Gökhan Bacık yazdı | Turco-centrism (Türkiye-merkezcilik): Entelektüel bir patoloji

Hepimizin aşina olduğu bir kavram Eurocentrism, yani Avrupa-merkezcilik. Samir Amin’in ünlü eleştirisini hatırlarsak, Avrupa-merkezcilik esasen saptırılmış bir tarih okuması ve bununla birlikte Avrupa’nın siyasi çıkarlarına uygun bir dünya algısıdır.

Ne var ki, tam da Avrupa-merkezcilik gibi bir tür patolojik entelektüel paradigmadan daha söz etmek gerekmektedir. O da Turco-centrism, yani Türkiye-merkezcilik. Tıpkı birincisi gibi Türkiye-merkezcilik, saptırılmış bir tarih okuması üzerinden dünyayı açıklamaya ve anlamaya çalışmaktadır. Bu çaba, aslında bir anlama gayretinden ziyade zihinde önceden kabul edilmiş bazı kategorilere dünyayı uydurmaktan ibarettir. Bu yazıda entelektüel patoloji olarak tanımladığım Turco-centrism, Türkiye’de hatırı sayılır İslamcı, Kemalist ve hatta zaman zaman sosyalist aydınlar arasında bile gözlemlenebilmektedir. Peki nedir bu Türkiye-merkezcilik?

Gökhan Bacık yazdı | Turco-centrism (Türkiye-merkezcilik): Entelektüel bir patoloji
Gökhan Bacık yazdı | Turco-centrism (Türkiye-merkezcilik): Entelektüel bir patoloji

Kutsanmış tarihsel-mitik ego

Türkiye-merkezciliğin birinci ilkesi, şüphesiz kusursuz bir tarih anlatısı ve bununla birlikte tarihi hiç eleştirmemeyi bir fazilet saymaktır.

Şöyle bir örnek verelim. Pek çok Türk aydını Batı’nın kölelik geçmişini sorgulamaktadır. Türk siyasetçi de zaman zaman bir mitingde bunu gündeme getirerek Türk’ün ahlaki üstünlüğünü hatırlatır. Batı’nın kölelik geçmişi elbette sert biçimde sorgulanmalıdır; ancak Turco-centrism kendi geçmişindeki kölelik uygulamasını görmezden gelmektir.

Başta Osmanlılar olmak üzere Türklerin kurduğu bazı devletler, küresel köle ticaretinde önemli aktörler olmuştur. Türkler köle ticaretinden ekonomik kazanım sağlamıştır. Burada literatüre ayrıntılı biçimde girmek istemiyorum; ancak kölelik, Türk bağlamında da aşağılama, dövme ve cinsel istismar gibi ağır sorunlara yol açmıştır. Türkiye-merkezciliğin “bizde köleler iyi muamele görürdü” söylemi ise (bu söylem özünde öte utanç vericidir) bir tür savunmacı psikolojik mekanizmadan başka bir şey değildir.

1854 yılında 15 yaşındaki Şemsigül adındaki Çerkes kız, Deli Mehmet adlı köle tüccarı tarafından Mısır Valisi’nin konağına satılmak üzere yola çıkarılır. Ancak ahlaksız tüccar, yolculuk sırasında gemide bu kıza tecavüz etmiş ve kız hamile kalmıştır. Burada “İslam hukukunda kölelik şöyle iyidir, böyle iyidir; mesela Müslümanlar köleleştirilemez” diyenleri bir kenara not edelim. Müslümanların fiilen köle olarak alınıp satıldığını ve buna göz yumulduğunu, Sebilürreşad dergisinde Adapazarı Çerkes Cemiyeti temsilcilerinin kaleme aldığı şikâyet mektuplarında ayrıntılı biçimde okumak mümkündür. Öte yandan şunu da belirtelim: Köle zaten yürürlükteki hukukta mal hükmündedir. Bu paradoksun içindeki paradoksu bir kenara bırakıp Şemsigül’ün hikâyesine dönelim. Kız hamile kaldığı için tüccar, bu kez çeşitli baskı yöntemleriyle Şemsigül’ü çocuğunu düşürmeye zorlar; zira gebelik onun “ticari değerini” düşürecektir.

Şimdi sorumuz şudur: “Evet Batı’dan farklıdır; ancak bizim tarihimizde de kölelik olmuştur ve bu tarihimizin sorunlu bir sayfasıdır” diyen bir tarih yorumu Türkiye liselerinde var mıdır? Peki bu hikâye kapanmış mıdır? Afro-Türklerin son temsilcilerinin çocuklarının ten renginden dolayı nasıl ayrımcılığa uğradığını ve bundan kaçınmak için renkli boncuklarla saçlarını süsleyerek ilgi çekmeye çalıştıklarını içimizi buran bir biçimde L. Kaya’nın makalelerinden okumak mümkündür. Peki, Türkleri köle ticareti geçmişiyle yüzleştirmek amacıyla İstanbul’da bir müze açılabilir mi?

Dahası, Türkiye’deki büyük anlatılar “beyazlık” üzerine kurulmaktadır: Peygamberler beyaz, padişahlar beyaz, evliyalar beyaz olarak tasvir edilmektedir.

Burada ilintili bir konu yağmacılıktır. Türkiye-merkezci aydın, İspanyolların Amerika’daki altın yağmasını iştahla anlatır; ancak mesela İslamcı bir Türkiye-merkezci aydın, yağmanın çok daha önce Gazneli Mahmud tarafından gerçekleştirildiğini anlatmaz. Cumhurbaşkanlığı forsundaki yıldızlardan birinin temsil ettiği Gazneliler yağmacı bir devlet niteliği taşımaktaydı. Sultan Mahmud, 1000 ile 1025 yılları arasında Hindistan’a on beşten fazla büyük sefer düzenlemiş; pek çok tarihçi bu seferleri ağırlıklı olarak yağma amaçlı seferler olarak nitelendirmiştir. Bu seferlerin önemli bir kısmı, Hindistan’daki tapınaklarda bulunan altın başta olmak üzere değerli varlıkların ele geçirilmesini hedeflemiştir. Dahası Sultan Mahmud, İspanyolların çok sonra Güney Amerika’da yapacağına benzer biçimde doğal kaynaklara el koymuş ve Pencşir Vadisi’ndeki altın madenlerini işletmiştir. İbn Esir’in (ö. 1233) şaraba düşkünlüğünü kaydettiği Sultan Mahmud’un ekonomisi, uzun bir dönem boyunca bu yağma seferlerinden sağlanan gelirle ayakta kalmıştır.

Ne var ki Türkiye-merkezcilik, Gaznelilerin bu yönünü ne bir sorun olarak görmekte ne de tartışmaya açmaktadır. Dahası âdet olduğu üzere tüm Türk padişah ve sultanlarında olduğu gibi, Mahmud da evliya olarak ilan edilmiştir.

Turco-centrism yalnızca İslamcı Türk aydınının sorunu değildir. Hatırı sayılır seküler aydında da içkin bir Türkiye-merkezcilik gözlemlenebilmektedir. Bunu arkeoloji alanı üzerinden tartışabiliriz. Türk arkeolojisi evrensel düzeyde yüksek kaliteli çalışmalar üretmiştir. Hatta şunu söylemek mümkündür: Türkçe öğrenmenin bir alanda ilerlemenin gerçek bir koşulu hâline geldiği nadir bilim dallarından biri arkeoloji olmuştur ve bunu Türk arkeologlarına borçluyuz. Bununla birlikte, Cumhuriyet’in erken dönemine özgü Türkiye-merkezci arkeolojik bakış açısı büyük ölçüde terk edilmiş olsa da bir konuda ısrar sürmektedir: Kürt arkeolojisi ve tarihi. Görkemli Türk arkeolojisi, Kürt tarihine ve Kürtlerin Anadolu’da bıraktığı derin izlere karşı neredeyse sessiz kalmaktadır.

Kürt tarihi konusunda sessiz kalmak söz konusu olduğunda, seküler kesime İslamcılar da katılmaktadır. Anadolu’nun (bu kavramı günümüzde anlaşıldığı üzere kullanıyorum) İslamlaşması neredeyse tamamen Selçuklular üzerinden okunmaktadır. Oysa Türklerin büyük bir övünçle anlattığı Asrısaadet döneminde, bugünkü Türkiye sınırları içindeki Kilis, Cizre ve çevresi de o dönemin coğrafyasına dâhildi; bu bölgeler Hz. Ali, Hz. Ömer gibi erken dönem İslam’ın kutsanan sosyolojisi ve idaresi içinde yer almaktaydı. Kanonik ifadeyle, Asrısaadet’i bizzat yaşamış beldeler arasına bu yerleri koymak mümkündür. Daha açık bir ifadeyle: Eğer Türkiye toprakları içinde kanonik anlamda kadim İslam beldesi sayılabilecek yerler aranacaksa, bunların başında Diyarbakır, Kilis ve Cizre gibi şehirler gelirdi. Ancak Türkiye-merkezci İslam tarihi okuması bu gerçeği sessizce kenara iterken, büyük ihtimalle sonradan kurgulanmış bir mezar üzerinden İstanbul’da bir semti “kutsal mekân” olarak tanımlamaktadır.

Batı eleştirisi tamam, ya özeleştiri?

Türkiye-merkezcilik Batı’yı acımasızca eleştirmektedir. Bu eleştiri haklıdır. Ancak şunu ıskalamaktadır: Batı’da pek çok şehirde halkı kölelik geçmişiyle yüzleştiren müzeler mevcuttur. Ders kitaplarında kölelik sert bir dille eleştirilmektedir. Batı’nın kölelik deneyimini ahlaki açıdan en sert biçimde sorgulayan dergiler, Batılı vergi mükelleflerinin katkılarıyla desteklenen kurumlar tarafından yayımlanmaktadır.

Entelektüel cesaret ve özgüveni yalnızca Batı eleştirisinde sergileyenlerin, en azından bunun onda biri oranında da kendi tarihlerini, başta kölelik olmak üzere, eleştirmeleri gerekmektedir. İşte bu noksanlık, bu yazıda söylediğim Turco-centrism’dir. Türkiye-merkezcilik özünde şunu söylemektedir: “Ben kusursuzum, tarihim kusursuz; hataları başkasında arayın.” Bu sorunlu bakış açısıyla dünyayı açıklamaya çalışmak ise entelektüel bir patolojiden başka bir şey değildir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.