Teorinin hüzünlü hâli
Kapitalizm karşıtı eleştirel teoriyi melankolik bir uğraş olarak görmek neredeyse âdetten. Hatta önde gelen figürlerinden biri olan Adorno’nun kendisi, bu kuramı bir tür “hüzünlü teori” olarak adlandırmıştı. Bunun da anlaşılır bir tarafı var elbette. Çünkü eleştirel teori, bir bakıma kaçırılmış bir fırsat duygusu üzerine kurulu. Bir zamanlar mümkün olması beklenen ama gerçekleşmemiş özgürleşme ihtimallerinin izini sürer. Geriye ise geçmişteki bütün o özgürleştirici imkânların yasını tutmak ve belki bir gün adil bir toplumun yeniden mümkün olabileceğini düşünmek kalmıştır.
Bu anlamda eleştirel teorinin bakışı, en azından bazı biçimleriyle, hep geriye doğrudur. Geçmişe bakar; orada neyin mümkün olduğunu, nerede yanlış yapıldığını, hangi kapının zamanında açılmadığını, hangi fırsatın kaçırıldığını sorar.
Liberal teori ise uzun süre bunun tam karşısında durmuş gibidir. Liberal teori, büyük ölçüde ileriye bakan bir külliyata sahip. İlerleme duygusu bu teori içinde neredeyse kurucu bir yere sahip. Tarih, bütün zikzaklarına, geri dönüşlerine ve felaketlerine rağmen, bir biçimde daha iyiye doğru ilerlemektedir. Kurumlar gelişir, haklar genişler, refah artar, özgürlükler çoğalır. Liberal anlatının mottosu bir bakıma gelecek, geçmişten daha iyi olacaktır.
Bu anlamda, biraz abartıyla, eleştirel teori geçmişin yasını tutarken liberal teori geleceğin imkânlarına bakar denilebilir. Fakat anlaşılan o ki bu melankoli hâli liberal teoriyi de yakalamış durumda ve özellikle Daron Acemoğlu’nun elinde bu melankolik melodi farklı bir ton kazanıyor.

Kaybolan işçi sınıfı
Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” savında, bir bakıma kaybolmuş bir dünyanın yeniden aranması söz konusu. Liberal demokrasinin bugün karşı karşıya olduğu sorunların önemli bir kısmını, liberalizmin kendisini taşıyan toplumsal zeminin ortadan kalkmasıyla açıklıyor. İşçi sınıfının siyasal ve ekonomik sistemle kurduğu bağ zayıflamış durumda. Ve bu bağın zayıflaması yalnızca ekonomik bir sorun yaratmıyor; demokrasinin kendisini de kırılganlaştırıyor.
Haliyle İkinci Dünya Savaşı sonrası, sermaye ile emek arasında belli bir “işbirliğinin” mümkün olduğu döneme atıfta bulunmamak elde değil. Refah devletinin yükseldiği, işçi sınıfının yalnızca bugünü değil, yarını da düşünebildiği dönem. Bir insanın çalışarak ev sahibi olabildiği, çocuklarının kendisinden daha iyi yaşayacağına inanabildiği, hastalandığında veya işini kaybettiğinde tamamen boşluğa düşmeyeceğini bildiği dönem.
Bir tür Amerikan rüyası belki. Ama yalnızca Amerikan rüyası değil. Batı Avrupa’nın büyük bölümünde farklı biçimlerde yaşanan bir güvenlik duygusu.
İşçiler işlerini biliyorlardı, yerlerini biliyorlardı; daha önemlisi, geleceklerinin tamamen belirsiz olmadığını biliyorlardı. Acemoğlu’nun tahayyülünde işte bu dünya yeniden beliriyor. Bir ütopya olarak değil yalnızca; bugünün sorunlarını anlamak için dönüp bakılan tarihsel bir an olarak.
Ve burada o melankolik melodiyi duymamak elde değil. Demokrasinin, refahın ve toplumsal uzlaşının o yüksek anından; kutuplaşmanın, güvencesizliğin, yalnızlığın ve demokrasinin gerilemesinin konuşulduğu bugüne nasıl geldik?

Refahın altın çağı
Acemoğlu elbette bu soruya çeşitli cevaplar veriyor. Teknolojik değişimin niteliği, kurumların dönüşümü, düzenleyici yapıların değişmesi, sanayisizleşme, artan eşitsizlik ve siyasal kutuplaşma bunların arasında. Özellikle teknolojik değişim, onun anlatısında önemli bir aktör olarak karşımıza çıkıyor.
Bütün bunlar doğru olabilir. Fakat yine de yalnızca kurumların nasıl değiştiği sorusuyla karşı karşıya olmadığımızı, aksine bir hayat biçiminin nasıl oluştuğu ve sonra nasıl kendi sınırlarının dışına taştığı sorusuyla da karşı karşıya olduğumuzu hatırda tutmakta fayda var.
Bize bunu hatırlatan Matt Haig’in Gece Yarısı Treni romanındaki kahramanı Wilbur Budd.
Budd, seksen bir yaşında, büyük ve lüks evinde yalnız yaşayan bir adam. Hayatına dışarıdan bakıldığında aslında başarısız olmuş biri değil. Aksine, oldukça başarılı. Birçok kitabevi kurup bir iş imparatorluğu oluşturmuş, dünyanın çeşitli yerlerinde bulunmuş, konferanslar vermiş, maddi anlamda istediği pek çok şeye ulaşmış biri. Ama bütün bunları başarmasına rağmen ölümünü yalnız karşılamakta.
Hayatının aşkı ve hayatına gerçek manada anlam veren Maggie’yi kaybetmiştir. Ve şimdi, ölmek üzereyken, hayatının nasıl bu hâle geldiğini anlamaya çalışır. Bir bakıma son kez geriye bakmak ister. Nerede yanlış yaptığını, hangi noktada başka bir karar verebileceğini, hayatının nasıl başka türlü olabileceğini anlamaya çalışır. Ve gece yarısı treni ona bu olanağı sunar.
Güvenlik için çalışmak
Wilbur’un yüzleştiği mesele bir bakıma tanıdık. Çünkü hikâyeyi kuşatan güvensizlik duygusu. Wilbur, İkinci Dünya Savaşı’nın çocuklarından. Savaşın yıkımını, yokluğu, açlığı ve güvensizliği deneyimlemiştir. Böyle bir dünyada büyüyen bir insan için güvenlik, yalnızca ekonomik bir kategori olmanın ötesinde. Hayatın temel amacı hâline gelir, en azından yalnızlığının nedenini soruştururken bu durumu not eder Wilbur.
Güvensizlikten kurtulmak için çalışır. Daha çok çalışır, başarılı olur, daha fazla kazanır. Fakat her başarı bir sonraki başarıyı gerektirir. Ulaşılan güvenlik hissi, biraz daha güvence ihtiyacını doğurur. Bir ev yeterli değilse daha büyük bir ev gerekir. Ve bir noktadan sonra artık insanın neyi neden yaptığı bile belirsizleşmeye başlar. Hayat bir çeşit kovalamacaya dönüşür.
Daha fazla, hep daha fazla
Wilbur, bu kovalamacanın çemberini kırmak için belki de biraz daha ölçülü yaşamak gerekirdi der. Başarıyı hayatın tamamı hâline getirmemek. Birinci sınıf, en lüks, en büyük, en başarılı olanı sürekli aramamak. Sevdiklerini unutmamak. Hayatın yalnızca biriktirmekten ibaret olmadığını hatırlamak. İlk bakışta bunların hepsi doğru.
Fakat “ölçülü olmaktan” kasıt ne? Ne kadar ölçülülükten bahsediyoruz? Bu ölçüyü bize sağlayan nedir örneğin? Bir insanın daha az çalışmasını, daha az tüketmesini, daha fazla ailesiyle vakit geçirmesini söylemek bir bakıma kolay fakat içinde yaşadığımız sistem sürekli olarak daha fazlasını bizlerden talep etmiyor mu?
Daha fazla üret. Daha fazla tüket. Daha fazla kazan. Daha fazla büyü. Daha fazla sahip ol. Daha fazla başarılı ol. Bütün bunlar mevcut düzeneğin kulağımıza durmaksızın fısıldadığı buyruklar değil mi?
Böyle bir sistem içinde “yeter” demek neredeyse sistemin diline aykırı hâle geliyor. Dolayısıyla mesele yalnızca bireysel bir ahlak meselesi değil. Aksine siyasal bir mesele olduğu kadar, ekonomik ve toplumsal bir düzen meselesi. Çünkü sistemin kendisi sürekli olarak “daha fazla” üzerine kurulmuşsa, bireye “biraz daha azını iste” demek bir bakıma dilek dilemek anlamına geliyor.

Acemoğlu’nun gece yarısı treni
Bu bakımdan Wilbur Budd’ın hikâyesiyle Acemoğlu’nun işçi sınıfı liberalizmi arasındaki yakınlığa dikkat etmemek mümkün değil.
Acemoğlu’nun baktığı dünya da bir bakıma geçmişte kalmış, güvenlik vaat eden fakat bu güvenceyi üretim ve tüketim ekseninde sıkıştıran dünya. İşçi sınıfının kendisini sistemin içinde gördüğü, çalışmanın bir gelecek vaat ettiği, refah devletinin belli bir güvence sağladığı, sermaye ile emek arasında bir uzlaşının mümkün olduğu bir dünya.
Ve şimdi o dünya yok. Bu dünyayı yeni bir şekilde kurabilmek için Acemoğlu çeşitli önerilerde bulunuyor. Kurumları yeniden düzenlemek, teknolojik değişimin yönünü değiştirmek, kamu hizmetlerini güçlendirmek, işçi sınıfının siyasal sisteme yeniden bağlanmasını sağlamak, eşitsizliği azaltmak gibi. Bunların hepsi önemli olmakla birlikte Wilbur Budd’ın trenine bindiğimiz hissine kapılamamak elde değil.
Refah devletinin savaş sonrası dönemde oynadığı rolü küçümsemek de mümkün değil. Fakat bu düzenlemeyi bir tür kayıp cennet olarak düşünmek de aynı ölçüde problemli. Söz konusu işçi sınıfıyla antlaşma dışlanmayı, Üçüncü Dünyanın yoksulluğunu, eşitsizliği, cinsiyetçi ve sınıfsal hiyerarşiyi ortadan kaldırmadı. Hatta birçokları haklı bir şekilde bu refah düzeninin tam da bunlar üzerine bina edildiğini savunuyor.
Bu dönem bugünkü kapitalist düzenin dışında bir dünya değildi. Tam tersine, bugünkü düzenin oluşumunun önemli bir aşamasıydı. Hatta belki uzun kapitalist gelişim sürecinde sadece bir anomaliden ibaretti, şartlar değiştiğinde normal rutine dönülmesi ve unutulması gereken bir aşama.
Liberalizmin melankolisi
Acemoğlu gece yarısı treniyle bu kayıp bir dünyanın izini sürüyor: ölçülülüğün aslında işçilerden beklendiği, işin dişlileri arasında sıkışmanın ve yabancılaşmanın yarattığı havanın fabrikalardan özel hayata kadar her alanı kuşattığı bir dünya. Ekmeğin peşinde koşan “onurlu erkek” işçilerin yanında onları antidepresanlarla destekleyen “ev kadınlarının” yaşadığı bir ütopya. İlginçtir ki özellikle Avrupa’da pek çok yeni sağ oluşum tam da bu imgenin izinde taraftar topluyor.
Bu açıdan bakıldığında üretim-tüketim döngüsü üzerine ölçülülük ilkesiyle liberal dünyayı eski yerine oturtmaya çabalayan Acemoğlu’nun, tartıştığı The Economist’le düşünsel ortaklığı belki de daha fazla; trenin güzergâhında ya da oturma düzeninde pek de bir değişiklik düşünülmüyor sadece mesele trenin ne hızla bu hatta ilerleyebileceği.
Acemoğlu, bilimsel ve düşünsel dönüşümlerde yeni bir yolun ortaya çıkmasının, eski fikirlerin taşıyıcılarının sahneden çekilmesiyle mümkün olabildiğini tartışıyor kitabında. İnsanlar kendi fikirlerine fazlasıyla bağlandıklarında, dünyayı o fikirlerin içinden görmeye devam ediyorlar. Yeni bir ihtimali görmek zorlaşıyor.
Kaybedilen dünyayı geri getirmek değil, henüz kaybedilmemiş bir geleceği düşünmek için bu düşünürlerin sahneden çekilmesinin bekleyip beklenmeyeceğimize tarih tanıklık edecek. Ama aynı treni, ne kadar yavaşlatılır ya da hızlandırılırsa hızlandırılsın, tekrar tekrar kullanmanın yorgunluğu da not edilmeli.













