“Kültürel limitleri aşmak” ifadesini ilk kez Robinson’un Abbasi Devrimi’nde şiddet üzerine kaleme aldığı bir çalışmada okumuştum. 750 yılında Emeviler’i bir ihtilalle devirip iktidara gelen Abbasilerin öfkesi o kadar büyüktü ki ortaya çıkan vahim tablo için Robinson bu ifadeyi kullanmıştı. Peki nasıl bir şiddetti bu? Tarihçi Yakubi’ye (ö. 897) göre Abbasiler Emevi mezarlarını açtırmış, buldukları kemik ve cesetlere işkence yapmıştı. Mumyalandığı için iyi korunmuş halde bulunan Emevi Halifesi Hişam’ın cesedine kırbaç vuruldu. Suyuti (ö. 1505) ise son Emevi halifesi Mervan’ın kesilen başının Abbasiler’e getirildiğini, o sırada bir kedinin Mervan’ın dilini koparıp yediğini ve bunun üzerine Abbasi liderinin “bunu gördük ya, artık zamandan ne lütuf beklenir ki” dediğini aktarır. Abbasiler o denli aşırı bir şiddet uyguladılar ki ilk halifelerinin unvanı “el-Seffah”, yani kan dökücü oldu.
- Gökhan Bacık yazdı | Liberalizmin sorunları: Kamusal olanın ve alanın zayıflaması
- Gökhan Bacık yazdı: Türkçe “kutsal” dini metinler

Robinson’un “kültürel limitleri aşmak” kavramı bize şunu söylüyor: İnsanın doğasında öldürmek ve kötülük etmek vardır; ancak öldürmenin ve kötülüğün bile tabi olduğu bazı kurallar mevcuttur. Öldürmek kötüdür, ama savaşta insanlar öldürülür. Ne var ki öldürdüğün insanın burnunu kesemezsin; bu, kültürel limitleri aşmaktır. Robinson’un kavramının bize anlattığı şudur: İnsanlar neolitik dönemden itibaren kendilerini hayvanlardan ayırt etmiş, bir bakıma insanlığı icat etmişlerdir. Yeme-içme kuralları, cinsellik normları, akrabalık bağları gelişmiştir. Bu gelişim şiddete bile belirli sınırlar koymuştur. Dolayısıyla bir insan kültürel limitleri aşarak bir eylemde bulunduğunda —mesela aşırı bir şiddet uyguladığında— aslında neolitik dönemin gerisine gitmekte, insanlıktan çıkıp hayvanlığa geri dönmektedir. Bu kuramsal çerçeveyi Kur’an’dan bir ayetle özetlersek, “hayvandan da aşağı” denilen yere geri gidilmiş olmaktadır. (Hayvan olmanın olumsuz bir nitelik taşımadığını, kavramın burada metaforik kullanıldığını belirtmem gerekir.)
Bu tartışmayı gündeme getiren asıl mesele şudur: Türkiye’de on yılı aşkın süredir devam eden parti-cemaat kavgası, yavaş yavaş Robinson’un tanımladığı anlamda kültürel limitleri aşmaya başlamıştır. Konuyu biraz açmak gerekirse: Bir insan bir başkasının babasını öldürse bile bu hadise zamanla soğur ve bir gün taraflar barışabilir. Gündelik hayatın kültürel dinamikleri —büyükler, gelenekler, ortak değerler— suyun bir taşı yavaşça aşındırıp şekillendirdiği gibi tarafları yumuşatır ve uzlaşmaya iter. Oysa parti-cemaat kavgası on yılı geride bırakmasına karşın soğumak bir yana giderek daha da gerilmektedir. Son on yıla bakıldığında ABD ile İran, Türkiye ile PKK, Rusya ile Ukrayna müzakere masasına oturmuştur. Parti-cemaat cephesinde ise karşılıklı yumuşamaya dair en küçük bir işaret bile görülmemektedir. Bu durum, her iki tarafın da derinlerde taşıdığı büyük bir nefreti işaret etmektedir. Peki bu nefretin kaynağı nedir?

Kardeş kavgası düşman kavgasından keskindir
Hegel’in diyalektik çerçevesini ödünç alırsak, ben ve öteki arasındaki çatışma yapıcı bir nitelik taşıyabilir. Asıl tehlikeli olan ise ben ve alternatif ben arasındaki kavgadır; bu, ölümcül bir gerilimdir. Şöyle bir durum düşünelim: Bir grup Müslüman bir arada oturmaktadır; aralarına bir Hristiyan gelse ona su, çay ikram edilir. Ancak aynı ortama biri çıkıp “Ben Müslümanım; fakat Hz. Ebu Bekir’in kötü bir baba olduğunu düşünüyorum” dese sert bir tepkiyle karşılaşır. Demek ki insanlar ötekine hoşgörü gösterebilirken, kendi kimliklerine içeriden yönelen bir saldırıya tahammül edememektedir. Nitekim tarihin en kanlı çatışmaları bu yüzden mezhep savaşları olmuştur.
Parti-cemaat kavgasının bu denli derin bir gerilime dönüşmesini, büyük olasılıkla, bir tür kardeş kavgası olmasıyla açıklamak mümkündür. Bu nedenle taraflar en büyük düşmanlarıyla müzakere masasına otururken birbirini bulduklarında boğazlaşmaya hazır bir hâl sergilemektedir. Tarihsel bir perspektiften bakıldığında Türkiye’deki bu çatışma, İslam geleneğinin iç kavgalarının çağdaş bir örneği olarak değerlendirilebilir. İslam tarihine bakıldığında Müslümanlar arasındaki kardeş kavgasının son derece şiddetli biçimlere büründüğü görülmektedir. Nitekim 10 Ekim 680 tarihinde bir grup Müslüman, örgütlü ve planlı bir şekilde Hz. Peygamber’in torununun başını kesti; savaş meydanında pek çok kadın da saldırıya uğradı.

Kibir
Hem parti hem de cemaat sıradanlığı kabul etmiyor. Her ikisi de tarihsel bir seçilmişliğe dayanan özel bir misyon yüklendiklerini düşünüyor; kendileri olmasa insanlık tarihinin bir tür başarısızlıkla sonuçlanacağı vehmini taşıyor. Bu örgütsel kibir, iki tarafı da öz eleştiriden yoksun kılıyor; yapılan hatalarla yüzleşmeyi imkânsız hâle getiriyor. En kötüsü ise, “haklı bile olsam geri adım atarım” şeklindeki yüksek ahlaki tutumun köküne kibrit suyu döküyor olmasıdır.
Partinin kibrini, elindeki tüm devlet olanaklarını kim olduğuna ve ne yaptığına bakmaksızın seferber etmesinde görmek mümkündür. Evinden, işyerinden gözaltına alınan insanlar hapsedilmektedir. Devletin bütün ağırlığı, yaşanan olaylarda en küçük bir payı ve sorumluluğu bulunmayan masum bireylerin üzerine binmektedir. Cemaatin kibri de farklı değildir: Ortaya çıkan hatalar ve yanlışlar karşısında en küçük bir sorumluluk kabul edilmemekte, zaman zaman bu hatalar utanç verici bir biçimde Allah’ın takdirine havale edilmektedir. Kibrin en belirgin tezahürü affedememektir. İntikam güdüsü aşağılık bir zaaftır; ancak hangi tarafla konuşulmaya kalkılsa “ama haklı olan biziz” yanıtı her türlü yumuşamanın önünü kesmektedir. “Haklı olsan bile geri adım atmak ahlaken doğru olandır” fikrini hiçbir taraf kavrayamamaktadır.
İslam’ı ciddiye almamak
Her iki tarafa da ayetler ve hadisler hatırlatıldığında, “üç günden fazla küsmemek şarttır” denildiğinde insanlar kara kaplı defterlerini açmaktadır: “Ama onlar münafık.” Böylece İslam’ın açık emirleri askıya alınabilmektedir. Karşı tarafı münafık ilan etmek, Kur’an’ın “affetmek daha iyidir” ve Hz. Peygamber’in “üç günden fazla küs dolaşan mümin değildir” gibi bağlayıcı hükümlerini devre dışı bırakmanın bir aracına dönüşmektedir.

Bu noktada birkaç husus üzerinde durmak gerekmektedir. Birincisi, parti-cemaat kavgasının taraflarına şu soru yöneltilebilir: Siz Müslüman değil misiniz? Bu kadar ayet ve hadis sizin için bir anlam taşımıyor mu? Hangi yetkiyle inandığınız dinin bu denli açık ve bağlayıcı hükümlerini geçersiz kılabiliyorsunuz?
İkincisi, münafıklık meselesidir. Bu konunun İslami bir perspektiften ele alınması gerekmektedir. İslami literatürde kavram elbette mevcuttur; ancak kimin münafık sayılıp sayılamayacağını belirleme yetkisi yalnızca peygamberlere tanınmıştır. Bunu nereden biliyoruz? Hz. Muhammed, münafıkların kimler olduğunu yalnızca Huzeyfe b. Yeman’a açıklamış; Huzeyfe ise bu sırrı ömrü boyunca kimseyle paylaşmamıştır. Bu nedenle kimin münafık olduğu meselesi, sıradan insanların boyunu aşan bir sorudur. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi kişiler bile bu bilgiye sahip değildi; Huzeyfe’nin davranışlarını gözlemleyerek kimin münafık sayılıp sayılamayacağını anlamaya çalışırlardı. Başka bir deyişle Hz. Ebu Bekir gibi bir şahsiyet bile başkası hakkında münafık hükmü verecek konumda değildi. Bu tartışma günümüze taşındığında şu sonuç çıkmaktadır: Ne parti ne de cemaat, birbirini münafık ilan ederek kendini dini sorumluluklardan azade kılabilir. Kur’an’ın ve hadislerin “barışın”, “affedin” gibi emirleri her iki taraf için de farz ve bağlayıcıdır. Bu emirler Müslümanlara yaşamlarında uygulamaları için yöneltilmiştir; seküler ya da gayrimüslim çevrelerde “İslam ne kadar hoşgörülüdür” izlenimi uyandırmak için değil.

Zincirin zayıf halkası senin ahlakını belirler
Meşhur bir deyim vardır: Zincirin en zayıf halkası gücünü belirler. Bu ilke ahlak için de geçerlidir. Bir insanın ne denli ahlaklı olduğunu, yani ahlaki üst çizgisini, en çok kızdığı ve hatta düşmanlık ettiği insanların haklarına ne ölçüde saygı gösterdiği belirler. Bir anne çocuğu için kendini feda eder; bu etkileyici bir davranıştır, ancak nihayetinde biyolojik bir içgüdünün ürünüdür. Başkasının çocuğu için kendini feda eden ise gerçek anlamda kahramandır. “Affetmek”, “barışmak”, “geçmişi geride bırakmak” gibi kavramları dostlar arasında dile getirmek kolaydır. Önemli olan bu değerlerin en çok kızdığımız insanlarla ilişkimizde hayata geçirilip geçirilmediğidir. İşte bu, ahlaki üst seviyemizi belirler. Somutlaştırmak gerekirse: Bir partilinin ahlaki üst çizgisi, bir cemaat mensubunun uğradığı haksızlığın giderilmesi için adalet talep etmesiyle ölçülür. Aynı biçimde bir cemaat mensubunun ahlaki üst seviyesi, bir partiliyle normalleşmeyi ve barışmayı kabul etmesiyle ortaya çıkar. Uzak bir coğrafyadan rastgele biriyle diyalog kurarken gerçek hasımlarıyla oturmayı reddeden birinin diyaloğa değer verdiği söylenemez. Ahlaki standardın sınavı, sevmediklerimize yönelik adalet ve barış değerlerine ne kadar yaklaştığımızda görülür. Nobel Barış Ödülü’nün komşusuna borç verene değil, düşmanıyla anlaşmayı başarana verilmesi boşuna değildir.

Gelenekte genetik sorun riski
Bugün başımızı ağrıtan pek çok büyük sorun kökende küçük bir alanda birkaç kişinin yaptığı eylemlerle ortaya çıkmıştır. Ancak Kerbela olayında olduğu gibi göreceli olarak küçük bir yerde az kişinin katılımı ile yapılan yanlışlar gelenekte büyük genetik mutasyonlara neden olmuştur. Bu mutasyonlar yüzünden bugün hala başımız ağrıyor. Tarihteki o hatalar hiç beklenmedik yerden karşımıza çıkıyor.
Çapı ve etkisi büyük olmayabilir; ancak parti-cemaat kavgası da gelenekte böyle bir genetik bozulmaya zemin hazırlayabilir. Taraflar kibirlerini tatmin etmeye çalışırken geleneğin yüzlerce yılda bile tamir edemeyeceği derin izler bırakabilirler. Somut bir örnek vermek gerekirse: Ben hiç “İsmet İnönü yüzünden dinden çıktım” diyen birini duymadım, okumadım. Buna karşın bugün Türkiye’de dinden uzaklaşan otuz yaş altı yüz kişiye bir anket uygulanacak olsa ve “bu kararınızda aşağıdaki isimlerden hangileri etkili oldu?” diye sorulsa, o listede kimlerin yer alacağını düşünmek oldukça aydınlatıcı olacaktır.
Kısaca söylemek gerekirse, nedeni ne olursa olsun, parti-cemaat kavgası modern zamanda bir cahiliyeye dönüşmüştür. Daha da vahimi, bu çatışma yarın hangi sonuçları doğuracağı öngörülemeyen derin bir yaraya evrilmektedir. Yapılan hatalar beklenmedik ve çok daha ağır sonuçlara kapı aralayabilir. Parti-cemaat kavgası bu seyirde devam edecek olursa, tarafların başka alanlarda elde edeceği tüm başarılara karşın, İslam dünyasına modern çağda yeniden cahiliye âdetini kazandırdıkları yaftasından kurtulamayacaklarını bilmeleri gerekmektedir.














