Faik Öcal yazdı: Engereğin Gözü

Ben Darüssadet Ağası Habeş Süleyman. Bütün bir hayatımı nesih harfleriyle parşömen üzerine yazıyorum. Bu benim hayatım hikâyem engereğin gözünde yansımasını bulmuş. Kim tutacak beni Efendimden başka. Kim kurtaracak? Kim öldürecek? Benim bu zavallı kelimelerim mi yoksa sizin o uzak duruşunuz mu? Belki de asıl kurtuluşum, bedenimin en değerli parçasının saklandığı kavanozun yere düşüp paramparça olmasıydı.

Kader öteki yüzünü gösterdi, kubbealtı vezirleri, Şeyhülislam Efendi ve asesler Efendimi harem dairesinin çinili odasına hapsettiler, yanında Gülbeden’im. Ben dışarıda acizliğimle ve umarsızlığımla kalakalmıştım.

Ölmek istiyordum ama ölemiyordum boynumda bir başkasının organıyla. Bu bizim kaderimiz olmuştu ve ben de kaderimi yaşıyordum, cennete girme umudumu boynumda taşıyordum.

Faik Öcal yazdı: Engereğin Gözü
Faik Öcal yazdı: Engereğin Gözü

Öğrendim: Kötülüğü yenmek, iyiliği yenmekten daha zor olmuştur hep, iyilik cezalandırılırken riyakârlar tarafından.

Tek bir amacım vardı. Efendime komployu kuranları bulmak ve onu hapisten çıkarmak. Bunun için tek bir yardımcım vardı: Çerkez kızı Safiye.

İhtilalin arkasında Büyük Valide’nin siluetini görünce ben de ani tavır değişikliğine gittim. Valide’nin tek bir gayesi vardı, muktedir olmak; bunun ismi ha kendi oğlu İbrahim olmuş ha Hatice Turhan Sultan’ın olmayedi yaşındaki torunu Mehmed olmuş, fark etmiyordu. Çocuğu tahta oturduklarında aklım başımdan gitti. Efendimin mahpusluğunu meşru göstermek için çok sevdiği oğlunu tahta geçirmişlerdi ve Gülbeden artık fareler için gömlek dikmiyordu.

Rüzgâr elini ayağını ulu çınar ağacından çekmişti, devrik sadrazam Tezkereci Ahmet Paşa ölü bedeniyle öyle yatıyordu ağacın altında. 7 Ağustos 1648’de Fatih’te, At Meydanı’nda, Orta Cami’de yeniçeriler ile sipahiler birbirine bileniyordu ve bunu görüp Efendi’min akıbetini düşünüyordum.

Yedi yaşındaki Mehmed, Allah’ın yeryüzündeki gölgesiydi ve ben kendimi sarayın mahzeninde bulmuştum. Sarayın altı ve üstü farklıydı. Sarayın üstünde hayat, altında ölüm vardı ve ben ölüme çok yakındım zira Allah’ın yeryüzündeki gölgesi üzerime düşmüyordu. Hadım edilmiş kaderimle baş başa kalmıştım.

Sarayın zindanında Postnişin Efendi’nin sözlerini düşünüyordum: Ruh, dünya nimetlerinin tutsaklığından kurtuldukça özgürleşir, bağımsızlaşır ve büyük bir iktidara kavuşur. Sonra Büyük Valide’nin zindana teşrif ettiğini ve canımı bağışladığını görüyorum.

Önce imparatorluğun en şişman kadını girdi Efendimin hayatına ve bir daha da çıkmadı. Efendim öldürüldükten sonra o, -Büyük Valide’nin isteği üzerine- çok yemek yemekten öldü. Efendimin o günlerden kalma şu sözü hâlâ kulaklarımda çınlar: İlk önce hanginizi katletsem?

Efendimin soğuk elini önce Gülbeden’in sonra kendi boğazımda hissediyorum. O çıldırmıştı, aslında hep çılgındı, deliydi sadece iktidar örtüsü altında gizleniyordu. Ve ölüm ömrünün son demlerini kutsuyordu, hepsi buydu.

Ölüm Denen Büyülü Geçit’in tam önünde duruyor Efendim. Daha önce canını aldığı insanlarla ölümün sırrına ulaşmaya çalışmıştı ama yapamamıştı, ölüm korkusu onun aklını başından almıştı.

Kan kızıl bir öfkenin pençesinden kıvranırken acı gerçeği görüyorum: O efendim değildi, o insafsız ve zalim bir ruh hastasıydı. Başıma gelen bütün kötülüklerin müsebbibi oydu. Şimdi de Gülbeden ile arama girmişti. Yüreğim eziliyordu ve kendime acımaktan vazgeçtim. Kendimi kan kızıl, yalınkılıç bir intikama teslim ettim, artık olacaklardan mesul değildim.

İçimizi titreten kadılar karanlık kapılarda duruyordu; umut yaralı bir kuş, umutsuzluk yosun bulanmış kayıp bir mercandı devrik padişahın gözlerinde.

Bir gece vakti açık bırakılan kapıdan içeri sızan yeniçeriler Venedikli Büyük Valide’yi odasında kıstırıp perde kordonuyla boğdular. Bu bir devrin kapanıp yeni bir devrin açıldığı anlamına geliyordu. Bu yeni devirde bana ve Gülbeden’ime ne olacaktı?

Düşünüyordum, Leylek ve yılan, Harut ve Marut, Efendi ve köle, ben ile Gülbeden, isyan ile itaat, zindan ve hürriyet arasında ne fark vardı. Ayaklarımın altındaki toprak kaymıştı, nerede durduğumu, nereye gideceğimi bilmiyordum. Tek tutunduğum, göremediğim ama çok yakınımda olan Gülbeden’imdi.

Faik Öcal yazdı: Engereğin Gözü
Faik Öcal yazdı: Engereğin Gözü

Sonra padişahın itirafı geldi: Keşmekeşte kalanım, ne hayvan oldum ki bilgisizliğimle kurtulayım ne de melek olabildim ki bilgimle huzura ereyim. İkisinin arasında bir şeyim ne olduğumu bilmediğim.

Kurtuluş Günü yakındı ve o taht ile mezar arasında kalıp tercihi mezardan yana yapmıştı sırf oğullarının hayatını kurtarmak için. O gerçek bir babaydı, ermişti. Engereğin gözü bu sefer yedi yaşındaki çocuğu işaret etmişti, yeni Efendim oydu.

Romanın genel değerlendirilmesi

Romanın geçtiği tarih Ağustos 1648. Romanda anlatılan padişah 1640-1648 (8 yıl, 5 ay, 30 gün) yılları arasında Osmanlı tahtında kalan, Sultan İbrahim, onun yerine getirilen de yedi yaşındaki oğlu Mehmed. Büyük Valide, Kösem Sultan’dır ki Sultan İbrahim’in annesi olur. IV. Mehmed’in annesi, Hatice Turhan Sultan’dır. Roman kurgusu basit ama anlatısı ve dili çok zengindir. Romanda Habeş Sultan’ın gözüyle o dönem, Sultan İbrahim ve diğer tarihi karakterler anlatılmaktadır.

Öyle görülüyor ki yazar bilerek tarihi karakterlerin isimlerini vermemiş. Bunu da şöyle açıklıyor: “Benim amacım tarihsel olayları sıralamak değil, o dekor içinde insan psikolojinin derinliklerine varabilmek.” (Sayfa; 144).

Romanın ana problematiği iktidar ve birey ilişkisidir. İktidarda Sultan İbrahim olduğu zaman Habeş Süleyman ona yaklaşıyor, IV. Mehmed iktidara getirildiği zaman da bu sefer ona Efendim diyor. Efendiler değişiyor ama Süleyman’ın içindeki kölelik ruhu olduğu gibi kalıyor. Yazar bunu görmemizi istiyor ama benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta, iktidar için verilen mücadele. Her ne kadar birileri Osmanlı padişahlarını evliya olarak görse de bu romanda da görüldüğü gibi iktidar hastalığına yakalananlar asla iflah olamazlar, iktidarlarını kaybetmemek için her şeyi yaparlar. Osmanlı padişahları da iktidarda kalmak için çocukları başta olmak üzere karşılarına çıkan bütün engelleri hiç acımadan etkisiz hale getirmişlerdir. Osmanlı padişahları ile iktidar mücadelesi yapan başka devletler arasında hiçbir fark yoktur.

Zülfü Livaneli / İnkılap Yayınevi / Sayfa; 158 / İstanbul, 2025

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş