Faik Öcal yazdı: Hikâyenin başkaları

Senin hikâyende yerim yok. Senin hikâyende yerimiz hiç olmadı. Senin hikâyende hep yersiz yurtsuz bir dipnot olarak kaldık. Sen kendine göre kurgulayıp tasarladın, yazıp çizdin, bize roller verdin.

İlk zamanlar bize benziyordun. Sana inandık, sesine kandık, sözüne bağlandık, hikâyene kapıldık, hiç olmadığı kadar umutlandık. Kurgunun boşluğunda gözlerimizi açtığımızda iş işten geçmişti.

Eskisi gibi dönmüyor dünya, acıtmıyor vurduğun darbeler. Kara bir leke olup kalbimize yapışmış yaşama telaşı. Nereye kadar? Bugün vardık yarın yoktuk aslında. Ama peşimizi bırakmıyordu hikâyen, saklandığımız her yerde izini sürüyordu Gözcülerin. Elimizi ayağımızı çekmiştik hikâyenden, kendimizden, dünyadan ama bizi kendi halimizde bırakmamaya yemin etmiştin.

Hikâyenin dilden dile söylenmesi, her yerde okunması, herkese duyurulması gerekirdi. Kuru kalabalıklar olarak bize ihtiyacın vardı. Birileri senin hikâyeni okuyacaktı, biz de can kulağıyla pürdikkat dinleyecektik. Böyle ferman buyurmuştun.

Seninle başlamıştı hepimizin yolculuğu

Bıkmış usanmıştık aynı kahramanlıkları dinlemekten, aynı olayları yaşamaktan, aynı yerlerde şaha kalkıp dünyaya meydan okumaktan. Ama Okuyucuların sözlerinin ve başarılarının yerini değiştirip değiştirip okuyorlardı. Anlam ve mesaj değişmiyordu ama: Seninle başlamıştı hepimizin yolculuğu, seninle devam edecekti ve seninle bitecekti. Gerçek: Hikâyenin başından da ortasında da sonunda da sen ve yüce emellerin, kutsal davan vardı.

Hayatımızın her yerinde senin izlerin vardı. Mührünün ulaşmadığı yer, sözünün tesir etmediği kimse yoktu. Herkes senin hikâyeni ezbere biliyordu. Ben hikâyenin uzağında içten içe kanayan esmer bir yaraydım. Çocuklarım vardı güne aç uyanan, geceyi çıplak uğurlayan.

Uçurumların ismi değişiyordu sadece. Mühim değildi. Önemli olan Karınca Adamlarının çalışmasıydı. Karınca Adamlar sabahtan akşama kadar çalışıyorlardı ama karınları duymuyordu. Aç yatıp bitap kalkıyorlardı hayatın yoksul yataklarından. Tanıyordum onları. Sen bilmiyordun ama bildiğini sanıyordun. Diğer bütün sanrıların gibi büyük bir yanılgı içindeydin. Umurunda değildi ama. Umarsızdın. Umarsız ve gamsız. İnanıyorlardı sana Karınca Adamlar. Nasırlı elleriyle, kadidi çıkmış hayalleriyle, suyu kurumuş umutlarıyla seni alkışlıyorlardı, yüce emellerine dokunuyorlardı, kutsal davana hizmet ediyorlardı.

Acımıyordun hiç kimseye

Ben inanmıyordum hiçbir şeye. Yetim bir hiçlik olup çıkmıştım hikâyenin karanlık tarafında. Esmer Çocuklarım vardı hikâyenin yankısında. İnanmıyorduk sana ve hikâyene. Çünkü hikâyenin en zor dönemeçlerinde hep ilk feda edilen biz oluyorduk. Acımıyordun hiç kimseye. Hiç sevmiyordun Esmer Çocukları.

Libidosu yüksek zamanlarda doğmuştun, merhametsiz ve kasvetli mekanların sahibiydin. Hikâyen herkesi susturuyordu, her şeyi yakıyordu. Satır aralarında pusuya yatmıştı asit kuyuları, fasit düğmeler, kör düğümler, çıkmaz sokaklar, cumartesi meydanları, güvercin kalpli korkular, faili belli cinayetler, asılsız ihbarlar, arsız muhbirler, şahidi kazib adamlar, etkin günahkarlar.

Silahın namlusunu batırdın kendi ellerinle döktüğün kanlara ve kaldığın yerde devam ettin hikâyeni yazmaya. Kan ve gözyaşı damlıyordu her satırından. Anneler ayrı ölüyorlardı evlatlarından. Babalar hatırasız bırakıyorlardı çocuklarını. Kimse kimseyi tanımıyordu hikâyende. Cenazeler gidip geliyordu satır aralarında. Ama sen herkesi tanıyordun. Herkesin zaafını, kimin neye muhtaç olduğunu, kimi kime karşı nasıl kullanacağını iyi biliyordun. Hikâyenin kara kutularını emniyette tutuyordun. Hikâyenin her karakterinde bir cürmün, bir vakıan, bir kuyruk acın vardı. Ekmeğe ve güle inanmıyordun bu yüzden. En çok ekmeğe ve güle düşmandın. Korkuyordun onlardan. Ekmek ve gül yerine kan ve gözyaşlarını kullandın her yerde, her satırda.

Hikâyenin sonuna yaklaştıkça kayıpların ve ölümüne sebep oldukların sayısı birbirine paralel olarak artıyordu. Bir anlam veremiyordun, işin içinden çıkamıyordun, bir çözüm bulamıyordun. Acizdin. Aciz olduğunu görmek seni mahvediyordu, içten içe yiyip bitiriyordu. Gurur yapıp belli etmiyordun acizliği. Ne pahasına olursa olsun kuyruğu dik tutman gerekirdi. Böyle öğrenmiştin benzerlerinden.

Ben Esmer Çocuklarımla bir an önce bu hikâyenin bitmesini istiyordum. Yana yakıla bekliyorduk. Ama bitmiyordu hikâyen. Döktüğün ve sebebi olduğun kan ve gözyaşlarından güç alıyordun. Sonuna yaklaştıkça daha da acımasızlaşıp saldırganlaşıyordun. Doymuyordun kan ve gözyaşlarına. Doymuyordun dünyaya. Görmüyordun Esmer Çocuklarımı. Sadece senin çocukların vardı. Hikâyeni şanlı ve şerefli biçimde bitirip çocuklarına teslim etmek istiyordun ama olmuyordu. Çocukların sana benzemiyordu. Sen onlara güvenemiyordun.

Bütün emeklerinin zayi olmasından deliler gibi korkuyordun. Hikâyeni yazmak için tonlarca kan ve gözyaşının dökülmesine sebep olmuştun ama onu teslim edecek birini bulamıyordun yanında yörende. Kahroluyordun. Kahroldukça daha çok kan ve göz yaşının dökülmesine sebep olacak icraata imza atıyordun. İşini biliyordun. Başkalarının kan ve gözyaşıyla kendi hikâyeni yazma ustası olmuştun. Önünde hiçbir engel yoktu. Ben Esmer Çocuklarımla kan kusuyordum ötekileşmiş hayatımızda. Sen görmüyordun bizi. Görmek istemiyordun. Kalabalığımız yetiyordu sana, doyuruyordu hikâyeni.

İçten içe Tanrı’ya sitem ediyordun hikayeni teslim edecek bir Evlat vermediği için sana. Ona inanıyordun ama neden sana böyle bir kötülük yaptığını anlamıyordun. Oysa sen dini bütün iyi bir insandın. Hep iyilik yapmıştın hikâyenin payandalarına. İyi niyetli bir insanın bütün vasıflarına haizdin. Bunda zerre şüphe yoktu. Hikâyen bunun kanıtıydı. Zaman hızla akıp gidiyordu, hikâyen sonuna yaklaşıyordu. Devrin kapanmak üzereydi. Gel gör ki hala hikâyeni teslim edeceğin varisini bulamamıştın. Şöyle kafana göre, başkalarının kanından ve gözyaşlarından nemalanan biri…

Kendine itiraf etmezsen de içten içe biliyordun ki mükemmel hikâye yoktur. Tanrı her hikâyenin boşluğunda kendini gösterir ve der: Ben buradayım, bana rağmen mükemmel hikâye yazamazsın. Bir evrende iki mükemmel kurgu olamaz. Sadece benim kurgum mükemmel.

Yakın bir zamanda ölümüne sebep oldukların, hikâyenin boşluğundan çıkacaklar ve senden hesap soracaklar. Seni ve hikâyeni yargılayacaklar. Yaptıkların ve yapmadıkların hakkında hükmünü verecekler. Yakında, pek uzak olmayan bir zaman diliminde, hikâyenin esmer boşluğunda gerçeğin bataklığına saplanmış, hakikate hasret kalmış hikâyenin kurbanlarıyla yüzleşeceksin.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş