Mümtaz’er Türköne yazdı: Osman Kavala’yı hapiste tutabilmek için ödediğimiz bedel

Osman Kavala’ya, içinde debelendiğimiz ekonomik krizin müsebbibi olarak bakabilirsiniz.

Ağır bir bedel, ama bu kadarla kalmıyor.

Aklımızı, izanımızı ve hukuk bilincimizi de kökünden söküp tarumar eden bir adam duruyor karşımızda. Bu adamı içerde tutabilmek için, Mehmet Uçum’un hukuku ters yüz eden akla zarar argümanlarının, Cumhurbaşkanlığı Hukuk Başdanışmanı sıfatıyla, hukuk mekteplerinin ve yargı mercilerinin ve vatandaşın adalet bilincinin üzerine bir karabasan gibi çökmesi gerekiyor. Akıl sağlığınız tehdit altında. Bu ülkeyi ayakta tutan hukukun bir enkaz yığınına dönüşmesi ise cabası.

Bir de Kürt sorununun çözülmesi ve ülkenin birliğinin yeniden tesis edilmesi meselesi var. Yoksulluğa katlanırsınız, deli numarasıyla aklınıza mukayyet olursunuz, peki bu enkazın altında ezilirken çözüm adımlarını nasıl atacaksınız? Sadece anayasal güvencelerle ilerlemesi gereken Çözüm Süreci için hangi ortak paydalara dayanacaksınız? Hatırlayalım: TBMM’de oluşturulan meşhur Komisyon 18 Şubat 2026 tarihinde kabul ettiği raporun 71. Maddesi doğrudan AİHM kararlarına sadakati esas kabul etmişti.

Osman Kavala için cebinizden para ödüyorsunuz. Daha doğrusu sizin sofranızdaki ekmeği küçülterek birileri hovardalık yapıyor. Devletin varlık sebebi olan hukuku askıya alıyorsunuz, beka sorununuzu riske atıyorsunuz.

Neresinden bakarsanız bakın tek bir adam, ülkenin felaketini temsil ediyor.

Mümtaz'er Türköne yazdı: Osman Kavala'yı hapiste tutabilmek için ödediğimiz bedel
Mümtaz’er Türköne yazdı: Osman Kavala’yı hapiste tutabilmek için ödediğimiz bedel

Ödediğimiz faiz, yolsuzluk sarmalı

Döviz piyasalarında faiz farkına dayanan getiri ile döviz kurunun oynaklığı (volatilite) arasındaki ilişkiyi ölçen kritere “Carry-to-Vol” deniyor. Bu oran 12 aylık fiyatlandırmaya göre ilk sırada yer alan Türkiye için %26,43 seviyesinde iken, ikinci Hindistan için oran %3,15. Bir ekonominin kolay kaldıramayacağı bir faiz oranı ve tek başına Hazine’nin ödediği milyarlarca dolarlık faiz ödemelerini bu tablo açıklıyor.

Sebep Osman Kavala. Onu içerde tutabilmek için bu faiz farkını ödemek zorundayız.

Ekonomiye, bilhassa hizmet sektörüne derin bir nefes aldıracak olan Gümrük Birliğinin genişlemesi kapsamında Vize Muafiyeti sorunu da doğrudan Osman Kavala’ya bağlı. Son olarak yeni bir teşebbüste bulundular; Çözüm Süreci ile birlikte, Vize Muafiyeti konusunda engel teşkil eden terör tanımını yeniden yapabilirler. Yetmez, adil yargılanma hakkını da uygulamalarla garanti altına almaları lâzım.

AİHM, nihai kararında Osman Kavala için Sözleşmede yer alan bütün haklar için, altı başlık altında ihlal kararı vermiş. Tablo çok net: Beraat etmiş birini aynı gün yeni bir soruşturma açıp nihayetinde müebbet hapse mahkûm ettikten ve AİHM’in kararını “sizi ilgilendirmez” diyerek uygulamadıktan sonra ülkenizin vatandaşlarına, vize serbestisi neden tanısınlar? Diyorlar ki, “sizde hukuk yok, vize serbestisi ile gelen vatandaşlarınız, hakkım ihlal edildi, iltica talep ediyorum derse, biz ne yaparız?”

İkincisi yolsuzluk konusuydu. GRECO (Yolsuzluğa Karşı Devletler Topluluğu) kriterlerine uygun kanuni düzenlemeleri AB yıllardır talep ediyor. Siyasetteki çıkar düzenini alt üst edeceği için İktidar bu düzenlemeleri kulak arkası etti. Türkiye’nin toplam kaybı, inanın yolsuzluk pastasından birkaç kat büyük.

Mümtaz'er Türköne yazdı: Osman Kavala'yı hapiste tutabilmek için ödediğimiz bedel
Mümtaz’er Türköne yazdı: Osman Kavala’yı hapiste tutabilmek için ödediğimiz bedel

Osman Kavala nelerin sembolü?

AİHM yargıçları Osman Kavala’yı İsa’nın başındaki dikenli taç ve sırtındaki tahtadan ağır haç olarak görmüş olmalılar. Karar yenilir yutulur cinsten değil. Tam altı maddede, bir insanın insan olarak sahip olduğu en temel hakların tamamının ihlal edildiğini hükme bağlamışlar. Çok ağır bir karar. Devlet olarak itibarınızı yerle bir eden, vatandaşlarınıza muamelenizi, en temel haklara riayetinizi mahkûm eden anıtsal bir karar.

Ne için? İktidar neden can simidi gibi “bırakmam” diyerek cezaevi kapısına yapışıyor?

Elbette emsal olması için. Osman Kavala, aleni hukuk ihlalleri ve göstere göstere yapılan yargı suistimalleri ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hiçbirinin hukuk garantisi altında yaşamadığını ispatlamış oluyor. Arkasında uzun bir liste var: Selahattin Demirtaş, Can Atalay diye isimler devam ediyor.

Peki bu durumun kime ne faydası var?

İktidar, insanları en temel özgürlüklerinden bile mahrum etme gücünün kendisinde olduğunu, evrensel hukuk kurallarını ve bu kuralları uygulayan kurumları bile takmadığını bize Osman Kavala üzerinden hatırlatıyor. “Görüyor musunuz?” diyor, “AYM ve AİHM kararları ile tek bir kişiyi bile serbest bırakmadım. Güç bende, sadece bende. Benimle iyi geçinin, bana itaat edin, benden af dileyin, iradenizi bana teslim edin, ben de yaşamanıza izin vereyim.”

“Sen kimsin?” sorusunun cevabı ise güç sahiplerinin keyfine göre değişiyor.

Otokrasi, en veciz haliyle bu durumda “keyfi yönetim” anlamına geliyor.

Peki işe yarıyor mu?

Karanlık çoğaldığına, halk desteği azaldığına göre yaramıyor.

Bir kısır döngü çarkı arasında iktidar dahil, bütün ülke öğütülüyor. İktidar, muhalefeti hak ihlalleri ile baskı altına alıyor, yıldırmaya ve korkutmaya çalışıyor. Hak ihlalleri güvenli bir ekonomik piyasa düzeni ihtimalini ortadan kaldırıyor, her şeyin maliyeti artıyor. Rekabet edemiyorsunuz, kaynakları rasyonel kullanamıyorsunuz ve hukuksuzluk yüzünden ekonomik krize yuvarlanıyorsunuz. İnsanlar yoksullaştıkça bunalıyor, çıkış arıyor, iktidardan uzaklaşıyor, muhalefet güç kazanıyor. Bizar olan halkın desteği ile iddiası kuvvetlenen muhalefeti oyun dışında bırakmak için daha fazla hukuk ihlaline gidiyor. Başladığınız yere geri dönüyorsunuz.

Sadece halk değil, aslında İktidar da kan kaybediyor.

Hukuk düzeni ile oynayarak gücünü sürdürmeye çalışan iktidarların bu fasit daireden çıkması imkânsız.

AİHM kararı ne anlama geliyor?

Cumhurbaşkanlığı Hukuk Danışmanının, Osman Kavala kararına karşı çıkarken masaya sürdüğü argümanların tamamını tek kalemde silip atacak, çok ama çok sağlam bir dayanak var: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. Maddesi. Türkiye onaylayarak tarafı olduğu bu sözleşmeye ve Anayasamızın 90. Maddesinin son fıkrasına göre AİHM kararına uymak ve bekletmeden Osman Kavala’yı serbest bırakmak zorunda.

Şöyle özetleyelim:

Sovyetler Birliği dağıldıktan, iki kutuplu dünyanın çatlakları arasına yerleşen dikta rejimleri dayanaklarını kaybettikten sonra İnsan Hakları meselesi, uluslararası hukukun temel rüknü haline geldi. Gerekçe şöyle. “Benim işim iş diyerek kendi vatandaşınıza haksızlık yapamazsınız. İnsanî değerler bir tarafa, sistematik hak ihlalleri uluslararası güvenlik için tehdit oluşturur. Bu yüzden iç hukuk düzenine müdahale etmek gerekir.” Paris Şartı’ndan sonra Kopenhag Kriterleri eşliğinde Türkiye bu haklar dünyasına yerini aldı. Zaten mevcut olan AİHS temel haklar konusunda ortak anayasal değerler düzeyine yükseldi.

“Türkiye AİHM kararlarının %90’ını uyguluyor” savunması tam bir aldatmaca. AİHM, mülkiyet hakkı en başta, temel hak ihlallerini karara bağlıyor. Rusya hariç geri kalan üye ülkelerin tamamının dosya sayısından daha fazla müracaat Türkiye’den geliyor. Bu yüzden uygulamadıklarını itiraf ettikleri %10’luk dilim dosya sayısı olarak diğerlerininkinden çok fazla. Ayrıca bu yüzde onluk uygulanmayan dilim, nedense hep siyasî davalara ve tutuklamalara özgü.

Hukuk Başdanışmanı, kimi hangi yetkiyle temsil ediyor, bilmiyoruz. Muhakemesi, temel hukuk bilgisi açısından çok sakat. “AİHM kararı bir mahkeme kararıdır, andlaşma hükmü yani norm değildir.” Bu yüzden uymak zorunda değiliz demiş oluyor. Ancak Anayasa’nın meşhur 90. Maddesini norm olarak kabul edince, AİHS’nin 46. Maddesi buharlaşıp yok olmuyor. Sonra Hukuk Fakültesi öğrencilerinin sorabileceği türden basit bir soru havada kalıyor: “90. Madde Anayasada neden var? Süs olsun diye mi konmuş?”

90. madde diyor ki, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Yani Anayasa bize şunu söylemiş oluyor: “Sözleşme ile kanun arasında hiyerarşi yok, yargıç kanunu uygular” diyerek CMK 311. Maddeyi öne süren bir Hukuk Danışmanı çıkarsa, “ona AİHS’nin 46. Maddesini hatırlatın” diyor. Bu madde, Taraf Devletin, (Osman Kavala dosyasında Türkiye Cumhuriyeti’nin) AİHM kararına uyma zorunluğunu hükme bağlıyor. Kimsenin kaçacak yeri yok. Hukuk bir kenara aklın sınırlarını zorluyorsunuz.

Hukuk denince akla gelmesi gereken çok açık başka bir norm var. Anayasa’nın 138. Maddesi “Hiçbir organ, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında emir ve talimat veremez” diyor. Hukuk Başdanışmanı veriyor. Hatta açıkça “AİHM kararını uygulamayın” demiş oluyor.

AİHM, altı başlık altında, altı temel hak ihlali tespit ediyor. Sırasıyla, İfade özgürlüğü, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, hakların amaç dışı kullanılması, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağı.

Osman Kavala tek başına hukuksuzluğu ve keyfiliği sembolize ediyor. Başka herhangi bir yere değil, bu altı başlığa bakmanız yeterli. Bu haklar hem ihlal ediliyor hem de ihlalde ısrar ediliyorsa, Türkiye’de hiçbir şey güvence altında değil demektir. Bu kadar haksızlıkla hiçbir iktidar vatandaş ve uluslararası kamuoyu nezdinde itibarını koruyamaz, meşruiyetini sürdüremez.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş