Aslı Tunç yazdı: Sevgili yapay zekâ kuşağı, film tarihi dersime hoş geldiniz!

Her akademik yıl başladığında benim için de uzun bir sinema tarihi serüveni başlar. Güz dönemiyle birlikte üniversitemde birinci sınıf sinema bölümü öğrencilerine film tarihi dersi veririm. Bu ders, bölüme adımını atan her sinema öğrencisi için zorunlu olduğundan kaçış yoktur. Şöhretli ve bol ödüllü bir yönetmen ya da havalı bir senarist olacaklarına kesinlikle inanan dünya tatlısı öğrencilerin bazıları için son derece gereksiz bir derstir tarih. Ne var ki, bir hoca için her yeni kuşakla ve teknolojiyle donanmış her yeni gelişmeyle birlikte sinema fikrinin nasıl doğduğunu ta en başından anlatmak başlı başına bir mücadeledir artık.

film tarihi dersime hoş geldiniz!

Misyonumu, “basit bir bilgi aktarımından çıkarıp öğrencilerimde sinema tutkusunun ateşini yakmak” olarak tanımlarım en baştan. Eğer aynı amfiyi paylaşıyorsak, her şeyden önce ortak sevdamızın yedinci sanat olduğunda uzlaşmalıyız. Her dönemin ilk dersi yönetmen Robert Altman’ın ünlü sözüyle açılır:

“Film yapmak bir sürü hayatı yaşama şansıdır.”

Sinema tarihini bilmeden sinema yapmak mümkün mü?

Mutlaka bir öğrenci her sene şu soruyu sorar: “Neden film tarihine ihtiyaç duyayım ki? Ben filmlerimi geçmişte değil, şimdi yapacağım”.

Buna bir de filmlerini üstelik dijital teknolojilerle ve yapay zekâyla yapacağını da ekleyebiliriz. Bu soruya özetle şöyle yanıt veririm her yıl:

“Bir sinemacı olarak karşı karşıya kalacağınız her seçim, yani bir sahneyi nasıl başlatacağınız, diyalog olmaksızın nasıl gerilim yaratacağınız, izleyicinin bir karakteri doksan saniye içinde nasıl sevmesini sağlayacağınız, daha önce birileri tarafından çoktan yapıldı, çoktan yaşandı ve bu sorunların hepsi ustaca çözüldü. Evet, bazıları rastlantısal oldu, bazılarına ise yıllarca kafa yoruldu. Ama sizden önce bu sorunları birileri dahice halletti. Mesela Méliès atlama kurgusunu tesadüfen çözdü ve bu tesadüfü bir sihre dönüştürdü. Eisenstein montajı teorileştirdi. Ozu sabrın ve beklemenin dilbilgisini icat etti. Hitchcock ise yalnızca bir duş perdesi ve yaylı çalgılarla bir dehşet ortamı yarattı.

Bunu öğrenmeyi reddettiğinizde, geçmişten kaçmış olmuyorsunuz. Sadece daha iyi bir versiyonun varlığından habersiz olarak daha önce yapılmış harika şeyleri kötü bir şekilde yeniden icat ediyorsunuz. Film tarihi, nostalji değildir. Bu, sizinle aynı işi yapmış en iyi yüz kişinin yüz yıllık birikimidir. Kendi sinemasal dilinizi yaratmak için var olan kuralları derinden bilip sonra da bunu bilerek çiğnemeniz gerekir. Hatırladığınız ne kadar sinemacı varsa, örneğin Godard, Kubrick, Tarkovsky, Varda, sinemanın kurallarını bildikten sonra onları kasten yerle bir ettiler ve kendi üsluplarını yarattılar.

En önemlisi de sinema tarihi özünde bir teknoloji tarihidir. Siz bugün bu tarihin bir başka devrimini yaşıyorsunuz. Mesela ses bir gecede kariyerleri sona erdirdi ve kimsenin hayal bile edemediği türler yarattı. Renk, geniş ekran, televizyon, VHS, dijital, akış derken her bir dönüşüm panik yarattı ve yaşanan her panik kendi döneminin en heyecan verici eserlerini ortaya çıkardı. Sizler yapay zekânın hâkim olduğu bir dönemde bu mesleğe adım atıyorsunuz ve açıkçası bunun sinema için ne anlama geldiğini henüz kimse bilmiyor”.

Bunları anlatsam da bir üniversite hocası olarak yapay zekâ çağında, erken dönem siyah-beyaz sinemayı öğretmek kolay iş değil doğrusu. Karşımda oturan pırıl pırıl öğrencilerim bugün Méliès’in aylarca uğraştığı bir şeyi otuz saniyede canlandırabiliyorlar ve bunun farkındalar. Büyük salonda sessizlik ilk engel olarak yüzümüze çarpıyor, diyalog yok, müzik yok, bazen açıklayıcı ara başlıklar bile yok.

Oysa bu kuşak sinemayı efektlerle ve müzikle bütünsel bir deneyim olarak tanıdılar. İkincisi ise düşük estetik yani titreme, çizikler, kalitesiz kopyalar, 4:3 en-boy oranı derken bu, algoritmik olarak optimize edilmiş görüntülerle büyümüş bir kuşak için izlemesi tam bir kâbus olabiliyor. Bunları bir sanat formunun ilk adımları olarak değil, teknik yetersizlik olarak algılamaları ise an meselesi. Çoğu çaktırmadan elindeki son model cep telefonu görüntülerine bakmadan edemiyor.

Yine de bir akademik yılın daha başlamasıyla ve yeni bir öğrenci grubunun karanlık gösterim salonuna yerleşmesiyle kendimi tuhaf bir şekilde umutlu hissediyorum. Tüm zorluklara rağmen bir buçuk asırlık sinema tarihi yolculuğumuz yeniden başlayacak. Titrek siyah-beyaz bir görüntünün yansımasında genç insanların yüzlerinde merakın parıltısını arayacağım usanmadan. Ve elbette 1880’ler ile sosyal medya çağı arasında bir yerlerde buluşacağımıza dair inancımı koruyacağım, daima.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş