muğlak ifadelerden hareketle tutuklamalar yapabilir. Türkiye’de LGBTİ+ hak mücadelesi bayağı bir kazanım elde etmişti, şimdi hepsi ellerinden geri alınıyor. Çok acı bir durum.”
Kemal Can, yaşananları 12 Eylül dönemindeki baskılara benzeterek, bunun küresel çapta yükselen sağ ve otoriter bir dalganın parçası olduğunu söyledi:
“Bu mesele sadece Türkiye’ye özgü değil. ABD’de Trump, Rusya’da Putin, Avrupa’da yükselen sağ partiler hayatı tanzim ediyorlar. Hayatımızla ilgili her türlü kararın yetkisini ele almak gibi bir hamle içerisindeler. Muhalefet çevreleri bu konuları basit ‘kimlik siyaseti’ olarak görüp sessiz kalıyor. Ancak bütün kazanılmış hak taleplerini lüzumsuzluk olarak görmek ve hayatın her alanına yönelen bu topyekûn saldırıya sessiz kalmak son derece problemli. Başkasının hakkını savunmak, kendi hakkının güvencesi için de çok lüzumludur.”
Öcalan’ın İmralı’daki statüsü ve çözüm süreci tartışmaları
Programın son bölümünde, PKK lideri Abdullah Öcalan için İmralı’da hazırlanan 250 metrekarelik çalışma ofisi ve yeni “çözüm süreci” etrafındaki tartışmalar masaya yatırıldı. Çakır, Öcalan’ın statüsünün fiili olarak çözülebileceğini belirtti:
“Öcalan’a bir ofis yapmışlar ama şubat başında ‘Ne olduğum bilinmeden ben buraya geçmem’ diyerek kabul etmemiş. Bugün Mehmet Uçum, Öcalan’ın o kurulacak alt komisyonda olacağını tekrar söyledi. Ancak anladığım kadarıyla bunu yasal ve yazılı bir şekilde yapmayacaklar, fiilen olacak. O statü eşiği bir şekilde aşılacakmış gibi duruyor. Aşılması tek başına yetmeyecek belki ama çok önemli bir gelişme olacak.”
Sürece dair belirsizlikleri ve muhalefetin tutumunu eleştiren Kemal Can, tartışmaların sığ bir zeminde yürütüldüğünü vurguladı:
“Süreç karşıtları ‘bebek katilinin ayağına gidilir mi, portakal suyu servisi yapıldı mı?’ gibi eski ezberlerle süreci eleştirirken; diğer tarafta da sürecin sahiden ne yapacağı, niyeti ve Türkiye’yi götüreceği yer üzerine hiçbir şey yok. Bütün bir sene ‘komisyon kurulacak mı, İmralı’ya gidilecek mi?’ sorularıyla geçti. Komisyon kuruldu, kimse takmadı. İmralı’ya gidildi, birdenbire dünya değişmedi. Silahların bırakılması konuşuluyor ama işin ‘demokrasi’ kısmını hiç konuşmuyoruz. Her gün hayatın başka bir alanına saldıran operasyonlar sürerken, bu yaşananların sadece sürece yönelik komplolar olduğunu savunmak gerçekçi değil. Çünkü ikisini de yapan irade aynı irade.”
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can’la haftanın olaylarını değerlendireceğiz. Kemal merhaba.
Kemal Can: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Yarın ben Bursa’da Özgür Özel’i izlemeye niyetli olduğum için yayını bugüne aldık. Bakalım ne olacak? Cumartesi günü Üsküdar’da miting izledim ama mitingle bu halk buluşmaları çok farklı herhalde. Bir de öğrendiğim kadarıyla, önümüzdeki haftadan itibaren ön seçimler olacakmış, dolayısıyla bu tür faaliyetleri yapamayacakmış. Onun için en son cuma günü Bursa, pazar günü Yalova olacak. Ben cuma günü Bursa’yı izlemeyi düşünüyorum. Cumartesi günü izleyicilere, izlenimlerimi anlatmak istiyorum. YENİ Parti üzerinde şu anda çok konuşacak bir şey yok sanki. İsim meselesi var ama sanki bir teferruat gibi.
Esas önemli olay borsada. Borsada acayip şeyler yaşanıyor biliyorsun. Bugün iki uzmanla, Prof. Haluk Levent ve Ali Ağaoğlu’yla konuştum. İkisi de beni bilgilendirdi ama hâlâ hiçbir şey anlamış değilim. Ama olayın çok vahim olduğu, çok büyük paralar buhar olmuş ve çok sayıda insan bundan mağdur olacakmış. Devlet bu faturayı tüm Türkiye’yi kesmeye kalkabilirmiş diye bir şey düştü. Sen bu konuda bir şey biliyorsan anlat, yoksa diğer konulara geçelim.
Kemal Can: Hayır bilmiyorum ama şunu biliyorum: Borsada çok uzun bir zamandır böyle küçük küçük şeyler oluyordu zaten. Daha önce de birtakım borsa spekülasyonu, operasyonları oldu. Sığ ama yoğun spekülasyonlarla dönen ve bazıları gerçek olmayan şişmelerle yürüyen bir çark vardı anladığım kadarıyla. Şimdi diğer bütün alanlarda olduğu gibi burada da böyle birtakım çatlaklar, patlaklar, problemler oluşuyor, daha da oluşacak herhalde öyle görünüyor. Ama dediğin gibi ya da Haluk Levent mi söyledi, Ali Ağaoğlu mu söyledi bilmiyorum, ama onların söylediği gibi, çarklar dönsün diye bunun faturası yine parası olmayanlara çıkacak. Uzun bir süredir Türkiye ekonomisi böyle yürüyor zaten; parası olanları parası olmayanlar finanse ediyor. Büyük bir servet transferi yaşanıyor. Borsa’da da paralarıyla spekülasyon yapanların parasını kurtarmak, yine parası olmayanların sırtına binebilir. Zaten böyle dönüyor iş. Yani bir süredir fakirden alıp zengine veren bir düzen var. Borsa da bunun musluklarından, kanallarından biri.
Ruşen Çakır: Kemal, gündeme baktığımız zaman ilginç birtakım olaylar var. Kâşif Kozinoğlu meselesi mesela. Çok esrarengiz birisiydi biliyorsun. Derin devlet deyince akla ilk gelen isimlerden birisiydi. Şüpheli bir şekilde öldü cezaevinde. Ergenekon’dan dolayı içerideydi. Ve şimdi yıllar sonra açılıyor dosya. O dönemin savcıları, cezaevi savcısı, Silivri savcısı gibi isimleri gözaltına aldılar. Koğuş arkadaşlarına gözaltı diyorlar ama ifadeye çağrılmış olmaları lazım. Bunlardan Birisi biliyorsun meşhur Atilla Uğur. Ama esas tombala bizim meslektaşımız Selahattin Gündey’e vurdu. O dönemde bunun haberini yaptığı için üst üste iki kere tutuklandı. İkinci tutuklanması bir de örgüt suçlamasından; artık ne örgütüyse. Kâşif Kozinoğlu olayını araştırmak, dosyayı tekrar açmak önemli. Gerçekten yıllar sonra iddiaları ciddiye alıp bunu yapıyorlarsa önemli. Ama burada gazeteciyi apar topar alıp tutuklama başka bir şey. Ben şahsen kendisini çok fazla tanımıyorum ama tanıyan bütün isimler, kendisi için çok ciddi, olumlu referanslar veriyorlar. Haberlerini biliyorum tabii. Sosyal medyada görüyorum, çok sayıda meslektaşımız ona açık bir destek veriyorlar ve onun gazeteciliğine kefil oluyorlar. Ben de onlara inanıyorum.
Açıkçası, bir gazetecinin bu bağlamda tutuklanması mide bulandırıcı. Ama Kâşif Kozinoğlu olayının soruşturuluyor olmasının bir değeri var. Buradan nereye nasıl varacaklar? Kurtlar Vadisi işin içerisine giriyor. Biliyorsun zamanında, Kurtlar Vadisi dizisinin Fethullahçılığın propagandasını yaptığı gibi iddialar arada sırada dile getirilirdi. Ama millet Fethullahçılardan çekindiği için çok da fazla onun üzerine gitmezdi. Şimdi o da işin içerisine girdi. Böyle garip bir durum. Şu âna kadar Akın Gürlek’le beraber çok sayıda eski dosya açılıyor ya da açılıyor gibi yapılıyor. Bunlardan Gülistan Doku konusunda bayağı somut ilerleme kaydedildi. Eski valinin tutuklanması bile başlı başına büyük bir olaydı. Kâşif Kozinoğlu olayından bir şeyler çıkabilir mi? Tabii ki olayın aydınlanması hukuki olarak önemli. Bu olayın bir cinayet olması yani öldürülmesinin ortaya çıkarılması ne anlama gelir?
Kemal Can: Daha önce başka davalarda da konuştuk bunu. Sinan Ateş davasında da konuştuk, daha sonra açılan bazı soruşturmalarla ilgili konuştuk, En son Melih Gökçek hadisesinde de konuştuk. Akın Gürlek birtakım eski dosyaları açarak bazı sonuçlar alınacağı iddiasını ortaya koydu. Bunların hepsinde ‘’bunlar nereye varır, bunlardan bir sonuç çıkar mı?’’ tartışmaları her sefer yapılıyor. Bazı meslektaşlarımız, bazı hukukçular, hatta bazı siyasetçiler, çok büyük hadiseler gelişeceğini, artık hiçbir şeyin aynı olmayacağını söylüyor. Bazıları da bundan hiçbir şey çıkmayacağını ya da bunun aslında bir göz boyama hadisesi olduğunu söylüyor. Yani bu konuda değerlendirmeler, daha baştan hemen uçlara doğru kayıyor. Ben diğer vakaların hepsindeki seyre bakarak şunu düşünüyorum açıkçası. Bu tür hadiselerin nereye varacağıyla ilgili durum, hadisenin kendisi normal hukuki ya da kriminal soruşturmanın akış yönü, onun doğal olarak nasıl gelişeceğiyle ilgili olmadığı için, ne hukuki olarak ne idari olarak sahiden bir şeyle yüzleşmek, bir şeyi çözmek, bir şeyi aydınlatmak gibi bir motivasyonla hareket edilmediği için, daha önce neden kapatıldıysa şimdi de aynı nedenlerle kapatılabileceğini, şimdi başka bir takım parçalarının şu ya da bu nedenle açığa çıkması ihtiyacı doğduğu için bunların kapaklarının kaldırıldığı fikrine daha yakın duruyorum açıkçası. Yani şimdiye kadar ‘’artık hiçbir şey aynı olmayacak, bu dava çok acayip yerlere gider,’’ hatta birilerinin de böyle ‘’nereye varıyorsa sonuna kadar gidin’’ dediği şeylerden, o iddia edilen büyüklükte sonuçlar çıkmadı. Çünkü bu davaların önemli bir kısmı, ki bu Kâşif Kozinoğlu hikayesi de öyle, zaten bu iktidarın döneminde cereyan etmiş bir hadise. Daha önce olmuş bir şeyden bahsetmiyoruz. Olduğu anda da, üstü kapatılırken de bu iktidar görevdeydi ve onun bilgisi ya da dolaylı olarak bilgisi olan bir meseleydi.
Şimdi de dosyayı açan, yine bu iktidar. Dolayısıyla bunun evveliyatını da, içeriğini de, nasıl geliştiğini de… Şimdi birtakım gazeteciler haberini yaptığı için gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, bazı dizi senaristleri, yapımcıları ifadeye çağrılıyor. Dizilerde bile içeriği hakkında bir fikir sahibi olunan bir hadisenin, bu ülkenin çeşitli güvenlik ve yargı mercileri tarafından bilinmiyor olması, -eğer öyleyse zaten daha büyük bir acayiplik- ama biliniyor olduğunu varsayarsak, en azından bir kısmının biliniyor olduğunu varsayarsak, ben şimdi bu açılan dosyaların pek çoğunun kontrollü ve yine bize gösterilmek istendiği kadarının gösterileceği hadiseler olarak ilerleyeceğini ve çok büyük sonuçlar çıkmayacağını düşünüyorum. Bu tabii ki kesin bir kanaat değil.
Şimdi bu işte FETÖ hadisesi de olduğu için, iktidar bunu başka bir şeyin parçası haline getirebilir, kullanabilir. Başka bir hesabın görülmesi için bu dosyanın açılması gerekmiş olabilir. Onları şu anda kestiremiyoruz. İşaretlerden bunu okumak için henüz erken. Ama ben diğer vakalarda da olduğu gibi, böyle her şeyin bambaşka olacağı, hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağı, her şeyin açığa çıkacağı bir yüzleşme, bir arınma, bir hesaplaşma, bir ifşa dalgası olacağı kanaatinde değilim. Gidişat da, şu anda hamle edilen şeyler de bu şeyi göstermiyor. Yani çok alt seviyede ilerliyor. Gazeteciyi gözaltına alıp tutukluyor, dizi senaryosunu çağırıyor … Ama asıl olarak böyle bir cinayetse bu, eğer bu cinayet söz konusuysa, o zaman bu soruşturmanın yukarıya doğru gitmesini bekleriz ve o zaman bir şeyler olacak diye düşünürüz. Şu anda yukarıya doğru gitmiyor. Onun işaretlerini pek görmüyoruz. Bakalım daha ileride başka veçheleri açılacak mı hadisenin? Ama ben bu konularda hep ihtiyatlı olmanın, hızlı heyecana kapılmak kadar, hızlı ‘’bir şey olmaz’’ demenin de isabetli olmadığını, biraz izlemek gerektiğini düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Muhsin Yazıcıoğlu olayında da bir soruşturma var. Biliyorsun Fethullahçılar zamanında o olayı NTV’de çalışan bizlere yıkmaya çalışmışlardı. Şimdi Fethullahçılarla ilgili çok ciddi suçlamalar var orada, ama detayları çok bilmiyorum.
