Ali Sarıhan yazdı | Ötekileştirmenin görünmeyen mantığı: Makbul vatandaşı kim belirler?

Bir toplumda kimin sözü ciddiye alınır, kimin talebi baştan şüpheyle karşılanır? Kim aidiyetini açıklamak zorunda kalmadan yaşayabilir, kim sürekli sadakatini kanıtlamak zorundadır? Bu sorular yalnızca toplumsal önyargılarla ilgili değildir. Aynı zamanda iktidarın nasıl kurulduğunu, eşitsizliklerin nasıl sürdürüldüğünü ve yurttaşlık sınırlarının nasıl çizildiğini gösterir.

Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler üzerine tartışmalar genellikle demokrasi, otoriterlik, ekonomik kalkınma ve jeopolitik rekabet etrafında şekillenir. Oysa bu başlıkların altında başka bir mesele de vardır: Bazı insanlar toplumun doğal ve meşru üyeleri sayılırken, diğerleri sürekli açıklama yapmak zorunda kalır.

Bu mekanizma Müslüman çoğunluklu toplumlara özgü değildir. Farklı dinlerin ve siyasal geleneklerin hâkim olduğu ülkelerde de görülür. Burada mesele, dışlamayı İslam’ın veya Müslümanların değişmez bir özelliği olarak sunmak değil; bu toplumlarda devlet, kimlik ve iktidar arasındaki ilişkileri anlamak için ötekileştirmeye daha yakından bakmaktır.

Çünkü sorun çoğu zaman farklılıkların varlığından çok, bu farklılıklara yüklenen siyasi anlamlardır. Etnik bir kimlik, mezhepsel aidiyet, dinî inanç veya siyasi görüş, kendiliğinden bir tehdit oluşturmaz. Ancak belirli aktörler bu özellikleri sadakatsizlik, ahlaki yetersizlik veya güvenlik tehlikesiyle ilişkilendirdiğinde, bu farklılık eşitsiz muamelenin gerekçesine dönüşebilir.

Ali Sarıhan yazdı | Ötekileştirmenin görünmeyen mantığı: Makbul vatandaşı kim belirler?

Farklılıktan kusura: Damgalama

Sosyolog Erving Goffman’ın damgalama (lekeleme) yaklaşımı, bu dönüşümü anlamak için yararlı bir başlangıç noktasıdır. Damga, kişinin sahip olduğu bir özelliğin belirli toplumsal ilişkiler içinde itibarsızlaştırıcı bir anlam kazanmasıyla ortaya çıkar. Böylece insan, farklı özelliklere ve deneyimlere sahip bir birey olarak değil, kendisine atfedilen kusur üzerinden değerlendirilir.

Burada belirleyici olan, özelliğin kendisinden çok ona yüklenen anlamdır. Bir grubun mensubu olmak, o kişinin güvenilmezliğinin veya tehlikeliliğinin kanıtı gibi kullanılmaya başlandığında damgalama işlevi görür. Bireysel davranışların yerini toplu hükümler alır. İnsanların ne yaptığına bakmak yerine, kim olduklarına göre ne yapabileceklerine karar verilir.

Goffman’ın toplumsal ilişkilerde incelediği bu mekanizmayı devlet ve siyaset düzeyinde de düşünmek mümkündür. Ancak bu düzeydeki sonuçlar daha kapsamlıdır. Bir önyargı, kamu kurumlarının kararlarına yansıdığında yalnızca insanların birbirlerine bakışını değil, istihdamı, eğitimi, siyasi temsili ve kamu hizmetlerine erişimi de etkileyebilir.

Pakistan’da Ahmedilerin hukuki statüsü bunun somut örneklerinden biridir. 1974’teki anayasal değişiklikle gayrimüslim olarak tanımlanan bu topluluğun dinî kimliğini ifade etmesi, 1984’te getirilen düzenlemelerle ayrıca cezai sınırlamalara tabi tutuldu. Burada devlet, yalnızca bir inanç hakkında görüş açıklamaz; insanların kendilerini nasıl tanımlayabileceklerine ve dinlerini nasıl yaşayabileceklerine de müdahale eder.

Türkiye’de ise uzun yıllar uygulanan başörtüsü yasakları, belirli bir dinî görünümü eğitim ve kamu görevleri açısından bir dışlanma gerekçesine dönüştürdü. Kendisini devletin laik niteliğiyle ilişkilendiren bir düzenleme, başörtülü kadınların bireysel hakları ve kamusal hayata katılımı üzerinde kısıtlayıcı sonuçlar doğurdu.

Bu örneklerin hukuki koşulları ve tarihsel bağlamları farklıdır. Ortak mesele, devletin belirli bir kimliği haklardan yararlanmanın önünde engel hâline getirebilmesidir.

Toplumun “doğal sahipleri”

Norbert Elias ve John L. Scotson’ın Yerleşikler ve Dışarıdakiler çalışması, damgalamanın ardındaki güç ilişkilerini anlamaya yardımcı olur. Yerleşik grupların üstünlüğü yalnızca ekonomik kaynaklarından veya sayısal büyüklüklerinden kaynaklanmaz. Daha güçlü dayanışma ağlarına, kurumsal bağlantılara ve kendi saygınlık anlayışlarını topluma kabul ettirebilme kapasitesine sahip olmaları da önemlidir.

Böyle bir ortamda bazı gruplar kendilerini toplumun doğal sahipleri olarak görebilir. Kimin güvenilir, kimin saygın ve kimin söz söylemeye yetkili olduğuna karar verme hakkını kendilerinde bulurlar. Kendi konumları açıklama gerektirmezken dışarıdakilerin varlığı sürekli gerekçelendirilmek zorundadır.

Bu eşitsizlik, grupların nasıl anlatıldığıyla da ortaya çıkar. Yerleşik grubun bir üyesinin kusuru bireysel bir hata sayılabilir; dışarıdaki grubun bir üyesinin hatası ise bütün topluluğun karakterine mal edilebilir. Bir taraf kendi en iyi örnekleriyle, diğer taraf ise en kötü örnekleriyle temsil edilir.

Böylece dışlananların karşılaştığı güçlükler, ayrımcılığın sonucu olarak değil, kendi yetersizliklerinin kanıtı olarak sunulur. İş bulamayanların liyakatsiz, temsil edilemeyenlerin uyumsuz, kendini savunanların ise sorun çıkaran kişiler olduğu ileri sürülür. Dışlama, kendi ürettiği sonuçları gerekçe göstererek kendini yeniden meşrulaştırır.

Talepler ne zaman tehdit sayılır?

Damgalama ile güvenlikleştirme aynı şey değildir. İlki bir kimliği veya grubu itibarsızlaştırırken, ikincisi bir meseleyi olağan siyasi tartışmanın dışına taşıyarak onu varoluşsal bir tehdit olarak sunar. Ancak bu iki mekanizma birbirini besleyebilir.

Bir grup zaten güvenilmez olarak tanımlanmışsa taleplerini güvenlik tehdidi gibi göstermek kolaylaşır. Kültürel hak talebi bölücülükle, dinî özgürlük talebi rejim düşmanlığıyla, siyasi itiraz ise dış güçlere hizmet etmekle ilişkilendirilebilir. Böylece tartışmanın odağı, talebin içeriğinden talepte bulunanın kimliğine kayar.

Türkiye’de Kürtçe üzerindeki geçmiş yasaklar bu açıdan öğreticidir. Dilin kullanımı ve kültürel görünürlüğü, uzun süre yalnızca yurttaşların hakları açısından değil, ulusal bütünlüğe ilişkin güvenlik kaygıları üzerinden de değerlendirildi. Bu yaklaşım, şiddet içermeyen kültürel talepler ile silahlı faaliyetler arasında ayrım yapmayı zorlaştırdı.

Devletin şiddeti önleme sorumluluğu vardır. Ancak bu sorumluluk, bir kimliğin tüm mensuplarını şüpheli saymayı haklı çıkarmaz. Demokratik hukuk düzeninin gereği, somut fiiller ile kolektif aidiyetleri birbirinden ayırmaktır. Bir kişinin sorumluluğu, mensup olduğu grubun tamamına yüklenemez.

Damgalamanın siyasi işlevi tam da burada belirginleşir: Talebin haklı olup olmadığı tartışılmak yerine, talep sahibinin konuşma hakkı sorgulanır. Damgalananların talepleri de damgalanır.

Ali Sarıhan yazdı | Ötekileştirmenin görünmeyen mantığı: Makbul vatandaşı kim belirler?
Ali Sarıhan yazdı | Ötekileştirmenin görünmeyen mantığı: Makbul vatandaşı kim belirler?

Dışlananlar mutlaka dışlayıcı mı olur?

Sürekli dışlanmak, insanların kendilerine ve başkalarına bakışını etkileyebilir. Bazıları kendilerine yöneltilen olumsuz yargıları içselleştirebilir. Bazıları kamusal hayattan geri çekilebilir. Başkaları ise dayanışma ağları kurarak eşit haklar için mücadele edebilir.

Dolayısıyla dışlanmanın tek ve kaçınılmaz bir sonucu yoktur. Özellikle dışlanan grupların mutlaka intikam arayışına yöneleceğini varsaymak, onları yeniden kolektif bir şüphenin konusu hâline getirir.

Bununla birlikte, dışlanmışlık deneyimi tek başına kapsayıcı bir siyaset de üretmez. Geçmişte mağdur olmuş bir hareket, iktidara geldiğinde kendisine uygulanan yöntemleri başkalarına da uygulayabilir. Kendi mağduriyetini bütün yurttaşlar için güvence talebine dönüştürmek yerine, yalnızca kendi grubunun üstünlüğünü haklı çıkarmak için kullanabilir.

Bu nedenle belirleyici soru, kimin geçmişte dışlandığından ibaret değildir. Asıl soru, güç kazanan aktörlerin farklı kimliklere ve siyasi rakiplerine nasıl davrandığıdır. Eşitlik, yalnızca kendi grubumuz dışarıdayken savunduğumuz bir talepse, iktidar değişikliği dışlama düzenini ortadan kaldırmaz; yalnızca dışlananların kimliğini değiştirir.

“Lekesiz toplum” değil, eşit yurttaşlık

Çözüm, farklılıkları ortadan kaldırmak ya da herkesi tek bir makbul kimliğe uydurmak değildir. “Lekesiz toplum” arayışı da kolaylıkla yeni bir ayıklama siyasetine dönüşebilir. Çünkü kimin lekeli olduğuna karar verme yetkisi sorgulanmadığında, temizleme iddiası dışlamayı başka bir adla sürdürebilir.

Gerekli olan, hakların kimliklere ilişkin olumlu ya da olumsuz yargılardan bağımsız olarak korunmasıdır. Bir yurttaşın eğitim, çalışma, temsil veya adalete erişim hakkı, çoğunluğun onu sevmesine, inancını onaylamasına ya da siyasi görüşünü benimsemesine bağlı olmamalıdır.

Bu da yalnızca hoşgörü çağrısıyla sağlanamaz. Ayrımcılığa karşı etkili hukuki güvenceler, tarafsız kamu hizmetleri, bağımsız yargı ve siyasi muhalefetin meşruiyetinin tanınması gerekir. Toplumsal düzeyde ise insanları kolektif etiketler üzerinden değil, kendi davranışları üzerinden değerlendirmek önemlidir.

Bir toplumun demokratik niteliği, yalnızca çoğunluğun kendisini ne kadar özgür hissettiğiyle ölçülmez. Makbul sayılmayanların da haklarını korkmadan kullanabilmesi gerekir.

Sorulması gereken soru, kimlerin topluma ait olmaya layık olduğu değil; bu aidiyetin koşullarını belirleme yetkisinin neden bazı grupların elinde toplandığıdır. Eşit yurttaşlık, bu yetkinin sınırlandırıldığı yerde başlar.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş