Recep Karagöz yazdı | “Dokunanın eli yanar”: Hukukun yerine sadakat

“İlk 4 maddeye -olumlusunu olumsuzunu bilmem- kimse dokunamaz. Dokunanın da eli yanar. İstanbul Barosu, bu kurucu mimarinin ve ilk 4 maddenin koruyucusudur.”

İstanbul Barosu başkanlığına yeniden seçilen Ümit Kocasakal, oyunu kullandıktan sonra yaptığı açıklamada böyle konuştu. Bir hukukçudan anayasal düzenin neden korunması gerektiğine ilişkin gerekçeler beklenirken, karşımıza sınırı aşanın başına gelecekleri hatırlatan bir dil çıktı.

“Dokunanın eli yanar” sözünün hukuki bir açıklaması yok. Kimin, hangi davranış nedeniyle, nasıl bir yaptırımla karşılaşacağı belirsiz. Fakat mesaj açık: Burada duracaksınız. Bu sınırın ötesine geçmeyeceksiniz.

Bir baro başkanının sözlerinde böylesi bir tehdit çağrışımının bulunması başlı başına sorun. Ancak açıklamanın daha derin meselesi, tehdidi mümkün kılan düşünce biçiminde yatıyor:

“Olumlusunu olumsuzunu bilmem.”

Hukukçu, tam da olumlusunu ve olumsuzunu bilmekle yükümlüdür. Bir düzenlemenin gerekçesini, tarihini, sonuçlarını ve haklarla ilişkisini sorgulamak onun işidir. Bunları tartışma dışına çıkardığınızda geriye hukuki muhakemeden çok, bağlılık beyanı kalır.

“Dokunanın eli yanar”: Hukukun yerine sadakat

Değiştirilemezlik, eleştirilemezlik değildir

Kocasakal bu yaklaşımında yalnız değil. Türkiye’de Anayasa’nın ilk dört maddesi etrafında kurulan söylem, sıklıkla hukuki bir güvenceyi siyasal bir kutsallığa dönüştürüyor. Maddelerin anlamını tartışmak bile zaman zaman Cumhuriyet’e yönelik bir saldırının işareti sayılıyor. Böylece bir görüşü değerlendirmeden önce, onu dile getirenin sadakati sorgulanıyor.

Oysa iki ayrı meseleyi birbirinden ayırmak gerekir.

Anayasa’nın dördüncü maddesi, ilk üç maddede yer alan hükümlerin değiştirilemeyeceğini ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceğini düzenler. Bu, yürürlükteki anayasal düzenin açık hükmüdür. Ancak anayasa değişikliği teklifine konulan yasak ile yurttaşın eleştirme, araştırma ve tartışma özgürlüğü aynı şey değildir. Dördüncü maddede “üzerine düşünülemez” yazmıyor.

Demokrasinin kendisini ortadan kaldıracak girişimlere karşı güvencelere ihtiyacı olduğu savunulabilir. Cumhuriyetin, laikliğin ve temel hakların geçici çoğunlukların tasarrufuna bırakılamayacağı da güçlü bir görüştür. Bu kaygıları taşıyan herkesi vesayetçi ilan etmek doğru olmaz.

Fakat bir ilkeyi savunmak, onun hakkında konuşmayı yasaklama yetkisi vermez. Laikliğin neden gerekli olduğunu anlatmakla, laiklik üzerine farklı düşüneni tehdit etmek arasında demokratik bir uçurum vardır. Cumhuriyeti savunmanın yolu da yurttaşı susmaya çağırmaktan geçmez.

Üstelik korunduğu söylenen ikinci madde, Cumhuriyet’in nitelikleri arasında insan haklarına saygıyı ve demokratik hukuk devletini de sayıyor. Bu nitelikleri yurttaşın söz hakkına karşı kullanmak, savunulduğu iddia edilen hükmün anlamını içeriden aşındırır.

Tarihin yerine kuruluş efsanesi

Kocasakal’ın bugünkü ilk üç maddeyi bütünüyle “1923 Cumhuriyeti’nin kuruluş mimarisi” olarak sunması da tarihsel farklılıkları düzleştiriyor.

