Gökhan Bacık yazdı – Yeni rejim, yeni devlet: İlkeleri, ismi, özellikleri

İki büyük düşünür Félix Guattari ve Gilles Deleuze, “Kavramlar imzalıdır” (“Les concepts sont signés”) der. Siyaset bilimi de bilimsel ekollere ve teorilere ait, yani onların imzasını taşıyan bir disiplindir. Başka bir ifadeyle siyaset bilimi babamızın malı değildir. Dolayısıyla, siyaset biliminin yerleşik bakış açısı neyi gerektiriyorsa onu söylememiz gerekir. Sözü eğip bükmenin bir anlamı yoktur.

Bu girişi şunun için yapıyorum: Türkiye’de son günlerde yaşanan, ama kuşkusuz daha uzun bir sürecin sonucu olan hadiseler hakkında siyaset biliminin ne diyeceğini kestirmek için uzman olmaya gerek yoktur. Hatta Türkiye’de olup bitenlerin siyaset bilimi açısından tahlili son derece kolaydır. Dolayısıyla, bunların ne anlama geldiğini yazmak keyfî, yani sübjektif, bir iş değildir. Siyaset biliminin penceresinden bakıldığında Türkiye’nin ne olduğu herkes tarafından aynı şekilde görülür.

Peki görünen nedir?

Yeni meşruiyet türü: Negatif rıza sistemi

Ne kadar başarılı olduğu tartışmalı olmakla birlikte, Kemalist Cumhuriyet, Jean-Jacques Rousseau merkezli bir siyasi meşruiyet teorisine dayanıyordu. Buna göre egemenlik halktan geliyordu. Yeni ortaya çıkan post-Kemalist Türkiye ise Jean Bodin merkezli bir meşruiyet teorisine dayanıyor. Bu ne anlama geliyor?

Bodin’e göre egemenlik, nasıl elde edilirse edilsin meşrudur. 1576’da yayımlanan Les Six Livres de la République adlı eserinde, hatta bir hırsızın çaldığı mal üzerindeki hâkimiyetinin bile fiilî olarak geçerli sayılabileceğini ileri sürer. Burada bir kavramsallaştırma yapalım: Bir insandan borç isterken onun rızasını aramaya pozitif meşruiyet diyelim; buna Rousseaucu yaklaşım denebilir. Buna karşılık, bir kişinin parasını zorla alırken onun korku ya da çaresizlik içinde ses çıkarmamasını yeterli görmek ise negatif meşruiyet anlayışına karşılık gelir ve Bodin’in egemenlik yaklaşımıyla ilişkilendirilebilir.

Buradan Türkiye’ye gelirsek, elbette seçimler olacaktır; ancak bunlar daha çok negatif rızanın üretilmesi işlevini görecektir. Burada önemli olan aktif rızadan ziyade, halkın tepki göstermemesiyle yetinmektir. Bu nedenle bazen ikna ederek, bazen baskıyla, halkın sessiz kalması yeterli sayılacaktır. Halk bütünüyle ortadan kalkmayacak; ancak egemenlik artık halk ile elitler arasında paylaşılacaktır. Halka düşen ise buna itiraz etmemektir. “Sükût ikrardan sayılır” denilecektir. 

Bu yaklaşım, geleneksel Sünni siyaset teorisiyle de uyumludur. Sünni İslam düşüncesinde lideri ehl-i hâl ve akd seçer; bu kişilerin sayısının beş, hatta bir kişi olması bile yeterli görülebilmiştir. Halkın da buna “tamam” dediği varsayılır. Tarihte büyük etkiler yaratmış pek çok Müslüman lider, üç ya da daha az kişinin onayıyla seçilmiştir.

Ancak şu notu düşelim: Negatif rıza sistemine geçen düzenler, teorik olarak devrimsel bir aşamaya girmiş sayılabilir. Bu, mutlaka bir halk devrimi olacağı anlamına gelmez. Hele tarihsel olarak devrim deneyimi sınırlı olan Türk toplumları açısından bu ihtimal daha da düşüktür.

Ancak en başta söylediğimi hatırlatayım: Siyaset biliminin kurallarını biz koymuyoruz. Bu nedenle negatif rıza ile işleyen sistemler, devrimsel bir bağlam içinde değerlendirilir; çünkü bu tür sistemlerde iktidarın değişmesi, devrim dışında yollarla giderek daha zor hâle gelebilir. Bu çerçevede Çin, Rusya, Belarus ve İran gibi ülkeler de devrimsel bir bağlamdadır.

Cumhuriyet’ten devletiyete

İlkokulda bize cumhuriyetin, halkın kendi kendini yönetmesi olduğu öğretilirdi. Türkiye’de ise artık “cumhur” geri plana itiliyor. Onun yerine devlet elitlerinin altın çağı başlıyor. Eski Türkiye için “bürokratik vesayet” denirdi. Şimdi ise vesayet kalktı; ama tuhaf biçimde bürokrasi, yani devlet elitleri, kalıcı biçimde hâkim oldular. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Türk devlet geleneğinin başı göğe artık ermiştir. Devlet büyümüş ve her yeri kaplamıştır.

Eskiden insanlar bir partinin teşkilatına girer, orada parlarlardı. Parlayanlar milletvekili olur, Meclis’te sivrilir, ardından bakanlığa kadar yükselebilirdi. Çünkü ortada bir cumhur vardı. Şimdi ise bunların büyük ölçüde anlamı kalmadı. Parlamak için vali ya da savcı olmak gerekiyor. Dahası, seçime girseler temsil ettikleri siyasi akımlar yüzde 1 oy alamayacak bazı kişiler, elitler arası ittifaklar sayesinde devlet içinde büyük söz sahibi olabiliyorlar.

Devlet elitlerinin hâkimiyeti bütün partileri zombileştirmiştir. Bu yalnızca CHP için değil; AKP ve DEM için de geçerlidir. Yirmi yıl önce AKP’nin genel başkan yardımcıları ve genel sekreteri bilinir, dikkate alınırdı. Şimdi ise bunları bilen bile yok denecek kadar azdır. Türkiye’de ne olup bittiğini anlamak için AKP genel merkezinin nabzını tutmaya çalışan gazeteciler bile neredeyse kalmamıştır. DEM de benzer şekilde pasifize edilmiştir. Abdullah Öcalan, bir bakıma doğal kayyum gibi, partinin siyasi otonomisini boğmuştur. MHP içinde de durum pek iç açıcı değildir. Meral Akşener’in kazandığı kurultayı iptal ettiren güç, yarın pekâlâ yeniden MHP’nin içine elini sokabilir. Biraz muzipçe söylersek, burada benim “devletiyet” dediğim yeni rejimde, devletin devleti yönetmesi esas olduğu için partiler artık birer araca dönüşmüştür.

Ancak burada önemli bir nokta var: Siyasetin devlet elitleri oyununa dönüşmesi, aynı zamanda kuramsal yani soyut zayıflık anlamına gelir. Artık anayasa, hukuk gibi soyut kavramlar zayıflamıştır. Siyaset daha çok somut kişiler ve semboller üzerinden yürür. Bu nedenle böyle bir düzen, fiilî bir hanedana ihtiyaç duyar. Meşruiyetin hukuk ya da anayasal düzen gibi soyut kavramlar üzerinden artık üretilememesi, halkın önüne somut bir sembol koymayı gerekli kılar. Dolayısıyla Bilal Erdoğan gibi isimleri gelecekte daha sık duymamız şaşırtıcı olmayacaktır.

“Lübnanlaşma”?

Levent Gültekin bir süredir Türkiye siyasetinin gidişatını “Lübnanlaşma” olarak tanımlıyor. Bazı görüşlerine katılsam da burada bir hata yaptığını düşünüyorum. Çünkü siyaset biliminde “Lübnanlaşma” denilen olgu, aslında daha geniş bir kategorinin alt unsurudur: Consociationalism. Yani Lübnan tekil bir örnek değildir.

Consociationalism, toplumdaki güç paylaşımının etnik ve mezhepsel kotalara göre düzenlenmesidir. Bu model yalnızca Lübnan ve Irak gibi ülkelerde değil, Belçika gibi Batılı ülkelerde de uygulanmaktadır. Ünlü siyaset bilimci Arend Lijphart’ın kavramsallaştırdığı bu modelin mantığı şudur: Bir toplum normal yollarla uzlaşamıyor ve sürekli çatışıyorsa, öyle bir güç dengesi kuralım ki çatışma kontrol altına alınabilsin. Bu açıdan, Gültekin’in kavrama yüklediği olumsuz çağrışımın aksine, bu model aslında olumlu bir niteliğe sahiptir.

Sanırım Levent Gültekin’in gözden kaçırdığı nokta şudur: “Lübnanlaşma” dediği Consociationalism modelinde, bir grubun diğer gruplar üzerinde tahakküm kurması engellenir. Örneğin Lübnan’da etnik ve mezhepsel gruplar arasında hem hükümetin paylaşımında hem de meclis temsilinde bir denge vardır. Benzer şekilde Irak’taki “muhasasa” olarak adlandırılan sistemde de aynı mantık işler. Kürtler yalnızca cumhurbaşkanlığını almaz; maliye gibi önemli bakanlıkları da elde ederler. (Bu arada, son 15 yılda Türkiye’de ve Irak’ta seçimlerle kaç başbakanın ya da cumhurbaşkanının değiştiğine okuyucunun bakmasını tavsiye ederim.) Bu nedenle, Gültekin’in aksine, ben consociationalism’i ileri bir model olarak görüyorum. Hatta Türkiye’nin böyle bir modele geçme kapasitesinin bulunmadığını düşünüyorum.

Türkiye, demokrasi
Gökhan Bacık yazdı – Yeni rejim yeni devlet: İlkeleri, ismi, özellikleri

Peki Türkiye’deki süreç nedir? Kanaatimce Türkiye’de yaşanan süreç – eğer Gültekin’in tezleri doğru çıkacak ise– bir tür Osmanlı millet sistemini andırıyor denebilir. Burada farklı gruplar birbirini dengelemez; tam tersine bir millet-i hâkime diğer grupları yönetir. Yani Türkiye, Lübnan, Belçika veya Irak’ta olduğu gibi farklı grupların birbirini dengeleyeceği bir modele geçmiyor. Aksine, baskın bir grubun sürekli hâkim olacağı ve diğer grupların kendilerine çizilen sınırlar içinde kalacağı hiyerarşik bir modele doğru evriliyor.

Batı

Bugün Türkiye’de olup bitenlerin, dolaylı da olsa ABD’nin onayını aldığı söylenebilir. AB açısından ise durum farklıdır. AB, sözleşmeye dayalı bir ilişki mantığıyla hareket eder. Yani siz AB’yi önemserseniz, o da size karışır. Türkiye’de AB faslı büyük ölçüde kapandığı için, bu örgütün Türkiye’de olup bitenlere müdahil olmak konusunda istekli davranacağını beklemek hayalcilik olur.

Burada şu noktanın altını çizmek gerekiyor: Türkiye’de bugün devleti yöneten elit koalisyonun içinde İslamcısı, sağcısı, Maocusu, milliyetçisi, eski cemaatçisi ve ülkücüsü vardır. Ancak bunların ortak noktası Avrupa karşıtlığıdır. Bunun çok iyi analiz edilmesi gerekir. Ben, Kemalizm’in en güçlü olduğu dönemde öğrencilik yaptım. O dönemde bize Atatürk, Türkiye’yi Batılılaştırmaya çalışan bir lider olarak öğretilirdi. Bugün ise Atatürk, anti-emperyalizm başlığı altında Batı karşıtlığının sembolü hâline getirilmiştir.

Türk-Amerikan ilişkileri ise her zaman pragmatik olmuştur. Kenan Evren, darbenin ardından Beyaz Saray’da görkemli biçimde ağırlanmıştır. Adnan Menderes’i idama gönderen darbeciler işe “NATO’ya bağlıyız” diyerek başlamıştır. Türkiye’de Amerika ile iyi ilişkiler içinde olmak, otomatik olarak Batıcılık anlamına gelmez. Türkiye’de siyasal bir yönelim olarak Batıcılık daha çok Batı Avrupa’yla ilişkilidir ve bugünkü devlet elitleri bu anlayışı büyük ölçüde mezara gömmüştür.

Bu açıdan, tarihçi dostlarımızın hoşgörüsüne sığınarak, bugünkü Türkiye’yi Fernand Braudel’in longue durée perspektifinden analiz edersek şunu söyleyebiliriz: Türklerin tarihine çok uzun zaman dilimlerinden bakıldığında, Batı’ya yaklaşma ve Batı’dan kopma şeklinde döngüler görülür. Örneğin, Tuğrul Bey Batı’ya yönelmeyi sembolize ederken, Yavuz Sultan Selim Doğu’ya dönüşü sembolize eder. Kanaatimce Osmanlı modernleşmesi ve Kemalizm, Batı’ya yeniden yönelmeyi temsil ediyordu. Şimdi ise buna bir tür ara veriliyor. Türkiye elbette Batı’yla pragmatik ilişkilerini sürdürecek; ancak rejim referanslarını artık Batı’dan almayacak. Bu arada iki büyük “araç”, Batı ile ilişkilerin sigortası olmaya devam edecek: güvenlik ve faiz. Bu konuya ayrıca ayrıntılı biçimde girmeye sanırım gerek yok.

İslam

Devlet elitleri, kanaatimce, kurnaz bir ray değişikliğine gitti. “Toplumun bu kadar önem verdiği ve toplumu bu kadar etkileme kapasitesine sahip din ile neden kavga edelim?” diyerek devlet ile din ilişkilerini yeniden tanımladılar. Kemalist Cumhuriyet’in din ile bitmez geriliminin ürettiği siyasi meşruiyet faturasını çok iyi analiz ederek yeni devlet, dini sırtında taşımak yerine, tabir-i caizse, dinin sırtına bindi. Türkiye’de İslamiyet artık bir din olarak ritüellerden ibarettir. Onun toplumsal ve siyasi etkisi ise yalnızca itaat üretme aracı olarak tanımlanmıştır. Böylece devlet ile din barıştı. Ancak gerçekte İslam, kamusal alana devlet tarafından terbiye edilerek davet edildi. Böylece yüzyılın başında Türkiye’de milliyetçiliğe yenilen İslam, bu sefer ikinci yenilgisini aldı ve devlete yenildi.

Başarılı olacak mı?

Bu yazıda temel özelliklerini anlatmaya çalıştığım “Yeni Türkiye” siyasi bir denemedir. Bu denemenin başarılı olarak kalıcı hale gelip gelemeyeceğini henüz kestirmek mümkün değildir. Bu “gömlek” Türkiye’nin ve dünyanın gerçeklerine uyabilecek mi, hep beraber göreceğiz. Ancak şunu şimdilik yazabiliriz: Bu oyunda restler çok üst elden açılıyor. Böyle denemelerde yaşanacak kazalar ontolojik sakatlığa, hatta ölüme neden olabilir. Bu düzenin tutup tutmayacağını şimdiden bilmek imkânsız; ancak çok büyük “havaleler” yaşanacağı muhakkak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş