Burak Karataş yazdı: Arz edeceğim beyefendi…

Aradan tam altmış altı sene geçmiş… O yüzden insanların gözünde Adnan Menderes’in Sokullu Mehmed Paşa’dan, Celal Bayar’ın Kanuni Sultan Süleyman’dan, Fuat Köprülü’nün Ebusuud Efendi’den, İsmet Paşa’nın da Rüstem Paşa’dan çok bir farkı kalmadı… 

Oysa değerlendirmek için gün bugündür. 

Niye oldu 27 Mayıs “ihtilali”, o çok sıcak, çok mavi, çok hüzünlü bahar günü? 

“Menderes muhalefete karşı çok sertleşmişti, TBMM’de bir tahkikat komisyonu kurdurmuştu Halk Partisi’ni kapatmak için…” denir. 

Burak Karataş yazdı: Arz edeceğim beyefendi…

(Tek neden bu değil tabii ki, ama genel anlamda bir “Menderes diktatörlük kuracaktı, engel olduk” anlatısı olduğu hususunda mutabıkız sanırım.) 

Oysa tahkikat komisyonu “tasarrufu”, Menderes devrinin bir ürünü değildir ki, anlı şanlı Milli Şef zagonunun Türkiye’ye hediyesidir… Kaldı ki, DP’yi iktidara taşıyan da mezkur kişinin diktatoryal yönetimi değil miydi? 

Bu günlerdeki halinden daha az rezil olmayan aziz ve pek muhterem Türk matbuatı, on sene evvel küfür kâfir Olimpos’tan indirmeye çalıştığı Milli Şef’i “demokrasi şampiyonu” yapıvermişti… 

Bugün de kendince yeni bir Olimpos icat etmek isteyen aklıevveller, onca sövdükleri Paşa’nın “değerini” yeniden anlamıyorlar mı? (Bakalım ayarını bozdukları kantarlar onları nasıl tartacaklar?) Uyuşamadıkları genç Kemalistler de katılıyorlar bu koroya: Paşa, Türkiye’yi bir çeşit Salazar gibi, Franco gibi, Pinochet gibi yönetmeye devam edebilirdi, diyorlar… Oysa yanlıştır, edemezdi, ezcümle deniz bitmişti. 

Paşa, faşistlerin kazanacağını öngörmüş, zarını bu doğrultuda atmıştı… 1944 senesinde dengeler değişince de ilk iş olarak faşistleri toplayıp “tabutluklara” tıktırdı (hani şu “Türkçüler Günü” olarak kutlanan gün, 3 Mayıs), dümeni de aniden “müttefikleri” tarafına doğru kırdı… San Francisco Konferansı’na katılabilmek için “bitik” Almanya’ya savaş ilan etmesi de bu “fasileden” mütalaa edilebilir.

Hemen dibinde Sovyetler Birliği bulunan bir Türkiye’yi “aleni bir diktatörlük” olarak bırakamazdı Batı, çünkü “asude” değildik. Suriye ve Irak’ta dengeler hemen Batı aleyhine değişiverirse ne olacağı meçhuldü, üstelik Kıbrıs elden gitmemeliydi. 

Bu nedenle Soğuk Savaş devrinin afurlu tafurlu politikacıları, “dış yardım alabilmek için” soluğu Amerika’da aldıklarında, onlara “Yunanistan’da bir komünist partisi var ama bizde yok, gizli örgütleniyor olabilirler, bize daha çok para vermelisiniz” derlerdi. 

Amerikalılar da, “Onlarda komünist muhalefet var ama sizde yok, sizin NATO için daha çok çalışmanız gerekirdi” diye cevap verirlerdi!.. 

Halk Partisi’ne akıl vermek…

Yani: Türkiye’deki”NATO ve CENTO’ya karşı sorumluluk duyan” bürokratik oligarşi düzeni, koftiden bir demokrasi imajının altına itiliverdi kolayca, çünkü Türkiye vitrindeydi… Bunun bizler için tercümesi de şu meşhur “iki medeniyet arasında köprü” lafıdır. Unutulmamalı ki “köprü”, aynı zamanda “üzerine basılıp geçilen bağlantı yol” anlamına da gelmektedir! 

Anti-Kemalistlerin nimetlerinden faydalanmasına rağmen, eski YÖK Başkanı’nın kurduğu vakıf üniversitesinden “rejimi eleştiriyormuş gibi” yaparak onlara (bilerek ya da bilmeyerek) söven, bu da yetmezmiş gibi (gene bilerek ya da bilmeyerek) hükümete hizmet eden jeune Kemalistler, hikâyenin bu kısımlarını itina ile atlarlar… 

Çünkü Halk Partisi’ne akıl vermek, tarih bilmekten daha az zahmet isteyen bir uğraştır… 

İsmet Paşa’ya demokrat diyenler de 1946 rezaletinin niye yaşandığına bir yanıt bulamazlar! Jandarma gözetiminde, dayak ve baskı zoruyla rey verdirilmesine rağmen Paşa, dört sene sonra kendi kurduğu tuzağa düşmekten kurtulamamıştır!.. 

Ayrıca, Celal Bayar’a NATO için “aldılar da biz mi girmedik Celal Bey” diye soran kişi de benim rahmetli dedem değildi!.. Demek ki “konjonktür” Türk politikacılarını ve Türkiye’nin beynelmilel politikasını oldukça etkilemiş. 

Burak Karataş yazdı: Arz edeceğim beyefendi…

Evet, Menderes 1954 senesinden itibaren yanlış üzerine yanlış yapmıştır, hataları bini aşmıştır… Bunları toparlamak bir yana dursun, Amerika’yla daha da beter bozuşmuş, “bir ihtimal yardım edebilir diye” Sovyetler Birliği’ne göz kırpar bir haldeyken indirilmiştir. Aman ha! Sakın es geçmeyelim. 

Adnan Bey’in hatası, İsmet Paşa’nın kurduğu dikta rejimini değiştirmeden, adeta “nalıncı keseri” gibi kendine yontarak onun yerine geçmeye çalışmasıydı… Oysa o elbise ona göre dikilmemişti!.. Bu yüzden iğreti durdu. (Buraya dikkat!) 

Buna ilaveten memuru sürekli ezmeyi, onu adamdan saymamayı, zam yapmamayı ve bir “zümre” olarak onu ufalamaya kalkışmayı, onu zorla yerli yerine ittirmeye çalışmayı da ekleyiniz. 

Sonraları meşhur olacak bir deyimle “asker-sivil aydınlar”, bıçağın kemiği deşmek üzere olduğunu derhal idrak ettiler, bu da nur topu gibi bir ‘emir komuta zinciri bozuk darbeye’ sebep oldu. 

Radyoda “Yassıada Saati”

Yani DP “liberal olduğu için” değil, yeteri kadar liberal olamadığı için devrildi! Kambiyo rejimini değiştiremediği için, serbest piyasa ekonomisine ülkeyi tam anlamıyla adapte edemediği için… Özal’ın seksenlerde becerdiklerini ellilerde yapamadığı için… 

O günlerin bulanık anılarını kötü yazılarına malzeme edecek ağabeylerimizin bir kısmı toprak altında şimdi ama, bir kısmı yazabilir elbette… “I Found My Love in Portofin” şarkısı, yemyeşil can eriğinin ekşi tadı, “düşükler” geyiği, Bayar’a hediye edilen Afgan tazı köpeği, Altay Ömer Egesel ve Salim Başol’un çatık kaşlı sesleri, yamuk telaffuzları, aceleci ve korkak ikazları… “Sanıklar getirildiler, bağlı olmayarak yerlerini aldılar, müdafiler hazır” cümleleri… Radyoda “Yassıada Saati”, İstanbulluların dilinde “Hatırla Menderes, o meş’um geceyi” şarkısı… 

Daha da uzatalım mı? “Eminsu” geyiği, “İspat hakkı mı, İsmail Hakkı mı?” tartışması, Hürriyet Partisi kapışması, Şehremini Fahrettin Kerim Bey, Namık Gedik’in hazin intiharı, “Şimdi tenkil zamanıdır” sözü, “İhtilalin İç Yüzü” kitabı, Ferit Bey’in boynuzları, “Gestapo Şefi” Bumin Yamanoğlu, Kayseri Valisi Ahmet Kınık ve emireri Mevlüt… “Sooğna, Ehmet Gınıh baa didi, gostet gendinği Mevlud didi” itirafı… Hayat Mecmuası, ille de Hayat Mecmuası, dön dolaş Hayat Mecmuası… Ve orada yayımlanan Halide Edib’in “Cıbıl Gız” isimli tefrikası, pudra reklamları, Ayhan Işık ile Belgin Doruk’un boy boy basılan resimleri, kapak fotoğrafında Cemal Gürsel Paşa… Ve, Ayhan Hanım’ın o kırık sesli kırantadan adam için, “Ben bu adamı sevdim reis beyefendi, siz sevgi nedir bilir misiniz” diye sorması!.. 

Severim. Koftidir falan ama, insanı o zamanların dinginliğine, durgunluğuna, tarihin sessizliğine ve bu arada yükselen “salt insanın sesine” yönlendiren keyifli bir edebiyattır… 

Kimisi de tutup “Yassıada” yazacaktır, günümüzle analoji kurma çabasıyla… 

Aman yahu, o günler çok, çok daha beterdi, Allah sakınsın… İyi şeye heves ediniz ve “teşbihte hata”dan kaçınınız, çünkü sonra döne döne yanılırsınız…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.