Cumhuriyet’in anayasal yapısı, kuruluş anında tamamlanıp bugüne değişmeden ulaşmadı. 1924 Anayasası’nın ilk halinde devletin dininin İslam olduğu yazıyordu. Bu hüküm 1928’de çıkarıldı; laiklik ilkesi anayasa metnine 1937’de girdi. Bugünkü ilk üç madde ile onları koruyan dördüncü maddenin mevcut düzenlenişi ise 1982 Anayasası’nda yer alıyor.

Bu tarih, Cumhuriyet’in değerini azaltmaz. Tam tersine, anayasal düzenin siyasi mücadelelerle, tercihlerle ve değişimlerle oluştuğunu gösterir.

Kuruluşu değişmez bir an gibi anlatmak ise bu tecrübeyi görünmez kılar. Tarih içinde verilmiş kararlar, tarihin dışında duran mutlak doğrulara dönüşür. Yurttaşa da bu kararların gerekçelerini değerlendirmek yerine onlara bağlılığını bildirmek düşer.

“Kutsallaştırma” derken kastettiğim tam olarak budur. Bir metnin dinî olması gerekmez. Eleştiri karşısında dokunulmazlaştırılması, onu yorumlama yetkisinin belirli muhafızlara verilmesi ve itiraz edenin sadakatsizlikle suçlanması yeterlidir.

Dini siyasetin dokunulmazlık zırhına dönüştürenlerle anayasal hükümleri sorgulanamazlaştıranların dünya görüşleri elbette aynı değildir. Fakat her iki yaklaşımda da yurttaşın muhakemesinin üzerine tartışma dışı bir otorite yerleştirilebilir. Biri adına konuşulan kutsallık, diğerinde kuruluş iradesi olur. Sonuçta söz hakkının sınırını, kendisini o otoritenin temsilcisi sayanlar çizer.

İstanbul Barosu seçimleri bize
“Dokunanın eli yanar”: Hukukun yerine sadakat

Baronun koruyacağı özgürlük

Bir baro anayasal düzeni savunabilir; Cumhuriyet’e ve laikliğe yönelik tehditler karşısında tutum alabilir. Ancak bunu yaparken kendi anayasa yorumunu yurttaşa yöneltilen bir ihtara dönüştüremez.

Baronun sorumluluğu, çoğunluğun benimsediği fikirlerle sınırlı değildir. Kurulu düzeni eleştirenlerin, devletin kimlik tarifini sorgulayanların ve herkesin duymaktan hoşlanmadığı görüşleri savunanların hakları da bu sorumluluğun içindedir.

Bir yurttaşın dil politikalarını tartışması, eşit yurttaşlık talebinde bulunması ya da anayasal vatandaşlık önermesi karşısında hukukçunun ilk işi onun sadakatini ölçmek olamaz. Söylenenleri dinlemek, haklar ve özgürlükler bakımından değerlendirmek gerekir. Her itirazı kuruluş düzenine saldırı sayan anlayış, toplumsal sorunların demokratik çözüm yollarını da kapatır.

Türkiye’de iktidarın güvenlik ve beka gerekçeleriyle özgürlükleri daraltmasına itiraz ediyoruz. Aynı daraltıcı mantık Cumhuriyet’i koruma iddiasıyla karşımıza çıktığında da itiraz edebilmeliyiz. Özgürlük, yalnızca kendi siyasi doğrularımızın konuşulabildiği alanın adı değildir.

Kocasakal’ın sözlerinin önemi burada. Mesele yalnızca sert bir üslup meselesi değil; yurttaş ile hukuk arasında nasıl bir ilişki kurulacağı meselesidir. Yurttaş, anayasal düzenin üzerinde söz söyleyebilen eşit bir öznesi mi olacak, yoksa sınırları kendisine hatırlatılan bir bağlılık makamında mı tutulacak?

Bir anayasanın demokratik değeri, kaç kişinin ona dokunmaktan korktuğuyla ölçülemez. Onun güvencesi altında kaç kişinin korkmadan konuşabildiğiyle ölçülür.

Baronun görevi, konuşanın elini yakacak ateşi göstermek değil, o ateşe karşı özgürlüğünü savunmaktır.

“Dokunanın eli yanar": Hukukun yerine sadakat
“Dokunanın eli yanar”: Hukukun yerine sadakat

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş