Mümtaz’er Türköne yazdı: Hazin ve ibretlik İslâmcılık hikâyesinin finali olarak fon soygunu

İslâmcılar devleti önce ele geçirdiler, sonra sahibi oldukları devleti fon soygunu ile batırdılar, kendileri de enkazın altında kaldılar. Finali, ağır bir vincin soyguncuların düştüğü foseptik çukuru üzerine ağır bir beton kapağı yerleştirme sahnesi olarak tasavvur edebilirsiniz.

Durumu bütün yönleri ile kavramak ve akıbeti kestirmek için hikâyenin başlangıcını hatırlamamız lâzım.

fon krizi kontrol
Mümtaz’er Türköne yazdı: Hazin ve ibretlik İslâmcılık hikâyesinin finali olarak fon soygunu

Nereden nereye?

Benim hatırladıklarım olayları yan yana getirerek, sonuçtan sebeplere ulaşarak anladıklarımdan ibaret değil; bir de gördüklerim ve bizzat yaşadıklarım var.

Ucuz konfeksiyon pantolonunun paçası ayak bileğinden oldukça yukarda, altı delik ayakkabısı ile üstü başı dökülen ve mahcup-saygılı halde odama giren eski talebemi, Borsa Soygunu için kendisine yöneltilen ağır ithamları AKP’nin vitrindeki ismi olarak televizyon ekranlarında “Erdoğan’ı yedirmeyiz” sözü ile, gücün arkasına saklanarak geçiştirmeye çalışırken görmek gibi. Böyle yakından tanıdığım çok isim var. En önemlisi geçmişte nefes alıp verdikleri iklimi, yetiştikleri toprağı ortak zeminlerde, ahbaplıklar vesilesiyle çok yakından gözledim.

Yaşımız kemâle erdi.

Uzun ömrümde benden sonra gelen üçüncü kuşağın yol-yöntem arayışlarını, kendi hikâyelerine başlama çabalarını izliyorum. Yakından tanıma fırsatı bulduğum dünün İslâmcılarının, bugünün Fon Soyguncusu sıfatıyla karşımıza çıkma hikâyeleri hakkında da gördüklerimden-yaşadıklarımdan çıkardığım dersler var. Fakir kumaş pantolonların dizinde namaz kılarken secdede ve tehiyyatta oturmaktan kalan izlerin, pahalı takım elbiselerde yok olması gibi. Kumaşın iz bırakmayan, ütü gerektirmeyen kalitesi mi, yoksa artık sadece gösteriş için kılınan Cuma namazlarında nadiren secdeye gidilmesi mi?

Hangisi acaba?

Hasbî duygular, safiyane dindarlık ve mangalda kül bırakmayan iddialı idealizm nasıl da buharlaşıp kayboldu? Sahtekârlığa, doymak bilmez bir soyguna iddialı kadrolarını nasıl teslim ettiler?

Ağır Ekonomi (321): Fon krizi ve ötesi 
Mümtaz’er Türköne yazdı: Hazin ve ibretlik İslâmcılık hikâyesinin finali olarak fon soygunu

“Küfür Devleti”nin sahipleri

Talebelik bu günkü gibi bizim zamanımızda da sefalet demekti. Üniversite yıllarında çoğumuz beş parasızdık. Sinekten yağ çıkartıp, aldığımız aylık 450 lira krediyi tasarruflu harcayarak geçinmeye çalışırdık. Rutubetli, karanlık kapıcı dairelerine mütevazi kiralarla yerleşince elektrik faturasından kurtulmak için pratik çözümler bulurduk. Saatin kancasını düşürmek en basit yöntemdi. Saatte faza ve nötre yer değiştirip, içerde elektrik sobası ve ocağının prizinin nötrünü su borusuna bağlayınca, sadece ampullerin yaktığı elektriğin faturasını öder, ısınmayı ve ocağı bedavaya getirmiş olurduk. Yaptığımız düpedüz hırsızlıktı. Aksini hiçbirimiz düşünmez, duruma sefaletimizden ve zaruret halinden ahlâkî olmayan mazeretler bulurduk. İslâmcılar ile aramızdaki en derin farklılık işte bu elektrik hırsızlığında kendini gösterirdi. İslâmcılar da bizim gibi elektriği bedavaya getirirdi, ancak vicdan azabı çekmezler doğrudan bu hırsızlığa ideolojik bir kılıf bulurlardı.

Formül basitti: Devlet küfür devletiydi. Türkiye “darü’l harp”ti, ortada itaat edilecek bir İslâm devleti yoktu. Böyle bir düzende her şey mübahtı. Küfür devletinde, devletin-kamunun malına el koymak helaldi. Bunun için şeriatteki “ganimet” hükümlerine uymak yeterliydi.

Basit bir şeyden bahsetmiyorum. “Küfür Devleti” lafı İslâmcıların programında o kadar güçlü bir imgeydi ki, devleti ele geçirdikten sonra da bu gelenek devam etti. Devletin yeni sahibi olmak bu gelenek içinde onlara sadece koruma zırhı sağlıyordu. Helal ve haram ölçüleri aynıydı.

Bir santrali yönetenlerin elektrik kablolarındaki bakırları eritip satmaları ile, kamu gücünü seferber ederek, borsada hisse senedi manipülasyonu yaparak halkı ve devleti soymaları arasında ne fark var?

Misali kuvvetlendirelim:

Demiryollarının idaresini verdiğiniz genel müdürün tren raylarını söküp demir niyetine sattığını düşünün. Devleti temellük edenlerin, denetimlerine verilmiş borsa üzerinden soyguna girişmeleri, rayları söküp satmakla aynı şey değil mi?

İslâmcı referanslara bağlı olanların elindeki devlet, ciğerin kediye emanet edilmesi; veya benim çok tuttuğum metafora göre devlet yönetimi tilkilerin tavuk çiftliğine müdür olarak atanmasıydı.

İsimler ve gelenekler

Finans sektörü, bilhassa borsa simsarlığı yoz bir meslektir. Espri duygusu gelişmiş borsacı bir arkadaşım mesleğini soranlara “para pezevengi” cevabını verirdi. Fon yöneticiliği veya borsa simsarlığı, parası olanların birikimini çöpçatanlık yaparak hisse senetleri ile eşleştirme işi olduğuna göre bu sözde bir gerçeklik payı var. Para ile para kazanmanın nesini yücelteceksiniz? Emek yok, üretim yok, ekonomiye katkınız hiç yok. Asalak bir meslek grubu işte.

Borsa soyguncularının yaptığı, bu çöpçatanlık işini beyaz kadın ticaretinin devreye girdiği bir fuhuş çetesi faaliyeti olarak yürütmeleriydi. Devletin neredeyse bütün kurumsal gücünü ve desteğini arkasına almış bir finans mafyasından, resmi tabir ile çeteden bahsediyoruz.

Dünyanın her yerinde borsacılık birbirine yakın insan tiplerine özgü meslek olarak yürütülür. Cinsiyet farkı ortadan kalkar, kadın erkek ilişkileri nezahetini kaybeder. Meslek ilişkilerle yürüdüğü için sosyalleşme imkânları alabildiğine geniş tutulur. Kadınların bile bol küfürlü konuşarak mesafeleri aştığı bir dünyada birçok sınırı geride bırakmanız gerekir.

Muhafazakâr gençler bu yoz dünyada daha da yoz “yerli ve milli” bir finans sektörü inşa etmeye giriştiler. Aradaki mesafeyi kapatmak için muhabbeti çok uzatmadan bu işi doğrudan devlet destekli soyguna çevirdiler.

Değişimi açık-seçik görmek için isimleri takip etmeniz, size bir fikir verecektir.

İsimler etiketlerdir. Muhafazakâr çevreden gelenlerin ismi, Mert, Berk, Sude, Cansu olmaz; en doktrinerleri olan Usame, Talha, Enes, İslâmcılığa uzanan aile çevresini işaret eder. Kadın ismi vermedim; çünkü tesettürlü hanımefendilere borsa tahtaları önünde pek rastlayamazsınız.

Borsa soygunu kapsamında gözaltına alınan veya tutuklanan kişilerin isimlerini takip etmek bile, uhafazakâr kanatta son 20 yılda yaşanan alt-üst oluş hakkında fikir veriyor. Soyguncuların muhtemelen yarıya yakını İslâmcıların “bizim çocuklar” dedikleri yeni kuşak parası bol muhafazakâr isimlerden oluşuyor.

Milyarlarca dolarlık fon soruşturması
Mümtaz’er Türköne yazdı: Hazin ve ibretlik İslâmcılık hikâyesinin finali olarak fon soygunu

Ele geçirilen devleti batırmak

Devletin en güçlü egemenlik sembolü para ve finans kapital üzerinde kurduğu otoritedir. Para, üzerine devlet adına atılan imzalar yüzünden değerlidir. Bu imza sahiplerinden üçünün, fon soygununun zanlıları arasında yer alması, gelecek nesillere devletin parasal iktidarının düştüğü hazin tablonun sembolü olarak intikal edecek ve sanırım hiç unutulmayacak.

Ali Bulaç, Mehmet Güney gibi inandıkları değerler ile kırıksız bir hayat çizgisi sürdüren ama paranın gücü karşısında çaresiz kalan İslâmcıları, kendi cemaatlerinden gelen tepkileri dile getirmek zorunda kalan örgütlü din sözcülerini dışarda tutmak sonucu değiştirmiyor. “Allah’ım, Cübbeliyi cennetine alacaksan beni cehenneme koy” diye dua eden cami cemaati de aynı durumda.

İslâmcılık bütün sermayesini tüketti. Devlet yönetimi üzerinde hak iddia edecek ahlâkî pozisyonunu da kaybetti. İdeallerin yerini “zoon politikon”un doğal içgüdüleri ve reel politiğin icapları aldı. Ne ilahî tesadüf! Azerbaycan’da başörtü krizine verilen tepkinin, tam da Aliyev’in talebi istikametinde itiraz eden Cumhurbaşkanlığı başdanışmanının görevden alınması şeklinde tecelli etmesi neden kimseye garip gelmedi? Reel politiğe teslim olmak dediğim işte bu “doğal” tepkiler.

“Ezan”, “bayrak”, “vatan” gibi hamasetin yükseldiği anlarda, vatandaşta “acaba neresi soyuluyor?” refleksi makes buluyorsa, sadece İslâmcılığın ütopyası değil, sade dindarlığın ahlâkî arayışları ve umutları da iflas etmiş demektir. Altını çizerek tekrarlıyorum: Din ve dinî semboller ilk defa Türkiye’de bölünme ekseni ve kimlik tanımı olmaktan çıktı. Türkiye İslâmcı tezlerle yola çıkan muhafazakâr iktidar döneminde çar-naçar laik bir ülkeye dönüştü.

İslâmcılığın yürek burkan hazin macerası, sonradan ele geçirdikleri “küfür devleti”nin görgüsüz sahipleri sıfatıyla etrafa “devlete karşı mı geliyorsun” laflarıyla ayar verip çıkar çarklarını kurup işlettikleri ve sonunda borsa soygunu ile boydan boya batırdıkları devletin insanlık tarihi için kısa bizim için uzun bir zaman aralığına sığan hikâyesi olarak tamamlandı.

Zamanında büyük çileler çekilerek, ağır bedeller ödenerek nesiller boyu çok emek harcanmış bir proje dağılan çıkar çarklarının ve batırdıkları devletin enkazı altında kaldı. Kokusunu bastırmak için üzerine şu kalın beton kapağın yerleştirildiği foseptik çukurunu unutmayın.

Hikâye sona erdi, artık devamı yok.

Böyle sona eren hikâyeden geriye ne bir iktidar kalır ne de bugünün iktidar mensuplarından başı dik sokakta gezecek adamlar.

Zaman ilerliyor, hayat devam ediyor.

El mahkûm yeni bir hikâye başlayacak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş