Henry Kissinger, Batılı bir diplomat olan ve bizim coğrafyamızı iyi tanıyan biri. Siyasetle ilgilenen herkesin mutlaka okuması gereken bir yapıttır onun Diplomasi kitabı. Kitap kendi içinde organik bir bütünlüğe ve tutarlılığa sahip. Kissinger, tecrübelerini ortaya koyarken olabildiğince aslında Batı’nın gerçek acımasız yüzünü ortaya koymaya çalışmış görmek isteyene.
Ona göre, “XXI. yüzyılın uluslararası sistemi, görünüşte bir karşıtlıklar sistemi olacaktır: Bir tarafta bölünmeler, diğer tarafta ise giderek artan küreselleşme… Yeni düzen, en az altı büyük güçten –Birleşik Devletler, Avrupa, Çin, Japonya, Rusya ve olasılıkla Hindistan- ve küçük ve orta büyüklükteki birçok devletten oluşacaktır” (Sayfa 16). Kissinger’ın anlayışına göre küreselleşme Batılı emperyalistlerin çıkarlarına hizmet etmelidir. Biz buna Batılı emperyalistlerin az gelişmiş ülkeleri “böl-yönet politikası” da diyebiliriz.
Roosevelt’a göre “Bir ulusun kendi gücüyle koruyamadığı bir şey, uluslararası toplum tarafından da korunamaz” (Sayfa 32). Bu sözü hak ve özgürlükler bağlamında da değerlendirebiliriz, ulusal çıkarlar bağlamında da okuyabiliriz. Demokrasisini kendi yaratamayan bir ülke ayakta duramaz. Öte yandan ekonomik gücünü sağlamayan bir ülke ne kadar demokratik olabilir?
Şu bir gerçektir: Başka ülkelerin demokratik olup olmaması Batılı ülkelerin umurunda değildir. Onlar ulusal çıkarlarına hizmet eden rejimleri desteklerler. Bu açıdan Trump örneği ilginçtir. Trump Batılıların yüzlerindeki bütün maskeleri yırtıp attı. Trump göstermiştir ki Batı sadece kendi çıkarlarını düşünür.

Woodrow Wilson’dan George W. Bush’a kadar Amerikan başkanları uluslararası liderlik iddiasını bencil olmama ilkesine dayandırmıştır. Ulusal çıkarlar hesaplanabilir, bencil olmamanın tarifi ise bunu uygulayanın kendisi yapar (Sayfa 39). Bencil olmama başkalarını da hesaba katmaktır.
Lord Palmerston, “Bizim ne ebedi müttefikimiz ne de devamlı düşmanımız vardır. Çıkarlarımız ebedidir ve bizim görevimiz de bu çıkarlarımızı izlemektir” (Sayfa 88) diyor. Palmerston doğru söylüyor. Doğru söylüyor olması haklı olduğu anlamına gelmiyor.
Kardinal Richelieu (1624-1642 Fransa başbakanı) modern devlet sisteminin babasıdır. Raison d’état (devletin iyiliğini, onu ilerletmek için kullanılan her türlü aracı haklı çıkarması; günümüzdeki karşılığı: Ulusal güvenlik çıkarı, yani realpolitik) kavramını o yarattı ve kendi ülkesinin (Fransa) çıkarı için acımasızca kullandı (Sayfa 50). Sonra Batılı emperyalist ülkeler Avrupa Birliği adı altında bir araya geldi. Bir yandan ulusal güvenlik kaygıları öte yandan kurulan sömürücü birlikler.
Richelieu “Devlet işlerinde kim güçlü ise çoğu zaman o haklıdır ve kim güçsüz ise dünyanın çoğunluğunun gözünde haksız konuma düşmekten kendisini zor korur” (Sayfa 57) der. Güçlü olan bütün teknolojik unsurlara sahip olan Batı’dır. Biz kimiz ve nerede duruyoruz? Nerede durduğumuz belli olmadığı için Batı’nın gücü altında eziliyoruz. Ne zaman ki özümüze dönersek, gücünü maddiyattan alan Batılı devletler karşısında ayağa kalkarız, meydan okuruz, kendimiz oluruz.
Burada bize parantez açmak gerekir. Biz insanın, insanca yaşama hakkını savunuyoruz. İnsanca yaşamak herkesin hakkıdır. Kimse bu hakkı insandan alamaz. Fakat günümüzde dünyayı yamyam ruhlu gangsterler yönettiği için insanın hiçbir kıymeti yok. İnsan, kapitalizmin bir dişlisinden daha değersiz, önemsiz ve ucuz. Bunu bize yapanlar da yamyam ruhlu gangsterler.
Klemens von Metternich, “Kendiliğinden var olması gereken şeyler, keyfi bir bildiri şeklinde ortaya çıkarsa gücünü yitirir” (Sayfa 76) der. Batı dünyasında hiçbir şey kendiliğinden ortaya çıkmadı. Bütün evrensel değerlerin arkasında zulüm ve gözyaşı vardır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nden Dünya Sağlık Örgütü’ne kadar Batı dünyasında masum ve doğal olan hiçbir şey yoktur. Batı dünyasının iki yüzlülüğünden korunmak için önce kendimiz dürüst olmalıyız. Fakat dünyanın emniyetten ve insanların dürüstlükten uzak olduğunu biliyoruz.
İngiliz Büyükelçisi Lord Clarendon ise “Bir ülke ki büyük değişiklikler peşinde koşar, fakat üzerine risk alma iradesinden yoksun olur, o ülke kendisini başarısızlığa mahkûm eder” (Sayfa 100) der. Vesayetler ülkesi olan Türkiye, hiçbir zaman risk almadı. Fakat Batı da riske girmedi hiçbir zaman. Aslında dünyanın hiçbir yerinde hiçbir ülke riske girmedi. Bu yüzden de dünya yaşanılır olmaktan çok uzak.

Güç, savaş ve diplomasi
Almanya’nın ilk şansölyesi Otto von Bismarck, “Politika, bir olasılık sanatıdır, bilim ise göreceliktir. Kral bile, kişisel sempati ve antipatilerini, devlet çıkarlarının üzerine çıkarma hakkına sahip değildir” der (Sayfa 122). Diyebiliriz ki bütün devlet adamları, başkanlar, cumhurbaşkanları, devletlerinin çıkarlarına göre hareket etmek zorunda. Kimse kendi devletinin “kara kutusu”nun ya da “kırmızı defteri”nin dışına çıkamaz. Kara kutu ve kırmızı defter gücün sembolüdür. Güç zehirler, mutlak güç öldürür.
“Bir yere egemen olmak için diplomatik bir kestirme yol yoktur, tek yol savaştır”(Sayfa 166).
Putin’in Polonya’yı işgal etmesini, İsrail’in Lübnan ve İran’a saldırmasını, Trump’ın Venezuela Başbakanı Maduro’yu yatak odasından alıp götürmesini ve İsrail ile birlikte İran’a saldırmasını buna örnek olarak verebiliriz. Bunlar hiçbiri başarılı olamadı. Saldırdıkları yerleri herkesin içinde boğulduğu kan bataklığına çevirdiler.

10 Ocak 1957’de Eisenhower, Ulusa Sesleniş konuşmasında ABD’nin bütün hür dünyayı koruma yükümlülüğünü üstlendiğini ilan etti:
“Birincisi, Amerika’nın hayati çıkarları dünya çapındadır, her iki yarım küreyi ve her kıtayı içine alır. İkincisi, hür dünyadaki her ulusla çıkar birliğimiz vardır. Üçüncüsü, çıkarların karşılıklı bağımlılığı, bütün halkların haklarına ve barışa dürüst bir saygı gösterilmesini gerektirir (s. 529).”
İlk ikisi doğru, daha doğrusu makul mantıklı yani raison d’état olabilir ama üçüncüsü kesinlikle doğru değil. Kocaman bir yalan. Sanırım bu koca yalan saklamak gizlemek için, ilk iki doğruyu mantığa büründürerek söylemiş Eisenhower.
Diplomaside de bir tarafın elinde ne kadar çok seçenek varsa karşı tarafın seçenekleri o kadar çok azalır ve hedeflerin peşinden giderken o kadar çok dikkatli olmak zorunda kalır. Gerçekten de bu durum zamanla karşı tarafı düşmanlığa son vermeye teşvik edebilir (Sayfa 697). Ronald Reagan politikası, “Aktif bir şekilde demokrasiyi teşvik etmesi, ideallerine uygun ülkeleri ödüllendirmesi, uymayanlara Amerika’ya karşı tehdit oluştursun oluşturmasın cezalandırması” (Sayfa 750) şeklindedir. Trump ise diplomasi ve demokrasi gibi renkli kelimelerin Batılı bir yalan olduğunu bütün dünyaya gösterdi.
Thomas Paine’a göre yanlış bir hükümet sistemi tarafından insanlar birbirine düşman hale getirilmediği sürece insan insanın düşmanı değildir. Son olarak Paine’e soralım: Dünyadaki doğru bir hükümet sistemiyle yönetilen bir ülke var mı? Ya da şöyle diyelim:
Kendi egosunu devletin varlığıyla özdeşleştirmeyen kaç lider var?
Diplomasi- Henry Kissinger / Türkiye İş Bankası Yayınları / Çev. İbrahim H. Kurt / Sayfa; 872 / İstanbul, 2002














