Zeynep Duygu yazdı: Sıcağa dayan, uslu dur

Hafta çok yoğun geçti. Haberler birbirinin üzerine yığıldı. Sıcaklar, Nepal’den gelen görüntüler, Girne açıklarında batan gemi, müstehcenlik soruşturmaları, tutuklamalar… Bir görüntü ötekini çağırdı.

Ben bu hafta en çok sıcakları düşündüm.

Sonra şunu fark ettim, birbirinden ayrı görünen bu haberlerde bize başka kelimelerle aynı şey söyleniyor:

Hayatta kalmanın tedbirini kendin al ama bedenin, sözün ve hayatın üzerinde fazla hak isteme. Sıcağa dayan, uslu dur.

Sıcağa dayan, uslu dur

“Günün en sıcak saatlerinde dışarı çıkmayın” diyorlar. Güzel. Peki motokurye ne yapacak? Tarım işçisi, pazarcı, belediye işçisi, şantiyede çalışanlar ne yapacak? Herkes aynı sıcaklığın altında yaşıyor gibi görünüyor, oysa aynı sıcaklık herkesin hayatına aynı şekilde girmiyor. Klimalı odada çalışanla asfaltın üzerinde çalışan işçinin termometresi aynı dereceyi gösterse de bedenleri aynı şeyi yaşamıyor. Sıcaktan kaçabilmek için önce kaçma hakkınızın olması gerekiyor.

Türkiye’nin 973 ilçesini inceleyen yeni bir araştırma, sıcaklık tehlikesiyle düşük sosyoekonomik uyum imkânlarının aynı yerlerde biriktiğini gösteriyor. Bunu söylemek için illa o araştırmanın dilini kullanmamız gerekmiyor. Bir şeyin sınıfsal olup olmadığını anlamak çok da zor değil. Kim işe gitmediği gün ücretini kaybediyor? Kim klimasını açarken elektrik faturasını düşünüyor? Kim sıcak yüzünden fenalaştığında dinlenebiliyor? Birkaç gün çalışmadan yaşayabilecek parası olanla o günün yevmiyesine muhtaç olanın yazı aynı değil.

Gece serinlemeyen evde uyuyamıyorsunuz. Ertesi sabah dinlenmeden işe gidiyorsunuz. Dikkatiniz azalıyor, bedeniniz yoruluyor, hata yapma ihtimaliniz artıyor. Sıcak yalnız tenimize değmiyor. Zamanımızı, ücretimizi ve sağlığımızı da alıyor. Sonra bu yorgunluğun kişisel bir mesele olduğunu sanıyoruz. Dayanıklı olamadığımızı, iyi uyumadığımızı, kendimize dikkat etmediğimizi düşünüyoruz. Oysa bazen “kendine dikkat et” denilen insanın kendine ayırabileceği bir oda, bir saat, bir ücret güvencesi bile yok.

Bu hafta gökyüzünün de bir fiyatı olduğunu öğrendik. Çağlayan’daki pansiyonlarda odalar “camlı” ve “camsız” diye ayrılıyor. Emekli Bülent Ceylan, ayda 14 bin lira verdiği camlı odada en azından gökyüzünü, güvercini ve kumruyu görebildiğini söylüyor. Pencerenin farkı 1.700 ila 3 bin lira. Klima daha sonra geliyor. Önce gökyüzünün parasını bulacaksınız.

Bir ömür çalışmanın sonunda insana sunulan hayatı şu iki kelime anlatıyor: Camlı, camsız. Emekli aylığı insanca bir eve yetmeyince pencere ihtiyaç olmaktan çıkıyor, ayrıcalığa dönüşüyor. Gökyüzünü görebilmenin, temiz hava almanın, serinleyebilmenin fiyatı var. Barınma krizini yalnız kira artışı diye konuştuğumuzda hayatın nasıl küçüldüğünü göremiyoruz. İnsan önce evinden, sonra odasından, sonra penceresinden vazgeçiyor. Yoksulluk bazen tam olarak böyle işliyor: Hayatınız azar azar eksiliyor ve size hâlâ barınıyormuşsunuz gibi davranılıyor.

Ben, imkânın insanın gözündeki ışığı bile değiştirdiğini görenlerdenim. Ya da öyle olduğunu düşünenlerdenim, bilmiyorum. Para sonuçta bir meta. İnsanın gözündeki ışığı değiştiren paranın kendisi değil, refahın verdiği güvence. Hastalandığında tedaviye ulaşabileceğini, başı sıkıştığında bir çıkış bulabileceğini bilmek, bir talepte bulunduğunda karşılık görme ihtimalinin olması. İnsan böyle olunca yarına da başka türlü bakıyor. Hayata tutunma imkânı değişiyor.

Üstelik sözünü ettiğim refah zenginlik değil. İnsan yoksul olabilir ama barınacağından, tedavi olacağından, aç kalmayacağından, yaşlandığında penceresiz bir odaya mahkûm edilmeyeceğinden eminse yokluk onu bütünüyle savunmasız bırakmaz. Ben yoksulluğun, insanın gözündeki ışığı söndüren bir mahkûmiyet olmamasından söz ediyorum. Bunun herkes için eşit olması gerekmiyor mu?

Ev dediğimiz yer de herkes için aynı sığınak değil. O evin içinde yemek pişiyor, çamaşır yıkanıyor, çocuk uyutuluyor, yaşlıya ve hastaya bakılıyor. TÜİK’in 2025 Zaman Kullanım Araştırması’na göre kadınlar hane ve aile bakımına günde ortalama dört saat üç dakika, erkekler 58 dakika ayırıyor. Bu sayı sıcağı ölçmüyor. Ama sıcak evde sürdürülen ücretsiz bakım mesaisinin kimin zamanına yüklendiğini gösteriyor.

Bir ev işçisi kadın gün boyunca klimalı bir evde yemek yapıyor, çamaşır yıkıyor, o evin çocuğuna ya da yaşlısına bakıyor. Akşam kendi sıcak evine dönüyor, bu defa ücretsiz mesaisi başlıyor. Patriyarka bakım işini kadınlara bırakıyor. Sınıf, hangi kadının bu işi başka bir kadına devredebildiğini belirliyor. Varlıklı kadın bakım yükünün bir bölümünden başka bir kadının emeği sayesinde kurtuluyor, yoksul kadının devredebileceği kimse yok. Kamusal bakım olmayınca açık yine kadınların zamanıyla kapanıyor. Kapitalizmle patriyarka sıcakta da yan yana geliyor: Kimin bedeni kimin için yorulacak?

Sınıf, kimin kaçabildiğinden ibaret değil. Kim karar veriyor, kim kazanıyor, kim riski başkasına yüklüyor, kim bedeli bedeniyle ödüyor? İşveren üretimin ne zaman duracağına karar verirken sıcak işçinin bedeninde kalıyor. Mülk sahibi pencereye ayrı fiyat biçiyor, emekli o farkı maaşından ödüyor. Bakım kamusal sorumluluk olmaktan çıkarılıyor, kadınlar açığı kendi zamanlarıyla kapatıyor.

Nepal-Tibet sınırındaki taşkında bir okula ulaşan uyarıyla ders durduruldu, servisler geri çevrildi, 14 dakika içinde 900’den fazla öğrenciyle 16 çalışan tahliye edildi. Son servis köprüyü geçtikten sonra köprü çöktü.

Nepal’i toplumların ahlakını kıyaslamak için anlatmıyorum. Uyarının karara dönüşebildiği bir düzeni görmek için anlatıyorum. 900 çocuk tek bir kahramanın cesaretiyle kurtulmadı. Haberi ulaştıranlar, kararı alanlar, çocukları taşıyanlar ve yüksek yere koşan öğrenciler birbirini tamamladı.

Umut arıyorsam burada arıyorum: Uyarının duyulduğu, işin durdurulabildiği ve insanların yalnız bırakılmadığı yerde.

Ders durur. Üretim durur. Sefer durur. Para kaybedilebilir. Önce hayat denir. Bunu diyebilecek bir yetki yoksa “tedbirli olun” çağrısı yine en güçsüz olana bırakılmış bir sorumluluğa dönüşür.

Sonra Girne’den Taşucu’na giderken alabora olan geminin görüntüleri geldi.

Ayten Biçer gemiden kurtuldu. Çocukları Saliha Miray ve Mehmet Asaf kayıplar arasında. “Can yeleği yoktu. Çocuklarım can yeleksiz gitti” diyor. Biçer’in anlattığına göre yolcular geminin su aldığını söylemiş, geri dönülmesini istemiş ve can yeleklerine ulaşamamış. Soruşturma sürüyor, nedeni kesinleşmeden hüküm kuramam. Fakat bu tanıklıkları “kötü hava olmuş” diye geçemem.

Bir annenin acısını yazının çarpıcı ayrıntısına çevirmek istemiyorum. Fakat söylediği şey beni rahat bırakmıyor. İnsanların hayatına dair karar verme hakkını kim kendinde buluyor? Yolcu tehlikeyi söylüyor ama seferi durduramıyor. İşçi sıcakta fenalaşıyor ama üretimi durduramıyor. Kiracı penceresiz odada yaşıyor ama barınma koşulunu belirleyemiyor. Risk onların bedeninde, karar başkasının elinde kalıyor. O gemide ne yaşandığını bütün açıklığıyla öğrenmek ve sorumluluğu olanlardan hesap sormak da bu yüzden gerekiyor.

Gerçekten insanın aklı almıyor. Bir ihmalin üzerinden nasıl bu kadar çok kayıp yaşanabilir? Sonra birileri çıkıp “kader” der diye daha da öfkeleniyorum. Ben kadere inanıyorum. Kaderi, insanın yapması gerekeni yapmamasının mazereti haline getiren dile inanmıyorum. Can yeleğinin yerinde olup olmadığı, geminin sefere hangi şartlarda çıktığı, yolcunun uyarısının dinlenip dinlenmediği gökyüzünde alınmış kararlar değil.

İzin veren, işleten, denetleyen, bakım yapan ya da yapmayan insanlar var. Tedbirin sorumluluğu da hesabı da burada. Kader, hesabın kapatıldığı yer olamaz. Kul hakkından söz edip insanın kurduğu düzeni konuşmamak bana hiç anlaşılır gelmiyor.

Felaket bir anda gelmiyor

Felaketi yalnız olduğu anda görürsek, öncesindeki bütün kararları kaçırıyoruz. Deprem birkaç saniye sürüyor. Çürük binayı ortaya çıkaran malzeme, imar kararı, denetimsizlik ve yoksulluk yıllarca kuruluyor.

Maden bir anda çöküyor. Taşeronluk, üretim baskısı ve iş güvenliğini maliyet sayan düzen çok daha önce başlıyor. Gemi dakikalar içinde su alıyor. Sefer, bakım, denetim ve tahliye düzeni o dakikadan önce belirleniyor. Ev sıcakta fırına dönüyor. Ücret, kira, kent ve enerji politikaları insanın serinleyip serinleyemeyeceğine çoktan karar vermiş oluyor.

Şimdi “Sıcaktan, penceresiz odadan ve gemiden nasıl müstehcenlik soruşturmalarına geldik?” diye sorabilirsiniz. Benim aklımda bu görüntüler birbirini çağırıyor. Çünkü mesele sıcağın, geminin ya da bir şarkının kendisinden ibaret değil. Korunma imkânı kimlere bırakılıyor, hayatımız hakkında karar verme yetkisini kim elinde tutuyor?

Koruyacak imkânı vermeyen düzen, itaat istemekten vazgeçmiyor. Sıcakta dayan, penceresiz odana razı ol, gemide sakin kal, evde bakım yükünü taşı. Bedenine, sözüne ve neye güldüğüne gelince de uslu dur. Bizi korumanın yükü bize bırakılıyor, hayatımızın sınırını çizme yetkisi yukarıda tutuluyor.

Mabel Matiz hakkında “Ha Leylim” şarkısının sözleri ve klibi nedeniyle “müstehcenlik” soruşturması açıldı, gözaltına alındı ve adli kontrolle serbest bırakıldı. Güncel dosya hakkında suçluluk ya da masumiyet hükmü kurmuyorum. Beni başka bir şey ilgilendiriyor: “Müstehcenlik” kelimesi hangi aşamada kadınların, LGBTİ+’ların ve sanatçıların hayatını daraltan bir araca dönüşüyor?

Ben burada müstehcenliği yalnız TCK’nın 226. maddesindeki dar suç tipi olarak konuşmuyorum. “Genel ahlak” denilen belirsiz alanın yetişkinlerin sanatına, kadınların ve LGBTİ+’ların görünürlüğüne, bedenlere ve kültürel üretime sınır çizmesinden söz ediyorum. Çocukları korumakla yetişkinlerin sanatını ve bedenini terbiye etmek aynı şey değil. AİHM de Kaos GL/Türkiye kararında “genel ahlak” gerekçesinin somutlaştırılmadan kullanılmasını yeterli bulmamış, bütün yayına el koymak yerine çocukların erişimini sınırlayabilecek daha hafif önlemlerin neden düşünülmediğini sormuştu. Bugünkü dosya hakkında buradan hüküm çıkaramam. Zaten hukuk burada ancak asgari bir sınır çizebilir. Geriye siyasi soru kalıyor:

“Genel ahlak” denilen şey kimin bedeninde, kimin sözünde, kimin geçiminde bir disiplin aracına dönüşüyor?

Bir de soruşturmanın kendisi var. Mahkûmiyet çıkmasa bile sınır çoktan çizilmiş oluyor. Sanatçı daha üretmeden savunmasını hazırlıyor, kadınlar ve LGBTİ+’lar görünür olmanın başlarına ne getireceğini hesaplıyor. İnsanlar mahkeme kararından önce kendi kendilerini kısmaya başlıyor.

“Uslu dur” buyruğu bedende ve şarkıda kalmıyor. Mizaha ve siyasal söze de uzanıyor. Deniz Göktaş’a tahliye kararı verilip cezaevinden çıkamadan yeniden tutuklanması mizahın sınırını kimin çizeceği sorusunu önümüze koyuyor. Bir şakanın şaka sayılıp sayılmayacağını, bir bedenin ne kadar görüneceğini, bir şarkının ne anlatabileceğini iktidarın beğenisi belirlediğinde insanlar daha konuşmadan, üretmeden ve giyinmeden başlarına ne gelebileceğini hesaplamaya başlıyor.

Bu baskı herkese aynı biçimde değmiyor. Kadın bedeni zaten aile, namus ve annelik üzerinden sürekli gözetim altında. LGBTİ+’ların varlığı, daha söz söylenmeden “genel ahlak” tartışmasına çevriliyor. Yoksul kadının kıyafetiyle zengin kadının kıyafeti aynı bakışla yargılanmıyor.

Ün, para ve çevre bazen koruma sağlıyor, bazen insanı daha görünür bir hedef haline getiriyor. Ahlakın uygulanışı da sınıfsız değil. Kimin itibarı kolayca parçalanabilir, kimin savunmaya ve avukata erişimi var, kimin ailesi ve geçimi bir soruşturmayla çöker? Demek ki ahlak adına kesilen cezanın bedelini de herkes aynı ödemiyor.

Bir de bu düzenin bizi birbirimize çarptığı yerler var. Yukarıyla kavga etmek zor, bedeli ağır. Önümüze açılan yollar daraldıkça yanımızdakinin alanını daraltabiliyoruz. Bazen küçük ayrıcalığımızı kaybetmemek, makbul sayılmak ya da daha aşağıda gördüğümüz birine üstünlük kurmak için düzene razı oluyoruz. Ama patronun işçiye, devletin yurttaşa, erkeğin kadına bedel yüklemesiyle hayatta kalmaya çalışan insanın yanındakine çarpmasını eşitlemiyorum. Güç aynı değil, hesap da aynı yerden sorulamaz.

Ben de bu ilişkilerin dışında değilim. Kimi zaman yük taşıyor, kimi zaman fark etmeden yükümü başkasına bırakıyorum. Kendimize tertemiz bir yer bulamayız ama elimizdeki gücün hesabını verebiliriz. Bütün dünyayı kurtaramam belki. Fakat kendi dünyama dair birkaç anlamlı şey yapıp ölmeyi, yoksulluğumu başka birinin sırtına bindirmemeyi tercih ederim.

Bunu ülkücü, sağcı babamdan da Kürt annemden de öğrendim: Eğilmeden, bükülmeden durmayı ve kimsenin hakkını yememeyi. Adalet yalnız neye inandığımızla ölçülmüyor, başkasına hangi bedeli yüklediğimiz de terazinin içinde.

Ne kadar ücret aldığımız siyasete dahil. Ekmeğin parası siyasete dahil. Penceremiz, serinleyebildiğimiz oda, “hayır” diyebildiğimiz iş, bindiğimiz gemideki can yeleği siyasete dahil. Neye güleceğimiz ve hangi şarkıyı dinleyeceğimiz de.

Allah’a inancım, kulun hesabını sormaktan vazgeçmeme izin vermiyor. Kavgam, hayatı koruma yükünü bize bırakıp hayatımızın sınırını yukarıdan çizen düzenle. Birbirimizle değil bu kavga, arkadaşlar.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş