Önder Özden yazdı | Gurbetçinin yeni vatanı: Yol

Yaz ayları geldiğinde Avrupa’nın Türkiye istikametindeki otoyollarında tanıdık bir hareketlilik başlar. Sayıları yüz binleri bulan insanlar arabalarıyla özenli bir yolculuğa çıkar. Bagajlara valizler, hediyeler, ev yapımı börekler, yol boyunca yenilecek yiyecekler dikkatle yerleştirilir. Navigasyonlar açılır, ilk fotoğraflar çekilir ve iki gün, bazen daha uzun sürecek yolculuk başlar. İstikamet elbette Türkiye.

Söz konusu yolculuğu, sadece bir tatil hareketliliği olarak görmek mümkün değil. Aksine, neredeyse doğanın ritimleri kadar düzenli tekrar eden toplumsal bir örüntü, kendi başına bir göç hikâyesi.

Avrupa’dan ama özellikle Almanya’dan Türkiye’ye uzanan yolculuğun da uzun bir tarihi var. Hikâye, 1960’larda Almanya’nın ekonomik büyümesini desteklemek üzere Türkiye’den işçi çağırmasıyla başladı. Bir zamanlar Halkalı’dan kalkan trenlerle başlayan göç, bugün üçüncü, dördüncü hatta beşinci kuşağa ulaşmış durumda. O ilk yolculuk, bilinmeyene doğru yapılan tek yönlü bir hareketti belki. Bugünkü yolculuk ise bambaşka bir anlam taşıyor.

Artık mesele yalnızca Almanya’dan Türkiye’ye gitmek değil.

Bir ihtimal ki artık mesele, yolun kendisine varmak.

Gurbetçinin yeni vatanı: Yol
Gurbetçinin yeni vatanı: Yol

Aidiyetin askıda hâli

Almanya’da yaşayan ve kökleri Türkiye’ye uzanan insanların deneyimi çoğu zaman “iki yere de ait olmamak” üzerinden anlatıldı haklı olarak. Ne Almanya tam anlamıyla evdi ne de Türkiye artık bütünüyle geri dönülebilecek bir mekândı. Bu aradalık, ait olmama hali yıllarca göç tartışmalarının temel kavramlarından biri oldu.

Hatta bu deneyim kendi adını bile yarattı: “Almancı”.

Bu sözcük içinde hem hafif bir alay, hem bir mesafe, hem de tam olarak tarif edilemeyen bir yabancılık barındırır. Bir yere ait olamamanın, iki dünya arasında sıkışıp kalmanın adı gibi kullanıldı uzun yıllar.

Fakat son yıllarda, özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte bu deneyimin başka bir dönüşüm geçirdiği hissine kapılmamak elde değil. Sanki artık aidiyetsizlik, yeni bir aidiyet biçimi üretiyor. Ama bu aidiyet ne Almanya’ya ne de Türkiye’ye yöneliyor. Almanya’ya ve Almanya’nın kendisine dair yabancılaşma ile Türkiye’ye ve Türkiye’nin kendisine dair yabancılaşma, videoların özenli bir şekilde sahnelenmesiyle yola karşı bir aşinalığa dönüşüyor.

Asfaltın ayini

Videoların ortak özelliği neredeyse hiçbirinin sınır kapısında başlamıyor oluşu.

Seyahate yapılan hazırlıklarla başlıyor. Günler öncesinden yapılan alışverişler… Yol için hazırlanan yemekler… Arabaya yerleştirilen bavullar… Bagajın milimetrik hesaplarla doldurulması… Her ayrıntının sergilenmesi…

Sonra ise motor çalışıyor. Kamera artık sadece yolu kaydetmiyor, aksine bir performansı kadraja alıyor.

Sırbistan’daki trafik… Macaristan sınırındaki bekleyiş… Saatler süren kuyruklar… Yorgunluk… Çocukların uykusu… Arabada geçirilen geceler… Bütün bunlar yalnızca yolculuğun zorlukları olarak sunulmuyor. Tam tersine, aşılması gereken sınavlar olarak betimleniyor.

Sanki yol, kat edilmesi gereken fiziksel bir mesafe olmaktan çıkıyor; kişinin kendisini doğruladığı bir imtihana dönüşüyor. Eskiden göç rotası olan güzergâh, bugün neredeyse hac yoluna benzer bir anlam kazanıyor. Çekilen zahmet, kimliğin kanıtına dönüşüyor.

Gurbetçinin yeni vatanı: Yol

Evin yeni mahali

Belki de en dikkat çekici dönüşümü yolcuların, “göçmenlerin” arabalarıyla olan ilişkilerinde görmek mümkün. Çünkü araba artık yalnızca bir ulaşım aracı değil. Geçici bir ev, hatta hareket hâlindeki tek ev. Saatlerce, bazen günlerce yaşanan bir iç mekân. Yemek orada yeniyor. Çocuklar orada uyuyor. Sohbet orada kuruluyor. Hatıralar orada birikiyor.

Dolayısıyla ev artık sabit bir mekân olmaktan çıkıyor. Yolun üzerinde hareket eden bir hacme dönüşüyor. Ve bu yüzden yol da yalnızca iki nokta arasındaki boşluk olmaktan vazgeçiyor. Yol, evin etrafını saran dünyaya dönüşüyor. Belki de, seyyah şimdi kendisini, kimliğini ve dünyadaki yerini bir yere varırken değil, yolda giderken kuruyor.

Son sahne: Kapıkule

Yolculuğu kayda alan videoların sonu da bir o kadar dikkat çekici. Neredeyse hepsi aynı sahneyle sonlanır. Türkiye tabelası görünür. Türk bayrağı kadraja girer. Sınır kapısındaki görevli… Pasaport kontrolü… Korna sesleri… Aracın camından uzanan telefonlar… Bazen toprağı öpen insanlar… Bayrağa dokunan eller… Duygusal müzikler… Hepsi birer ritüel.

Burada artık önemli olan yalnızca Türkiye’ye ulaşmak değil. Aksine asıl mühim olan, yol boyunca kurulan anlatının burada tamamlanmasıdır.

Sınır, yalnızca coğrafi bir çizgi olmaktan çıkar. Hudut şimdi yolculuk boyunca inşa edilen benliğin sahneye çıktığı son perdedir. Varış noktası, aslında yolun kendisini anlamlandıran son görüntüdür.

Köprüden yurda

Yol üzerine düşünürken onu çoğu zaman bir köprü olarak hayal ederiz. İki kültürü birbirine bağlayan ya da iki kimlik arasında geçiş sağlayan ve en önemlisi karşılaşmaları mümkün kılan bir ara mekân.

Oysa bugün karşı karşıya olduğumuz dönüşüm, bir ihtimal ki başka bir hikâye anlatmaya çalışıyor.

Yol artık açıklığın ya da karşılaşmanın mekânı da değil. Yolun kendisi, giderek kimliği pekiştiren bir zemine dönüşüyor. Bir zamanlar geçiş mekânı olan şey, şimdi kalıcılığın üretildiği yer hâline geliyor. Yol artık insanı dönüştüren değil, zaten sahip olduğunu düşündüğü kimliği yeniden onaylayan bir ritüel gibi işliyor.

Bu yüzden yolculuk boyunca karşılaşılan ülkeler, şehirler, insanlar neredeyse görünmez hâle geliyor. Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan ya da Avusturya bir karşılaşma ihtimali olarak değil, yalnızca aşılması gereken etaplar olarak beliriyor. Yol, farklılıklarla temas eden bir yüzey olmaktan çıkıyor. Mücadele edilen bir zemine dönüşüyor.

Gurbetçinin yeni vatanı: Yol

Yola edilen yemin

O halde söz konusu olan, daha karmaşık ve arada olma hâlini anlatan uzun bir serüven. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşayan göçmenler uzun zamandır geçiş hâlinde yaşıyor. Ne tamamen orada ne de tamamen burada. Fakat artık geçişin kendisi kimlik üretiyor. Sürekli hareket etmek, sürekli yolda olmak, sürekli yeniden aynı yolu kat etmek. Aidiyet artık bir yere değil, bu tekrarın kendisine bağlanıyor.

Bu bakımdan belki de verilen söz Türkiye’ye değil. Ve muhakkak ki Almanya’ya da değil. Bir ihtimal ki verilen söz, yolun kendisinedir. Her yaz yeniden çıkılan o uzun yol, yalnızca memlekete götüren asfalt değil artık. Kendiliğin tekrar tekrar üretildiği bir sahne.

Bu yüzden yol, eskiden düşünüldüğü gibi liminal, belirsiz ve açıcı bir eşik olmaktan uzaklaşıyor. Aksine, hareket hâlinde olmasına rağmen benliği katılaştıran bir estetik üretmeye başlıyor. Yol videolarının tekrar eden dili, aynı müzikler, aynı kadrajlar, aynı sınır görüntüleri, aynı duygusal anlatı, bütün bunlar geçişi bir açıklık deneyimi olmaktan çıkarıp kapanan bir performansa dönüştürüyor.

Yol, eve ulaşmanın aracı olmaktan çıkarak arabayla birlikte evin kendisine dönüşüyor. O halde Almancı’nın belki de yeni vatanı ne Almanya’dır ne Türkiye. Belki de onun yeni vatanı, her yaz yeniden kat ettiği o uzun yoldur.

Son not: Bu metin, Türkiye’ye yaz tatili için seyahat edenlerin yol deneyimine ilişkin (özellikle sosyal medya paylaşımlarına odaklanması planlanan) olası bir projenin parçası.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş