Cemaatsiz siyaset mümkün mü? Daha köklü bir soru: Cemaatlerin olmadığı bir Türkiye tasavvuru gerçekçi mi?
Sahipsiz, yoksul insanların penceresinden bakmayı deneyin.
Bu konuya dair saf bilimsel düşünce, yani sosyoloji de bu durumun pek mümkün olamayacağını söylüyor. Sadece Türkiye için değil, evrensel olarak dünyanın her yerinde geçerli bir kural. Tönnies’in “Gemeinschaft-Gesellschaft” (Cemaat-Cemiyet) ayırımı, toplumu kavramak için en temel kategorileri veriyor. Hatta toplumdaki değişimi bile bu ikisi arasındaki gerilim belirliyor.
Bizde sosyoloji, dindar akademisyenlerin kapatması oldu, zavallı Ezidî kızların İŞİD militanlarından gördüğü muameleye maruz kaldı. Tecavüze uğradı ve köle pazarında satıldı. Halbuki sosyoloji dinsiz bir bilimdir çünkü tanrının yerine toplumu yerleştirir; bu yüzden dindar adamdan veya dindarlığı bir palto gibi portmantoya asmayı beceremeyenlerden sosyolog olmaz. Bireyi merkeze yerleştiren çağdaş (seküler) elitler ise bu cemaat meselesini anlamak için neredeyse hiç çaba göstermediler. Hâlâ, cemaat-tarikat ayırımını görmezden gelerek, şu son Süleymancılar operasyonu konusunda iri iri hükümler veriyorlar. AKP kanadının, sezgisel olarak kendilerinin eseri olan bir tuzağa düştüklerini fark etmeleri lâzım. Baksanıza iktidar medyası 28 Şubatçıların irtica kampanyalarının kalıp halinde tıpa tıp aynısını yürütüyor. Temel argüman olarak kullanılan “din istismarı” savunmasından rahatsız olmalılar. Ancak durumun gerçekler dünyasında ve gelecekte başlarına ne tür dertler açacaklarını, akıl ve mantık sınırları içinde kestirmeleri çok zor görünüyor.

Mesele çok önemli. Sadece dinî yapıları değil, Türkiye’nin bütün siyasi-sosyal dengelerinin alt üst olduğu ve hızla geride kaldığı bir eşikten geçiyoruz.
Din-siyaset ilişkisi ve örgütlü din, aslında hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Dindarlığın tarihi
II. Mahmud’un setre pantolonla, İstanbulin ceketi resmi bütün memuriyetlerde zorunlu tuttuğu, bu yüzden “Gavur Padişah” diye anıldığı 1828’den 2002’de AKP’nin tek başına iktidara gelmesine kadar (Erbakan’ın 73’te ve 96’daki koalisyon hükümetleri dışında) dindarlar kendilerini hep müesses nizamın dışında buldular. Arada, Müslümanlarla, Müslüman olmayanları vatandaşlık düzeyinde eşit kılan 1856 Islahat (muhafazakâr lisanında “İmtiyaz”) Fermanı, Genç Cumhuriyet’in laik reformları fazladan onlarda ezildikleri, haksızlığa uğradıkları, hatta zulüm gördükleri duygusu uyandırdı. Gerek Osmanlı İmparatorluğu’nda, gerek Türkiye Cumhuriyeti’nde devlet, din meselesine aynı gözle, modernleşme ve güç-kuvvet kazanma yolunda bir engel olarak bakmıştır. Fazladan reform çabaları, kestirmeden dini müesseselerin tamamını ve geleneği kontrol altına alıp dönüştürme görevi de üstlenmiştir. Tarihsel olarak bu çabaların dışında, dinî düşünce ve yaşam tarzı da modernleşmenin etkisi altında çağa ayak uydurmuştur. İslâmcılığın, milliyetçilik veya sosyalizm gibi bir ideoloji olarak yayılması bunun eseridir.
Modernleşmenin en önemli türevi ise cemaatlerdir. Cemaatler, geleneksel tarikatlardan farklı olarak bir acil durum planı halinde kendiliğinden devreye girmiştir. Sadece dini kurumların değil, bütün geleneksel yapıların modernliğin tahribatı ile yol açtığı enkazın arasından modern bir sosyal-dini örgütlenme tarzı olarak ortaya çıkmışlardır. Cemaatleri, bir sosyolog gözüyle dinî motiflerin baskın olduğu sosyal dayanışma ağları olarak görebilirsiniz. Bu yapıları var eden ve taşıyan ana omurga ve sürükleyici güç dinî bağlardan önce sosyal ihtiyaçlardır. Sosyal çevresine gözlerini bir cemaatin içinde açan ve orada uzun süre kalan Zeynep Duygu Ağbayır’ın Medyascope’ta çıkan, çok samimi bir üslupta kaleme aldığı “Cemaat karnınızı doyurduğunda” başlıklı yazısını dikkatle okuyanlar, bu sosyal ihtiyaç meselesinin ne denli hayati bir mesele olduğunu anlayacaktır.
Cemaatlerle tarikatlar arasındaki en önemli fark da burada yatıyor: Cemaatler, evrensel olarak bütün cemaatler gibi topluma güvenle dayanışma içine girecekleri, hayatı maddi ve manevi olarak batmadan yaşayacakları bir çerçeve sunarlar. Bizde tarikatlar, biraz da cemaatlerin etkisi ve başarısı ile rekabet edebilmek için bu sosyal dayanışma yönüne ağırlık vermeye başlamıştır. Tarikat örgütlenmesi bireysel kurtuluşu hedef alır, cemaat ise sosyal kurtuluşu. Cemaatlerin cazibe merkezlerine dönüşmesi üzerine tarikatlar cemaatleşmeye başlamıştır. Paradoksal biçimde tarikatlar laik hukuk düzeni ile barış içinde birlikte yaşamaya daha elverişli yapılardır; Ccemaatler ise, siyaset dahil potansiyel olarak her türlü iddiayı içinde barındırır; siyasetin temel kuralına uygun şekilde mümkün olanın peşindedirler.
Hurûc ale’s-sultân meselesi
Tanrı inancını ve aşkın- ilahî kaynağını dışarda tutarsanız, bütün müesses dinler iktidarların teoloji politikaları ile şekillenmiştir. Müesses haliyle, yani kelam ve fıkhıyla, medrese düzeni ve mezhepleriyle, hukuk kaynağı olarak adli sistemdeki konumuyla bugüne intikal eden geleneksel dini yapı, Muaviye’nin kendi iktidarının selameti için yerleştirdiği kuralların eseridir. Bir sonuca ulaşması imkânsız olan “Gerçek İslâm” “Aslî Esaslar” tartışması bu mirasın yol açtığı enkazın eseridir. “Asr-ı Saadet” şeklinde yüceltilen “Altın Çağ” gerçekte hiçbir zaman tecrübe edilmemiştir. İslâm tarihinde yüceltilen o dönem, Müslümanlar arasında en kanlı ve acımasız kavgaların yaşandığı dönemdir.
İslâmiyet, bütün diğer dinler gibi ve onlardan daha fazla siyasî bir dindir; yani iktidar rekabetine göre tarihteki yolculuğunu sürdürmüştür. İktidar rekabeti yanında çıkar çatışmaları bu yolculuğun ve oluşan düzenin ana sürükleyici gücü olarak hüküm sürmüştür.
Modern çağda, ayakta kalabilmek için medeniyet dairesine girmeye çalışan devlet gücü, dinin alanını daraltıp, kenara itince, doğal olarak farklı çıkar hesaplarından beslenen din yorumlarının rekabet alanı da daralmış oldu. 677 sayılı kanunla yasaklanan tarikatlar, sonradan fiili bir denge hali yakalayıp adeta resmî bir koruma altına girdiler. Devletin, dinî alanı kontrol edebilmek için Resmî İslâm’ı temsil eden Diyanet’in yanında tarikatlara ihtiyacı vardı. Türkiye’nin en kalabalık tarikatı olan Nakşibendiliğin Halidîyye kolunun Menzil dergâhının, 19. Yüzyıl başlarında kurucusu Mevlana Halid-i Bağdadî’den başlayarak bugüne kadar devletin himayesinde kesintisiz tarihi size sağlam bir fikir verecektir.
28 Şubat’ın ağır hücumları ve “Yeşil Sermaye” diye Anadolu sermayesine açtığı savaş tarikat/cemaat yapıları ile siyaset arasındaki ince ayarlı dengeyi alt-üst etti. Millî Görüş geleneğinden gelen İslâmcı partilere mesafeli duran cemaatlerin saf değiştirmesi ile AKP iktidar dönemi başladı. Siyasî olarak İslâmcı etiketi taşıyan bu yeni iktidar, hem örgütlü dini, hem de devleti dönüştürdü.
Gülen Cemaati, 15 Temmuz’dan sonra, hep iktidarlardan yana tavır alan Malikî ve Hanefî fıkhına göre “bağy” olarak muamele gördüler. “Bağy” yani isyancı, Müslümanların emirine (iktidar sahibine) başkaldıran yani “Hurûc ale’s-sultan” suçunu işleyenleri temsil eder. Bu kişilerin canları ve malları (hatta namusları da) helaldir, kısaca katli ve mallarının müsaderesi caizdir. 15 Temmuz darbesi, Millî Görüş’e yakın İslâmcı çevrelerde bu başlık altında tartışıldı.

Tuhaf olan bugün Süleymancılar ve Furkan Vakfı operasyonları için bu tür şer’î delillere dayalı tartışmaların yapılmaması. Hayrettin Karaman hocanın, bu meseleye girmemesi tek başına önemli bir gösterge olarak okunmalı.
Son operasyonlarda 28 Şubatçılarla aynı “irtica ile mücadele”, “din istismarı” edebiyatını kullananların kalem sesleri hem iktidar hem de muhalefet medyasında çok fazla çıkıyor. AKP’de yeni elitler olarak yükselen bürokrasinin, başka türlü bir düşünce ve söylem geliştirmesi imkânsız. O zaman durumu, cemaat operasyonları ile birlikte AKP iktidarının dini referanslarını kaybetmesi olarak yorumlayabilirsiniz.
Bir yandan cemaatler, karşı tarafta AKP’nin dinî referansları tasfiye ediliyor. Türkiye laikleşiyor.
Cemaatlerin geleceği
Onları doğuran sosyal ihtiyaçlar, başka kurumlar tarafından karşılanmadığı sürece cemaatler yok olmaz. Daha örgütlü, hiyerarşik ve disiplinli oldukları, siyasetten esen rüzgâra göre biçim aldıkları için tarikatların, sosyal ihtiyaçlar karşılama yeteneği ile öne çıkaranlar hariç etki alanı daralabilir.
AKP, dershaneleri kapatma tehdidi ile Gülen Cemaati’ne savaş açtığı 2012 yılında, eş zamanlı olarak cemaat tipi bir örgütlenmeye gitmişti. Maarif kolejleri, Yunus Emre merkezleri, TÜRGEV, TÜGVA gibi yurt hizmeti ile gençliğe hitap eden vakıflar, yaz kampları, cemaatlerle rekabet etmek üzere atağa geçmişti. Gençliğin AKP’den uzaklaşması, iktidar sözcülerinin bile şikâyet konusu olduğuna göre sonuç pek parlak değil.

Cemaatler ile tarikatlar arasındaki farkı bilmeyenlere hatırlatalım. Türkiye’de meşhur 677 sayılı Devrim Kanunu’na göre tarikatlar yasak; ama cemaatler değil. Cemaatlerin yolu her zaman açık.
Darbe çok ağır; o kadar ki Muaviye’den bu yana intikal eden mirası yerle bir etmeye kâfi. En hafif tabiriyle dini referans alan bir iktidar, laik vesayet yönetimlerinin cesaret edemeyeceği kadar ileri gidip, kendi bindiği dalı gürültüyle keserek siyasî alanı seküler bir yapıya dönüştürüyor. Hem Türkiye’nin laik bir düzene geçişini özendiriyor hem bu düzeni inşa ediyor. Tam karşı kutuptan, gelecek iktidarlara bugün kurumamış betona bıraktıkları ayak izlerini takip etmek yetecek.
Mesele uzun süre tartışılmaya aday. Sol kesimde empati kurabilen iki kişi var. İslâmcılar istikametini kaybetmiş, sağa sola savrularak yol arıyor. Orada da görebildiğim iki istisna var.
Mücahit Bilici’nin Serbestiyet’te çıkan iki yazısı (https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/cemaatler-ve-devlet-din-ile-siyaset-ayrilabilir-seyler-mi-246423/, https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/devlet-ve-cemaatler-ii-dindarlikta-cemaatsel-mahremiyetlerin-ilgasi-246628/) konu için yağmur yüklü bulutlar gibi. Ali Bulaç’ın iki yazısı da öyle (https://www.ufkumuzhaber.com/devletcemaatler-ve-tarikatlar-21051yy.htm, https://www.ufkumuzhaber.com/cemaat-olgusu-21074yy.htm).
Ali Bulaç, “Ceberrut devlete karşı bireyi koruyacak olan sahici mekanizma cemaatler ve tarikatlardır” hükmüne ulaşıp, meseleyi “geniş kapsamlı bir ıslah projesi üzerinde çalışmak lâzım” diye bağlıyor.
Mücahit Bilici’nin de Ali Bulaç’ın da ulaştıkları hükmü sakatlayacak bir kavramlaştırma hataları var. İkisi de, bir tarafa dini karşı tarafa devleti yerleştirerek diyalektik bir muhakeme yürütüyorlar. Halbuki İslâm Hukuku’nda tüzel kişilik yoktur, hiçbir hüküm devlet gibi bir hükmî şahsiyet üzerine inşa edilemez. Devlet kişilerde ete kemiğe bürünür. Bu yüzden emir, halife, imam gibi, doğrudan bir şahsın üzerinde yönetimin meşruiyeti ve dinle münasebeti tayin edilir. Söylediğim şu: Şayet dinî referanslara bağlı kalacaksanız Devlet değil, kurulu iktidarlar, hatta iktidarı elinde tutan şahıslara dayalı bir ayırım gerekiyor. Meselâ “Hurûc ale’s-sultân” meselesi böyle bir mesele. Devlet değil kişiler. Mümkünse çıkın işin içinden.
Her biri tartışılmalı ancak bana göre havanda su dövmekten ibaret dinî referanslı tartışmalarla bir yere varmak mümkün değil. Maslahat, bize dinî veya laik referanslara değil halkın çektiği ekonomik sıkıntılara odaklanmamızı söylüyor. Orta sınıfın AKP iktidarında hızla erimesinden daha trajik ne olabilir? Hangi dinî referansla toplumun yoksulluğunu düzeltebilirsiniz?
Cemaat meselesi sadece cemaat meselesi değil. Laik bir ülkede, sosyal dayanışma ağı olarak cemaatlerin çok geniş bir yaşam alanı var. Sadece bu örgütlenmeleri şeffaflığa zorlayacak hukuk kurallarına uymak lazım. Şeffaflık içerden gelmez, kamu yararına dışardan dayatılır. Meselâ Vakıflar Genel Müdürlüğü bunun için var.














