Bülent Somay yazdı: Afedersiniz, neoliberal!

Yavaş yavaş şu Anayasa konusuna girelim isterseniz.

Daha önce AKP’nin “yeni, sivil Anayasa”dan meramının Recep Tayyip Erdoğan’ın üçüncü kez seçilmesinden başka bir şey olmadığını, gerisinin teferruat hükmünde olduğunu söylemiştim ya; şimdi bu ifadeyi biraz daha ayrıntılandırmak gerekiyor. Doğru, eğer yeni bir Anayasa yapılır ve referandumda kabul edilirse, Erdoğan’ın başkanlık süresi bir daha “sıfırlanacak”, bir kere daha seçilmesinin önü açılacak; üstelik bunun için de erken seçime gerek kalmayacak. Ayrıca şu da doğru: AKP’yi oluşturan politikacıların, aparatçiklerin ve AKP’nin sadık seçmen kitlesinin önemli bir çoğunluğunun bundan başka bir derdi yok. Ama AKP, bu “çoğunluktan” ibaret değil.

Bunu nereden anlıyoruz? Son günlerde AKP’nin hukuk alanında en yetkili iki isminin yaptıkları ve görünürde benzeseler de, aynı amaca hizmet ettikleri çok şüphe götüren açıklamalarından. 18 Eylül’de Adalet Bakanı Akın Gürlek, “2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek” buyurdu. Bir Adalet Bakanı’nın hukuken bu kadar sorunlu ve maksadını ele veren bir cümle kurmuş olmasını bir yana bırakalım. Bu konuşma Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un Erdoğan’ın seçimleri bir ay öne alarak yeniden aday olabileceği yolundaki açıklamasının hemen ertesi günü yapılıyor. Dikkatle bakmazsanız, biri daha politik bir üslupla, diğeri ise ne dediğine pek dikkat etmeden aynı şeyi söylüyorlarmış gibi görünüyor. Ama kazın ayağı öyle değil.

Yıllarca hakimlik, Adalet Bakanı yardımcılığı, İstanbul Başsavcılığı ve nihayet Adalet Bakanlığı yapmış olan Gürlek’in bu kadar savruk bir ifade kullanması, onun karşısında ise yıllarca sadece çalışma hukuku avukatlığı yapmış olan Uçum’un çok daha hesaplı bir proje sunması tesadüf değil.

Gürlek bu ikilikte “Erdoğan bir daha Başkan olsun da gerisi teferruat,” kanadını temsil ediyor; o yüzden de söylediği sözün ne gibi anlamlara gelebileceğinin farkında değil. Uçum da aynı şeyi söylermiş gibi görünüyor, ama bir buçuk yıl önceye, Uçum’un 16 Mart 2025’te yazdığı yazıya baktığımızda projenin, Erdoğan’ın yeniden Başkan olmasından çok daha kapsamlı olduğunu görebiliyorsunuz. Belli ki, Uçum’un kafasında “Yeni bir Anayasa”, neredeyse tüm ayrıntılarıyla yıllardır mevcut, bunu da aşama aşama kamuoyuna kabul ettirmek için adımlar atıyor.

AİHM'in Kavala kararı, bireysel özgürlükler

Ne demiş Uçum o tarihte:

“Türkiye’nin; milli devlet, millet, ülke, vatandaşlık, devlet dili, milli hukuk, milli yargı, halk, seçmen, toplum, aile ve birey açısından mevcut güvenceleri koruyacak, eksikleri giderecek, güvenceleri geliştirecek, Cumhuriyet ve Demokrasiyi güçlendirecek yeni bir anayasaya kavuşması artık kaçınılamaz bir gerekliliktir.”

Buradan Uçum’un temel hak ve özgürlükleri merkeze alan bir Anayasa fikrine sahip olduğu hissine kapılıyorsunuz, değil mi? Kapılmayın. Çünkü Uçum hemen ardından sizin bu hayalinizi boşa çıkaracak eklemeyi yapıyor:

“Elbette günümüzde temel hak ve özgürlükler, anayasa ile güvence altına alınır. Ancak anayasanın yalnızca bireysel hak ve özgürlüklere ilişkin bir güvence sistemi üretmesi yeterli olmaz. Bir anayasanın yalnızca bireyi değil, aileyi, toplumu ve devleti de güvence altına alacak bir dengeye sahip olması gerekir.”

Yani bireysel hak ve özgürlüklere sıra ancak, aileyi, toplumu ve devleti güvence altına aldıktan sonra gelecek. Buradan da mesela son günlerdeki “Ailem Güvende” operasyonunun nasıl bir mantıkla yürütülmekte olduğunu anlayabiliriz.

Ama esas mesele hemen bu ifadenin arkasından açıklığa kavuşuyor:

“Özellikle anayasanın yalnızca bireysel özgürlükleri korumaya odaklanması gerektiğini savunan görüşlerin neoliberal bir hukuk anlayışından doğduğu açıktır.”

Uçum hukuk tahsil etmiş, o yüzden onun hukuk bilgisini sorgulamak bana düşmez. Ama “neoliberalizm” derken neden bahsettiğinden haberdar olmadığını söyleyebilirim iç rahatlığıyla. Neoliberalizm denilen şey, Uçum’un zannettiği gibi, 19. yüzyılın naif liberalizminin süslenip püslenip yeniden piyasaya sürülmesi değildir. Bunca işinin arasında vakti olmaz herhalde, ama Uçum zahmet edip bu konuda yazılmış yüzlerce kitaba baksa, en azından Foucault’nun bu konudaki tezini incelese, şunu görecek:

Neoliberalizm, liberalizmin başlangıçta vadettiği özgürlükleri yalnızca sermayenin dolaşım ve kâr etme özgürlüğüne indirgeyen, klasik liberalizmde buna eşlik eden bireysel hak ve özgürlükleri, örgütlenme özgürlüğünü, emeğin hareket özgürlüğünü ve bireylerin itiraz etme hakkını sıkı bir denetim altına almayı amaçlayan bir rejimdir. Hani klasik liberalizmin sloganı “Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” idi ya; neoliberalizm işte bu slogandaki “bırakın geçsinler”i tutup, “bırakın yapsınlar”ı çöpe atmaktır (diyor Foucault).

Yani kısacası, piyasa ekonomisini elde tutup, onu tehdit edebilecek tüm özgürlükleri denetim altına alır, kısıtlar ve giderek yasaklarsanız, bunu adı neoliberalizmdir. Uçum’un iddia ettiği gibi, “Yalnızca bireysel özgürlükleri korumaya odaklanmak”, neoliberal bir hukuk anlayışından doğmaz; bireysel özgürlükleri “milli çıkar”, “milli devlet” ya da “aile değerleri” diye kamufle edilmiş kapitalist düzen uğruna kısıtlamaktır neoliberalizm. Yani tam da Uçum’un savunduğu şeydir aslında.

Uçum “neoliberal hukuk anlayışlarına karşı milli hukuku koruma misyonunu” üstleniyor. Oysa bu ikisinin arasında bir çelişki filan yok. Onun “milli hukuk” dediği şey de neoliberal hukukun ta kendisi. Neoliberal hukuk, sermayenin iktidarının korunması ve piyasanın sürekliliğinin tüm insani değerlerin üzerinde tutulması anlamına gelir. Eğer mesele buysa, bizi ezecek olanın “küresel güçler ve küresel sermaye” mi, yoksa yerel güçler ve yerel sermaye mi olacağı pek bir fark yaratmayacaktır.

Uluslararası hukukta evrensel insan hakları adına kazanılmış tek tük düzenlemeyi “ülkenin bağımsızlığını erozyona uğratan küresel sermayenin” marifeti olarak ortadan kaldırmaya çalışacaksınız, ama bir yandan da küresel sermayenin en önde gelen temsilcisi ABD’ye ve onun gelmiş geçmiş en pervasız ve en vahşi Başkanı olan Donald Trump’a göbekten bağlı olacaksınız. Bir de bunu “neoliberalizmle mücadele” uğruna yaptığınızı iddia edeceksiniz. Bu anlayış ne millidir, ne de demokrasiyle ve hukukla en küçük bir ilişkisi vardır.

Uçum bilmiyor olabilir, ama neoliberalizm çoktan çürüyüp ölmeye başladı bile. Uçum’un yapmaya çalıştığı şey, yani bize kabul ettirmeye çalıştığı Anayasa anlayışı, neoliberalizmle mücadele filan etmiyor. Tam tersine, onun zorunlu olarak ortaya çıkardığı despot düzeni kurumsallaştırma yolunda bir adımdan ibaret.

Nitekim Uçum bu niyetini bizden gizlemiyor. Anayasa tarihimizin yüz yılı aşkın, hatta onun gibi Sened-i İttifak ve Tanzimat belgelerini de katarsak, iki yüz yıla yaklaşan serencamını, sonunda “gözbebeğimiz” Başkanlık sistemiyle taçlandırıyor:

“Yüzyılı aşan milli bağımsızlık mücadelemizin ve anayasal birikimimizin kazanımları; cumhuriyet, üniter yapı, laiklik, hukuk devleti, demokrasi ve Başkanlık sistemidir.”

Ben gene de kısmen liberal, ama sömürgecilik karşıtı bir mücadelenin ürünü olduğu için de devrimci bir çekirdek taşıyan ABD Anayasası’na bakmamızı öneririm. Bu anayasada yapılan ve 1791’de yürürlüğe giren ilk on değişiklik “Haklar Bildirgesi” (Bill of Rights) olarak anılageldi. ABD II. Dünya Savaşı’na kadar öyle devasa bir küresel güç olmamasına rağmen, bu Haklar Bildirgesi ve yurttaşlara tanınan evrensel insan hakları ne “devletin egemenlik alanını aşındırdı”, ne de “milli devleti zayıflattı”. Tersine, ABD o Anayasa temelinde varlığınu sürdürerek “dünya gücü” oldu.

O yüzden gelin anlaşalım: Serbestlikte korkacak bir şey yok. Zaten serbestliğin neoliberalizmle de bir alakası yok. Uçum’un “serbestlik fetişizmi” diye küçümsediği şey, günümüzde kullandığımız adıyla özgürlüktür. Daha eski bir terim isterseniz, hürriyet. O ilke de 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinden ve 1789 Fransız İnsan Hakları Bildirgesi’nden beri bize yol gösteriyor.

İsterseniz bu tartışmayı, ABD Anayasası’nın “Haklar Bildirgesi” bölümünün ilk maddesiyle tamamlayayım:

“Kongre, bir dinin tesis edilmesine ilişkin veya onun özgürce uygulanmasını yasaklayan; ifade veya basın özgürlüğünü kısıtlayan; halkın barışçıl biçimde toplanma ve uğradığı haksızlıkların giderilmesi için Hükümete başvurma hakkını kısıtlayan hiçbir yasa çıkaramaz.”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş