Ruşen Çakır, Kürt siyasetinde “taşların yerinden oynadığını” belirttiği yayınında, DEM Parti’ye yönelik eleştirilerin arttığına dikkat çekerken “Otuz yıllıklar geliyor” sözleriyle yeni kadroların yükselişine dikkat çekti.
Gazeteci Ruşen Çakır, “Kürt siyasi hareketinde taşlar yerinden oynuyor: ‘Mekanın sahipleri geliyor'” başlıklı yayınında Kürt siyaset hareketinde yaşanan dönüşümleri ve DEM Parti’ye yönelik artan eleştirileri kapsamlı biçimde ele aldı.
Çakır’a göre, hem kadrolar düzeyinde hem de siyasal yönelim açısından önemli bir kırılma süreci yaşanıyor.
DEM Parti’ye eleştiriler sertleşiyor
Yayında, özellikle Kürt basınında DEM Parti’ye yönelik eleştirilerin belirgin şekilde arttığını vurgulayan Çakır, 24 Aralık 2025 tarihli Yeni Yaşam gazetesinde Sinan Cudi imzasıyla yayımlanan “Kürt Siyaset Hareketinde Temsil Sorunu” başlıklı yazının, bu eleştirilerin önemli bir eşiği olarak değerlendirildiğini belirtti. Yazıda yasal siyaset alanındaki aktörlerin sert biçimde hedef alınması, hareket içi tartışmaların derinleştiğine işaret ediyor.
- Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (36): Bahçeli ve Erdoğan erken seçim konusunda aynı mı düşünüyor? HDP ve Öcalan tartışmaları & Anayasa Mahkemesi’nin geleceği
- Murat Yetkin blogunda yazdı: Erdoğan ve Bahçeli’nin seçim uğruna Öcalan açılımı ve perde arkası
- Öcalan’ın statüsü meselesi niçin çok önemli? | Ruşen Çakır yorumladı
- Erdoğan’ın Öcalan ısrarını Kürt seçmene sorduk: “Erdoğan, Demirtaş’ı hedef gösteriyor, endişeliyiz”
- Demirtaş: “Bana, Öcalan’ın yerine geçme teklifi yapıldı, reddettim”
“Otuz yıllıklar” sahneye çıkıyor
Çakır’ın dikkat çektiği bir diğer başlık ise “Otuz Yıllıklar” olarak anılan, 90’larda cezaevine girip, 30 yıl hapis yattıktan sonra tahliye edilmeye başlanan kadroların yükselişi oldu. Uzun yıllar cezaevinde kalan ve Abdullah Öcalan’ın çevresinde yer alan isimlerden Veysi Aktaş ve Çetin Arkaş’ın tahliyelerinin ardından aktif siyasete yönelmeleri bu sürecin sembolü olarak gösterdi.

Özellikle Çetin Arkaş’ın Diyarbakır Nevruz’unda yaptığı konuşmanın, “hareketin gerçek sahipleri geri dönüyor” şeklinde yorumlandığını ifade eden Çakır, bu kadroların, örgüt ve Öcalan merkezli bir siyaset anlayışını öne çıkardığını ve yasal siyasete daha güçlü müdahil olmak istediğini aktardı.
Yeni parti ve kadro değişimi beklentisi
Yayında, olası yasal düzenlemelerle birlikte Kandil’den ve Avrupa’dan isimlerin Türkiye’ye dönüşünün gündeme gelebileceği belirten Çakır, bu süreçle eş zamanlı olarak, Öcalan’ın etkisinde yeni bir parti yapılanmasının ortaya çıkabileceğini ve mevcut kadroların büyük ölçüde değişebileceği öngörüsünde bulundu.
Çakır, ancak bu dönüşümün kolay olmayacağını, uzun süre cezaevi ya da dağ kadrolarında yer alan isimlerin yasal siyasete uyum sağlayıp sağlayamayacağı önemli bir soru işareti olarak öne çıktığına dikkat çekerken, mevcut deneyimli siyasetçilerin dışlanmasının yaratabileceği risklerin de tartışma konusu olduğunu savundu.
Demirtaş vurgusu
Çakır, Selahattin Demirtaş’ın bu süreçte kritik bir rol oynayabileceğini vurguladı. Demirtaş’ın liderlik kapasitesi ve siyasal tecrübesinin, kurulması muhtemel yeni yapıda belirleyici olabileceğini ifade etti.
Çakır, ortaya çıkabilecek yapının yalnızca bir “Kürt partisi” mi olacağı, yoksa 2015’teki HDP deneyimine benzer şekilde daha geniş tabanlı bir “Türkiye partisi” mi olacağının belirsizliğini koruduğunu söylerken, bu noktada da Selahattin Demirtaş’ın önemine vurgu yaptı.
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Birkaç gündür Kürt meselesi hakkında, süreç hakkında konuşmuyorum. Hatta bana bazı izleyiciler şaka yollu takılıyorlar. Tabii ki gündemde savaş vardı, Akın Gürlek olayı vardı. Bunlara yoğunlaştık. Bu nedenle de ne zamandır aklımda olan bir konuyu ancak bugüne konuşma imkanı buluyorum. Fakat bu konuyu ben sizlerle konuşmadan önce salı günü tam da benim değinmek istediğim konuda Mehmet Tatlı Medyascope‘ta çok çarpıcı bir yazı yazdı: “Kürt Basınında DEM Parti’ye Eleştirilerin Dozu Artıyor.” Mehmet bizde çalıştı bir müddet. Sonra ayrıldı ama dışarıdan yazmaya devam ediyor ve Kürt hareketini çok yakından takip ediyor. Onun bu yazısı benim kafamdaki birçok şeyin aktarıldığı bir yazıydı ve neredeyse aynı zamanda T24‘te Tuğçe Tatari de “Kürt Siyasetinde Yeni Denklem; 30 Yıllıklar” diye bir yazı yazdı. O iki yazı tam da benim anlatmak istediğim şeyleri içeren hususlar. Hatta benim bu yayını yapmak için bulduğum başlık, yani “Mekanın Sahipleri Geliyor” başlığı, Tuğçe Tatari’nin yazısının içerisinde bir yerde de geçiyor. Böyle de bir denk geliş oldu.
Olay şu: DEM Parti’ye yönelik eleştiriler zaten vardı ama süreçle beraber iyice arttı. Bunun çok çarpıcı bir miladı var. O da 24 Aralık 2025’te Yeni Yaşam gazetesi ki bu Kürt hareketinin en önemli yayın organlarından, orada Sinan Cudi imzalı bir yazı çıktı. “Kürt Siyaset Hareketinde Temsil Sorunu” diye manşetten verilen bir yazı ve orada yasal siyaset alanındaki kişilere yönelik isim vermeden de olsa çok sert eleştiriler vardı. Bayağı tartışıldı bu yazı ve aslında bu bir işaret fişeğiymiş. Daha sonra özellikle Abdullah Öcalan’ın yanında bulunan ekipten Veysi Aktaş ve Çetin Arkaş’ın da dahil olduğu çok sayıda kişi, “30 yıllıklar” deniyor, yıllarca hapis yatmış, PKK’dan hapis yatmış kişiler tahliye oldular. Yani cezalarını doldurdukları için tahliye oldular. Ve bunların bir kısmı, hepsi değil, bir kısmı hareketin içerisinde aktif bir şekilde rol oynamaya başladılar. Özellikle Veysi Aktaş ve Çetin Arkaş. Ve Çetin Arkaş’ın son Diyarbakır Nevroz’unda yaptığı konuşma çok dikkat çekti. Orada ne dedi? “Halkın yarattığı değerler üzerinden bireysel ikbal peşinde koşanlar sert kayaya çarpacaktır.”
İşte bu nedenle ‘‘mekanın sahipleri geliyor’’ diyorum. Çünkü öteden beri Kürt hareketinde şöyle bir şey var: Bu partiler, bu belediyeler, bu milletvekillikleri ne sayesinde oldu? Örgüt sayesinde oldu, Öcalan sayesinde oldu; onlar olmasaydı, bu PKK olmasaydı, onun eylemleri olmasaydı bu hareketler ortaya çıkamazdı. Yani belirleyici gücün hareketin yasa dışı ayağı olduğu hep söylenir. Ve yasal ayak da zaten bir yandan yasa dışı ayakla ilgisini kabul etmediği için yasalar nedeniyle, diğer yandan da kamuoyunda, yani kendi kamuoyunda bu anlayış çok etkili olduğu için bu konuda genellikle sessiz kaldı ve bir anlamda Kandil, Ankara üzerinde çok ciddi bir güç sahibi oldu. İmralı ayrıca tabii ki ama esas olarak Kandil’in olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi süreçle beraber bunların tekrar Türkiye’ye gelmesi söz konusu. Kademe kademe de olsa yani önce eyleme karışmamışlar, sonra şunlar, sonra bunlar bir şekilde bu silahlı kadroların önemli bir kesiminin Türkiye’ye dönmesi muhtemel. Yasal düzenlemelerin bu konuda yapılacağı söyleniyor.
Peki bunlar ne yapacaklar? Bir şekilde siyaset de yapacaklar. Siyasete dahil olacaklar ve onlara alanlar açılacak. Şimdi “30 yıllıklar” meselesi bunun bir tür denemesi gibi oldu. Cezaevinden çıktılar ve özellikle Öcalan’ın sekreteryasında yer alanların çok ciddi bir ağırlığı oluştu. Gittikleri her yerde – ki Tuğçe Tatari bunu yazısında çok uzun uzun anlatıyor, gözlemlerini anlatıyor – çok büyük ilgi gördüler ve bir anlamda onlara ilgi gösteren aşağıdaki kesim onlara bir şekilde partiden, belediyelerden, şunlardan, bunlardan şikayet de ettiler. Böyle ilginç bir dönüşüm yaşanıyor. Şimdi cezaevinden çıkanlar var, çıkacak olanlar var, daha çok çıkması beklenenler var yeni yasal düzenlemelerle. Kandil’den gelecek olanlar var. Ama bir de Avrupa’dan, hepsi Avrupa’da değil, çok az sayıda Amerika’da falan da olan var ama Avrupa’dan gelecek olan yasal hareketin eski kadroları var. Yani bunlar belediye başkanlığı ya da milletvekilliği yapmış ama sonra yasal kovuşturmalar nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kalmış sürgündeki isimler. En kolay onlar gelecekler herhalde yasal düzenlemelerle birlikte ve birden yeni kadrolar ya da eski siyasiler gelecek. Siyaset, yasal siyaseti bilmeyen ama harekette ağırlığı olan insanlar gelecek ve bu hareket Öcalan’ın denetiminde yeni bir şekil alacak.
Bir kere herkes şunu kabul ediyor: Yeni bir parti olacak belli ki ve bu partide çok şey değişecek. Böyle bir beklenti var. Kadroların büyük ölçüde değişeceği söyleniyor ama ortada çok ciddi sorunlar da var. Şimdi 30 yıl hapiste yatmış ya da yıllarca Kandil’de ya da dağda bulunmuş insanların yasal siyasete uyum sağlaması, uyum sağlamanın ötesinde onu ileriye götürebilmesi ne derece mümkün? Şimdi onların mekanın sahibi olarak bir hakları olabilir belki, o kendi tartışmaları ama şu anda yıllarca burada siyaset yapan, yasal alanda siyaset yapan kişilere bu kadar fazla yüklenip onların bir kısmını, önemli bir kısmını dışlayıp yerlerine bu tür monte etmeler ne derece akıl kârı, açıkçası çok emin değilim. Avrupa’dan gelecekler için daha bir anlaşılır bir şey olur ki birtakım isimler özellikle zikrediliyor onlardan. Ve tabii şunu unutmayalım: Burada kararı Öcalan verecek. Öcalan hangi kıstaslara göre karar verecek onu açıkçası bilmiyorum.
Ama şunu çok iyi biliyorum ki ne olursa olsun bütün bu işte dağdan gelenler, cezaevinden gelenler, Avrupa’dan gelenler, zaten var olanlar ve yeni bir partileşme olacaksa Öcalan’ın önderliğinde bu partinin çok önemli bir yerinde Selahattin Demirtaş’ın olması bence şart. Çünkü bunların, bütün bu birbirinden farklı alanlarda bulunan insanların koordinasyonunu ancak onun gibi hem liderlik kapasitesi olan hem tecrübesi olan birisi yapabilir. Eğer Öcalan birisini oraya atarsa, birilerini oraya atarsa sırf kendine yakın gördüğü için, o zaman işin rengi değişebilir. Her halükarda çok ciddi bir şey yaşanacak. Yani birden fazla alanda olan bir hareketin tek bir alanda, yasal siyaset alanında toplanması gibi çok önemli bir değişime tanık olacağız eğer işler yolunda giderse ki gitmemesi için çok fazla bir neden yok ve bu hareket Türkiye’de daha fazla dikkat çekecek.
Ve burada tabii şöyle bir soru da ortaya çıkacak: Bu yeni parti Kürt partisi mi olacak yoksa 2015’te Selahattin Demirtaşların denediği gibi bir Türkiye partisi mi olacak? İşte en önemli sorun olarak bu çıkacak karşımıza. Tabii ki “Türkiye partisi olacağız” diyeceklerdir ama “Türkiye partisi olacağız” demek tek başına bunu mümkün kılmıyor. 2015 deneyiminde Selahattin Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder, Gültan Kışanak, Figen Yüksekdağ gibi isimler bunu mümkün kılabiliyordu. Şu anda da tabii bunu yapabilecek isimler var ama zor bir süreç bekliyor. Yani bu her şeyin yasallaşmasıyla birlikte Kürt siyasi hareketinin tamamen yasal alana gelmesi halinde, ki bu Türkiye için çok iyi bir şey olur, yasa dışı alanın tam anlamıyla tasfiyesi çok iyi olur Türkiye için ama Kürt hareketi için ne derece ileriye götürür, gerçekten çok tartışmalı bir konu. Mekanın sahipleri gelip mekanı tek başlarına işletmeye soyunurlarsa işleri zor olacak diye düşünüyorum.
Neyse, şimdi bugünün ithafı… Ama ithafa gelmeden önce dün karşıma çıkan bir yorumu sizinle paylaşmak istiyorum. Ne diyor izleyicimiz? “Bırak bu ithafı.” demiş. “İthaflara harcayacağın vakti muhalif gazeteciliğe harcasan Ruşen, tarih herkesi not ediyor.” Şimdi bir kere muhalif gazeteci falan değilim. Sadece gazeteciyim. Muhalif olmak gibi bir derdim yok, gazeteci olmak gibi bir derdim var. İthaflara yer açıp muhalif gazetecilikten kaçıyor falan değilim. Açık söylemek gerekirse bu yayınların en temel motivasyonu benim için ithaflar. Yani başta söylediklerimden ziyade sonda söylediklerim kişisel olarak beni çok daha fazla heyecanlandırıyor. Çünkü burada bahsettiğim kişiler kimi zaman bir kitap, kimi zaman bir film ya da kimi zaman bir çizgi roman — şu anda 64 yaşındayım — benim hayatıma dokunmuş, hayatımda yer tutmuş şeyler ve bunları sizlerle paylaşmak istiyorum. Kusura bakmayın; eğer bunları izlemek istemiyorsanız zaten ithaf kısmına gelince atlayabilirsiniz. Ama biliyorum ki çok kişi de bu ithafları önemsiyor.
Evet, bugünün ithafı; Kürt hareketinden bahsediyoruz, Kürt siyasi hareketinin çok önemli figürlerinden birisi, 2007’de hayatını kaybetti Orhan Doğan. Orhan Doğan, Şırnaklı bir avukat. İnsan Hakları Derneği’nde yöneticilik yapıyor ve 1991 seçiminde Sosyal Demokrat Halkçı Parti listesinden Şırnak’ta seçildi. Ben de kendisiyle o zaman tanıştım yanlış hatırlamıyorsam. Daha önce gördüğümü sanmıyorum. O dönemde seçim öncesinde bölgede daha önce bahsettiğim Fransız gazeteci arkadaşım Jean-Pierre Thieck ile dolaşmıştık ve orada Şırnak’a da gitmiştik. Orada tanışmıştık. Daha sonra da görüştüm; çok yakın olmadım ama hep çok sevdiğim birisi oldu. Yani kendisinden gıyabında bahsettiğim zaman “abi” diye bahsederim; yani bu kadar sıcak birisiydi. Ve biz Orhan Doğan’ı nereden biliyoruz? Milletvekili seçildikten kısa bir süre sonra Leyla Zana’nın yemin törenindeki çıkışının ardından Meclis’e giren polislerin götürdüğü isimlerden birisi olarak biliyoruz. 15 yıla mahkum oldu. Evet, şu fotoğraf Türkiye’de demokrasi tarihinin utanç fotoğraflarındandır. Özellikle şu; burada görüyoruz Meclis’e gelmiş, halkın oylarıyla seçilmiş bir milletvekilini böyle boynundan tutarak arabaya bindirip götürdüler. Türkiye hâlâ bu utançtan arınamadı. Onu özellikle vurgulamak istiyorum.
Ve zaten bir de şöyle bir talihsizlik var: 2007 yılında bağımsız girdi o sırada Kürt hareketi seçimlere, bağımsız aday oldu, olmak istedi; Yüksek Seçim Kurulu, Orhan Doğan’ın adaylığını veto etti ve kısa bir süre sonra Doğubayazıt Festivali’nde kalp krizinden hayatını kaybetti. Yani çok yorulmuş bir kalp olduğunu düşünüyorum çünkü vefat ettiği zaman 52 yaşındaydı. Çok erken bir ölüm, çok büyük bir kayıp. Sadece Kürt siyasi hareketi için değil bence Türkiye için de çok büyük bir kayıp. Bugün yaşasaydı, bugünün Türkiye’sinde yeni bir şeylerin olacağı, olmasının söz konusu olduğu bir Türkiye’de, işte bu demin bahsettiğim Kürt siyasi hareketinin yeniden yapılanmasında çok kritik ve pozitif roller üstlenebilecek birisiydi. Şu anda kızı Ayşegül Doğan, DEM Parti Sözcüsü olarak babasının mirasını sürdürmeye çalışıyor. Ona da bu vesileyle buradan bir selam yollayalım. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