Şimdi esas Türkiye’deki olaya gelelim. Şu anda önümde şu var, dünya çapında 1250’den fazla akademisyen Türkiye’deki ‘’Ailemiz Güvende’’ operasyonlarına karşı bir bildiri imzalamış. Çok büyük çaplı bir operasyon oldu. Sen bu konuyu dünkü yayınında kapsamlı bir şekilde ele aldın zaten. Çok büyük çaplı bir operasyon oldu ama özellikle Batı dünyasının çok hassas olması beklenen bu tür olaylarda çok da fazla bir şey duymuyoruz, görmüyoruz. Artık o eski bir zamanlardaki Batı da yok, bir zamanlardaki dünya da yok, bir zamanlar ki Türkiye de yok. Böyle bir garip bir şey var. Olsa da bir etkisi olmayacak gibi ve Türkiye’de de şöyle bir husus var tabii. Genellikle iktidar dışı çevrelerde de bir ürkeklik var. Çünkü burada LGBTİ artı bireyler ve kurumlar söz konusu olunca, seslerini çıkartmak biraz onları zorluyor gibi, öyle diyelim. Bunu da iktidar iyi bir şekilde, kendince iyi bir şekilde kullanıyor ama yani ortada suç olarak ne vardır, niye bunlar suçlanıyorlar, niye tutuklanıyorlar? Yine mesela çok alâkasız olarak bir meslektaşımız, Tuğba Tekerek, KAOS-GL Derneği’nde bir röportajı yayınlandığı için tutuklandı. Onu da yönetici diye aldılar ki yönetici olsa ne olur, ayrı. Zaten en kolay şey gazetecilere yapılıyor ve operasyon bitti, en azından şimdilik bitti. Yüze yakın kişinin tutuklandığı söyleniyor ve değişik yerlerde, sadece İstanbul, Ankara değil, İzmir var, bildiğim kadarıyla Mersin var, başka bir iki yer daha var. Ve tabii artık bir norm haline gelecek bu. Türkiye’nin dört bir tarafında bir takım yerel yetkililer, adlî makamlar, bu örnekten hareketle bu tür konularda çok ciddi suçlamalar, kovuşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar yapabilir. Çünkü ortada genel ahlâka aykırı olmak, müstehcenlik gibi çok muğlak ifadeler var. Yani işin sonu nereye varacak bilmiyorum. Şimdilik frene basılmış gibi, ama bu, iktidarın aslında hoşuna giden bir şey. Bu tür operasyonlarla, bir tür kendince bir kamuoyu oluşturmak ya da bir kamuoyunu tatmin etmek.
Ama bu konu bu topraklarda ilk defa yaşanan bir olay değil, yüzyılların meselesi ve hep bir şekilde yaşanmış bir realite. bu cinsel yönelim farklılıkları. Hani birtakım uzmanlar çıkıyor biliyorsun, dijital medyada batı kaynaklı propagandayla yapılıyormuş diye uyduruk uyduruk değerlendirmeler yapıyorlar. Nasıl olacak, kim bunu durduracak? Türkiye’de bir LGBTİ hak mücadelesi vardı. Bayağı da bir kazanım elde etmişlerdi. Şimdi elde ettikleri her şey ellerinden geri alınıyor. Çok acı bir durum.
Kemal Can: Şimdi bir kısım insan hatırlıyordur tabii ama artık yaşı ellinin altında olanlar, duyumla hatırlıyordur ya da hatırlamıyordur çünkü yaşamadılar o günleri. Şimdi zaten yakın tarihte bu operasyon 12 Eylül 80’de yapıldı galiba ya da bir gün sonra, o civarlarda. 12 Eylül yönetimi de çeşitli yasaklama faaliyetleri içerisinde, bu LGBT meselesine özel olarak takılmıştı. Hatta 12 Eylül askerî yönetimi, bir takım trans bireyleri, eşcinselleri, özellikle popüler alanda, sanat dünyasında öne çıkmış birtakım isimleri, hatırladığım kadarıyla, o zaman Eskişehir’e sürgüne göndermişti. Mesela şimdi Külliye’nin değişmez iftar konuklarından biri olan Bülent Ersoy’un program yapması, televizyona çıkması ya da şarkılarının yayın organlarında yayınlanması yasaklanmıştı. Böyle bir şeyden geçmiştik.
Kader’in garip bir cilvesi, 12 Eylül’ün bir dönemecinde, bu iktidar da aileyi koruma gerekçesine dayandırarak böyle bir operasyon başlattı. Fakat işin bir başka ayağı daha var, o da bunun küresel de bir mesele olması. Şimdi sen söyledin ya, dünya eski dünya değil artık, bu tür şeylere reaksiyon vermiyorlar, eskiden bu tür konularda çok hassastılar diyorsun ama küresel olarak böyle bir LGBT karşıtı dalga yürüyor bir yandan. Amerika’da Trump bunun önemli sürükleyicilerinden biri ve Trump şu anda Başkan. Yine mesela bazı çevreler tarafından onun simetrisi olarak düşünülen Putin de aynı tür bir refleks gösteriyor. Çok ciddi yasaklamalar ve baskılar söz konusu Rusya’da. Daha önce bu iktidardan düşen Orban, Avrupa’da ciddi bir LGBT karşıtlığını politik bir enstrümana dönüştürmüştü. Şimdi yükselmekte olan Avrupa’daki pek çok sağ partide benzer eğilimler var ve ciddi nefret suçlarına varan ayrımcılıklar, saldırganlıklar söz konusu. Dolayısıyla bu hadise, LGBTİ bireyleri ya da bu konudaki örgütlenmeleri ya da bu konudaki hak taleplerini, hatta geçtim hak taleplerini, haklarını koruma gayretini bile kriminalize eden, onları düşmanlaştıran, ötekileştiren bir dalga yaşanıyor.
Bunun sadece sağ iktidar cephesinde sınırlı kalmadığını, bu anti-woke dalgalarla, dünya liberalizm karşıtlığıyla ilişkilenerek her türlü hak arayışının, sanki bu kimlik siyaseti, politik doğruculuk, sol liberalizm filan gibi üretilmiş birtakım etiketlerle her türlü hak talebini aynı çuvala tıkarak bu tür hak taleplerinin yanlış muhalefet olduğunu, hatta sisteme entegre olmak anlamına geldiğini iddia edenler de var. Dolayısıyla kadın hareketi de bundan etkileniyor. Senin dediğin gibi LGBT meselesi zaten kamuoyunun bazı çevrelerini kolay harekete geçirmek, onları galeyana getirmek ya da tepkisiz bırakmaya elverişli bir konu. Sen dedin ya bazı muhalefet çevreleri de bu konuda atak davranmaktan kaçınıyorlar. Çünkü Türkiye’de de, başka yerlerde de çeşitli muhalefet çevreleri, kendi cephelerinden de bu konuda bir baskıya maruz kalıyorlar. Sanki bu konularda çeşitli hak taleplerini, işte kadınları kadın olduğu için, cinsel yönelim tercihleri nedeniyle dışlanan kesimleri savunmanın, belirli etnik grupları, dezavantajlı çevreleri savunmanın basit kimlik siyaseti olduğu etiketi kolay yapıştırılıyor. Şimdi bu başka bir şey, bir kimlik siyaseti problemi olabilir, muhalefetin böyle bir sorunu olabilir. Sol iddianın, biraz bu anlamda asıl hikâyesini kaybetmesine neden olan bir dikkat dağınıklığına bu tür şeylerin yol açtığını savunabilirsiniz. Ya da bu bir eleştiri konusu olabilir. Ama bunu tersine çevirip, bütün kazanılmış hak taleplerini lüzumsuzluk olarak görmek ve bunlara karşı geliştirilen güç merkezlerinin, iktidarların ve bu giderek otoriterleşen dünyanın, bu yeni dalganın, makul ve meşru görülmesine neden olacak bir sessizlik göstermek de çok problemli.
Ben, senin bahsettiğin bu haftaki ‘’5 Soru 10 Cevap’’ yayınımda bunu ele almaya çalıştım. Çünkü çeşitli iktidarlar hem küresel düzeyde, güç merkezleri, iktidarlar hem de yerel olarak pek çok ülkede, aslında hayatı tanzim ediyorlar ve hayatı elimizden almak ve hayatı kendi çizdikleri sınırlar içerisine hapsetmek ve hayatımızla ilgili her türlü kararın yetkisini ele almak gibi bir hamle içerisindeler. Dolayısıyla burada cinsel yönelimden tutun, beğendiğiniz veya izlemek istediğiniz film ya da dizilere, oradan çıkıp hoşlandığınız şarkılara kadar yayılan çok geniş bir alanda, hayata karşı, hayatın doğal akışına karşı, şimdiye kadar çeşitli ve zor mücadelelerle kazanılmış bütün hakları da geriye götüren bir topyekûn saldırı söz konusu. Dolayısıyla buna sessiz kalmak, şu anda şu ya da bu nedenle bu saldırının altında kalanlarla ilgili bir mesele olarak görmek, son derece problemli geliyor bana. Umarım bu konudaki farkındalık daha çabuk ortaya çıkar ve bu idrakle insanlar başkasının hakkını savunmanın da kendi hakkının güvencesi için çok lüzumlu olduğunu fark ederler.
Ruşen Çakır: Bu arada Gürsel Tekin’in İstanbul İl Başkanlığı kayyumluğu bitmiş, mahkeme tedbiri kaldırmış ve bu gelişmenin Türkiye’ye ne getirdiği, Türkiye’den ne götürdüğü meselesini istersen haftaya tartışalım Kemal. Şimdi en son olarak Öcalan’ın villası meselesine gelelim. İYİ Parti’nin videosunu görmüşsündür. Havuzlu villa, Öcalan, yani profilden öyle birisi var portakal suyu içiyor filan. Aslında Öcalan’ın şubat başında yaptığı görüşmede Öcalan bundan bahsediyor. Kaç ay önceki hikâye, yani yeni bir olay değil. Oradaki hikâye şu biliyorsun; bir ofis yapmışlar Öcalan’a ve ekibine. Onun bir çalışma ekibi var. Onlar da tutuklu, yani PKK’dan mahkûm, Öcalan’ın seçtiği birtakım isimler. Oraya bir yer yapmışlar ve 250 metrekare iki katlı bir yer olduğu söyleniyor. Orada çalışma ofisi olacak. Karargâh yani. Ama Öcalan şubat başında ‘’Ne olduğum bilinmeden ben buraya geçmem’’ diyor. Kabul etmemiş yani. Kullanmadı. Bahçeli de kabul etmesini istiyor ve statü gerekçesini de haklı buluyor. O nedenle de statü tanınsın ve buraya geçsin istiyor. Nagehan Alçı’ya da bu anlamda söylüyor. Tabi Nagihan Alçı bunu kendi versiyonuyla aktarınca hemen birileri buna yumuşak karınmış gibi sarıldılar ve bayağı gürültü koparmaya çalıştılar. Ama çok da fazla bir şey olmadı. Bahçeli tekrar konuştu. Yanlış bilmiyorsam, gazeteci Ceyhun Bozkurt’a da söyledi bunu: ‘’O statü tanınsın ve Öcalan oraya geçsin, gazetecilerle konuşsun’’ dedi.
Bu arada, rahmetli Nihat Genç’in yetiştirdiği biri var, bir video yapmış ve bombayı patlatmış: ‘’Gazeteciler İmralı’ya gitti ama konuşmuyorlar’’ demiş. Düşünsene, ben İmralı’ya gitmişim ve konuşmuyor muşum. Galiba beni de tarif etmişler. Bir gazeteci niye gider? Yayımlamayacağı bir şeyi niye yapar? Oradan da süreç aleyhtarı bir şey çıkartmaya çalışıyorlar. Ama en kritik noktalardan birisi Öcalan’ın statüsü meselesi. Bugün Mehmet Uçum Öcalan’ın, ‘’Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu’nda olacağına dair bir açıklama yaptı. Kürt hareketi bunu ‘’Silahsızlanma ve Siyasallaşma Komisyonu’’ olarak tarif ediyor. Ama anladığım kadarıyla yazılı bir şekilde bunu yapmayacaklar. Yani bir Cumhurbaşkanı kararnamesiyle, Recep Tayyip Erdoğan imzalı bir kararnameyle ‘’şu alt komisyon kurulmuştur. Üyeleri şunlardır’’ diye bir şey görmeyeceğiz. Ama fiilen böyle olacak gibi görünüyor. İmralı Heyeti pazar günü Öcalan’la görüşmeye gitti. Öcalan yaptığı açıklamada, komisyonların hayata geçmesi gerektiğini söyledi. Şimdi statü eşiği bir şekilde aşılacakmış gibi duruyor. Aşılması belki tek başına yetmeyecek ama çok da önemli bir gelişme olacak. Ne dersin?
Kemal Can: Sen bu işin bir cephesini anlattın. Yani Öcalan faktörü, Öcalan’ın statüsü, Öcalan’ın villası, süreç karşıtlarının kullandığı argümanlardan biri. Sık sık ve doğruluğu tartışmalı eski bir bilgiyi yeniymiş gibi tekrar dolaşıma sokarak bir şey yaptıkları doğru. Burada süre karşıtlığının argüman sıkıntısından kaynaklanan bir tarafı var. Süreç karşıtlığını, en eski dille ‘’Bebek katilini nasıl affedersiniz?’’ sınırında kurar, sürecin, silahlı bir örgütün bilmem kaç senedir Türkiye’de şu kadar insanın ölmesine neden olan bir çatışmanın tarafı örgütün ortadan kalkması açısından, meselenin nasıl bir sonuç doğuracağı üzerine daha kuvvetli argümanlar ya da daha güçlü eleştiriler üretmeden, çok bildik ezberleri tekrar ederek bir şey kurmak istiyorlar. Bu da en elverişli malzemelerden biri. Bu çevreler için Öcalan etrafındaki tartışma, işi buralarda tutmak kendi sığ politikaları için çok elverişli bir şey oluyor. Çünkü burada fazla yaratıcı argümanlara ihtiyaç duymadan, aynı şeyi söyleyerek yürüyebilirsin. İşin bu tarafı böyle bir şey.
İşin diğer tarafına geçtiğimizde de bunun bir simetrisi olduğunu da görmek lazım. İşin başından itibaren, sürecin çeşitli aşamalarında, sürecin ne yapacağı, niyetin ortaya çıkış gerekçeleri ve bununla birlikte yürünecek yol, bu yolun Türkiye’yi götüreceği yer, buradaki aktörlerin nasıl dâhil olacağı, bunun, hep lafı edilen ama karşılığını hiç görmediğimiz, toplumsallaşmasının, siyasallaşmasının nasıl cereyan edeceği üzerine hiçbir şey yok. Aslında orası da yine bu argüman sığlığı ve kabızlığı içerisinde, dön dolaş ‘’Öcalan’ın statüsü,’’ Öcalan’ı ziyarete gidilecek mi?’’ Öcalan’ın tecridi ne olacak?’’ üzerinden tartışılıyor. Yani bu tarafta ‘’Öcalan’ın villası,’’ ‘’Öcalan’a portakal suyu servisi yapıldı mı?’’ ‘’Öcalan kanunsuz bir biçimde komisyona girer mi?’’ ‘’Bebek katilinin ayağına gidilir mi?’’ söylemlerinin karşısında aslında süreci çok daha derinleştiren, sürecin kendi iddialarını ya da oradaki problemleri tartışmaya açan bir şey yok.
Aylar nasıl geçti? Komisyon kurulacak mı? Kuruldu. Komisyon raporu nasıl çıkacak? Çıktı. Komisyon raporunu da kimsenin takmadığını, yani diğer partilerin varlığının burada bir anlam ifade etmediği, komisyonun sadece kurulması itibarıyla bir anlam taşıdığı görüldü. İmralı’ya ziyaret. İmralı’ya gidilecek mi? Ne zaman gidilecek? Kim gidecek? Nasıl gidecek? Gidildi. Gidilince bir şey olmadı. Yani birdenbire dünya değişmedi ya da İmralı’ya gidildiğinde süreçle ilgili daha fazla bir şey öğrenmedi.
Sonra, ne oldu? Efendim çerçeve yasa. Çerçeve yasa çıktı işte. Çerçeve yasayı baştan aşağı oku, tekrar dön sonundan başına doğru oku. Sonuçta bir örgütün silahlarını bırakması karşılığındaki özel bir af programının nasıl işleyeceğinin sadece temel resmini çizen ve orada da onu büyük ölçüde idarenin, hatta doğrudan Erdoğan’ın tasarrufuna bağlayan bir şey geldi.
Seninle birkaç haftadır konuşuyorum. Benim ‘’bu sene içerisinde bir şey olmayacak. Bu sene bekleme-bekletme meselesi olarak geçecek. Önümüzdeki yıl görürsek bir şeyler göreceğiz’’ dememin nedeni buydu. Şimdi de ‘’Öcalan bir komisyona dahil edilecek mi? Ama o komisyona nasıl dahil edilecek? Efendim şimdi hukuki ve yasal olarak zaten bir mahkûmun resmi bir komisyona üye olarak atanması mümkün değil. Bunu zaten yapmak istemeyecekler. Ama komisyonun parçası oldu. O komisyonda bulunuyor’’ filan üzerinden geçecek. ‘’Öcalan’ın statüsünü de böyle çözeceğiz. Komisyon ne zaman çalışmaya başlayacak? Komisyonda o nasıl yer alacak? Binaya geçildi mi? Çalışma ofisi açıldı mı?’’ Açık söylemek gerekirse, keçiboynuzu işler bunlar. Yani ‘’çok önemli şeyler oluyor’’ diye konuşulan şeyler, beş tane başlık saydım. Bütün koca bir senenin ‘’o olacak mı? Bu olacak mı?’’ denilen beş tane kritik eşik. Evet, bunlar kendi başına önemli aşamalar, ama bunlar böyle üçer ay üçer ay konuşulacak içerikler değil.
Şimdi de bu aynı şekilde. Yani Öcalan’a Erdoğan imzalı komisyon ataması yapılırsa bu hakikaten bir şeydir. Ama biz söylemiyoruz, o komisyonda da var. Öcalan’a da statü bulduk.’’ E ne oldu süreç? Süreç bir aşama daha geçti, bir eşik daha geçti. E tamam anladık ama, hani hep söyleniyor ya artık ikinci seneye giriyoruz. Artık silahlar kısmı geçilecek. Şimdi demokrasi konuşacağız. Oraya gelemiyoruz. Yani biraz önce konuştuk işte; her gün başka bir operasyon, hayatın her alanına saldıran bir operasyon yapılıyor, hâlâ ‘’bu, sürece de komplo aslında’’ açıklamaları yapılıyor. İyi de ikisini de yapan irade aynı irade.
Ruşen Çakır: Evet. Bu arada silah bırakma meselesinde de birtakım sorunlar, ama birtakım gelişmeler olduğu söyleniyor. Özellikle Kandil’de Erdal Er bazı röportajlar yaptı, görmüşsündür. Mustafa Karasu’yla. Galiba bugün de Cemil Bayık varmış. Orada bir şeyler yürüyor ama Eylül ayına yetişmeyeceği muhakkak. Senin dediğin gibi olabilir; bu yılda çıkmayabilir. Ama sonuçta silahların bırakılması konusu hallolacak gibi. Ama ardından demokratikleşme vesaire böyle şeyler konuşulmuyor zaten. Raporun yedinci maddesi zaten gündemde değil. Tabii burada bir diğer husus da önümüzdeki baharda olması beklenen yeni parti meselesi olacak, ki onun olabilmesi geri dönüşlerin olmasıyla ilgili.
Bu arada ben bir yandan bu borsa meselesine bakıyorum. Sürekli birtakım isimler, yeni gözaltılar var. Ve tabii ki en çarpıcısı ‘’Mesele Ekonomi’’ programında Kerim Rota ve şimdi adını hatırlayamadım bir başka uzman, açık açık bu yaşananları anlatmışlar ve müdahale yapılması gerektiğini söylemişler. Tabii ki böyle bir şey olmadı. Birtakım önemli isimler de bu işin içinde biliyorsun. Alkin’ler, birtakım danışmanlar… Yeni kuşaklar bilmez, bir zamanlar bankalar battı, bankerler krizi yaşandı. Neler gördük değil mi? Yenisi de bu yatırım fonu denen olaymış.
Evet, noktayı koyalım Kemal. Ben yarın Bursa’da olacağım, bakalım neler göreceğim. Merak ediyorum açıkçası. Biliyorsun Bursa’da belediyeyi de aldılar CHP’den. Başkanı içeri attılar ve belediye meclisi bir AKP’liyi seçti. Ama herhalde YENİ Parti Bursa’da birinci partidir. Bu, sokağa nasıl yansıyacak göreceğiz. Evet Kemal var mı söyleyeceğin bir şey?
Kemal Can: Allah sonumuzu hayır etsin diyeyim.
Ruşen Çakır: Âmin, âmin. Evet, noktayı koyuyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.








