İslamiyet, İran’a yayılana kadar Arapların (dolayısıyla Arap kültürünün) bir dini idi. İslamiyet’in ilk defa Arap kültürünü ve Arapları aşarak fiilen evrenselleşmeye adım atması Sasani dünyasının – yani İran’ın – fethi ile başlamıştır. İslam’ın Pers kültürü ile karşılaşması, Hristiyanlığın Roma ile karşılaşması gibi sonuçlar üretmiştir. Sünni İslam otoriteleri elbette bu iddiayı kabul etmemektedirler. Daha ölçülü olarak Pers düşüncesinin İslami idare pratiklerini etkilediğini kabul etmektedirler. Ancak burada ayrıntıya girmeden şunu ifade etmekle yetinebiliriz: Pers coğrafyasına giren İslam, sadece idari konularda değil teolojik konularda bile bir dönüşüm geçirmiştir.

Burada benim esas tartışmaya çalıştığım konu ise başka kültürlere ulaşan İslam’a yönelik diğer kültürlerin direncidir. Burada ilk akla gelen Türklerdir. Türkler, İslam’ı bir din olarak kabul etmekle beraber baştan beri kültürel olarak bir direnç göstermişlerdir. Burada ince nokta şudur: Türkler bu dinin inanç ile Arap kültürel/dilsel bağlamını ayırt etmişlerdir. Bu son derece doğaldır. Hiçbir kültür, bir din bile olsa başka bir kültürden gelen “şeyi” geldiği kültürün içindeymiş gibi hayal edemez.
Benzer bir tepki Berberiler arasında da olmuştur. Berberiler, İslam’ın Arap kültürü boyutuna itiraz etmişlerdir. Mesela Kur’an’ın Berbericе tercümesi, Muvahhitler dönemi gibi erken bir dönemde bu nedenle yapılmıştır. Kültürel itirazın bir boyutu da kadın konusudur. Hem Türkler hem Berberiler, Arapların getirdiği İslam’ı beğense bile kadın konusundaki önerileri kendi durumlarına göre bir gerileme olarak görmüştür. Kadınların neredeyse hiçbir statüsünün olmadığı Arap toplumunda İslam’ın önerdiği reformcu adımlar, Berberi ve Türk kadınlarının sahip olduğu toplumsal, hatta siyasi statülere kıyasla biraz gerideydi. Berberilerin bu itirazının somut yansıması olan – bir açıdan yarı mitolojik – Prenses Kahine önderliğinde pek çok kabile İslam’ın yayılmasına karşı savaşmıştır. Bu direnişin günümüzdeki işareti Cezayir’in Khenchela (Henşela) şehrindeki görkemli Kahine heykelidir.
Bu tartışmanın özü İslam dinini Arap kültüründen nasıl ayrılacağı üzerineydi. Nitekim, Şafii gibi katı gelenekçiler Arapçayı dinin ilahi bir boyutu olarak görürken Arap olmayan yerlerden çıkan Hanefi gibiler bunu kabul etmediler. Nitekim, Hanefilik, Farsça namaz kılınabileceğini kabul etti. Ancak bu fetva daha sonra kırk dereden su getirilerek tarihsel bir istisna gibi “paketlendi.”
Türklerin metinleri
Türk muhayyilesi hiçbir zaman İslam içinde kendini Arapların arkasında bir özne olarak düşünmemiştir. Dolayısıyla Türklerin örneğinde din ve Arap kültürü konusu, tarihsel salınımlar içinde sürekli bir sorunsal olarak kendini belli etmiştir.
Bu sorunsalın önemli bir neticesi, bu yazıda benim Türkçe “kutsal” dini metinler dediğim eserler olarak ortaya çıkmıştır. Burada kutsal kelimesini tırnak içinde kullanıyorum. Bu kelime iki duruma işaret ediyor: Birincisi, toplumsal olarak bu metinler kutsal muamelesi görmüş ve önemsenmiştir. İkincisi, bu metinler Türk dili ile İslam dininin inanç içeriğini ifade etme denemesidir. Başka bir biçimde ifade edersek, bu metinler Türk dili ile İslam’ın mesajını formüle etmenin tarihsel örnekleri olarak düşünülebilir.

1. Mevlit, Süleyman Çelebi
Hiç şüphesiz böyle bir listenin başında Bursa Ulucami’nin ilk imamının eseri geliyor. Türkçe, Türklerin camilerine yazılı olarak girememiştir. (Elbette buna namaz saatleri gibi bazı bilgilerin yazıldığı panoları katmıyorum.) Ancak sesli olarak Türkçe bu eserle birlikte camiye girmiştir. En önemlisi, bu eseri okumayı Türkler sevap olarak görmektedirler. Dolayısıyla en azından Türkiye Müslümanlarının icmasıyla Mevlit, camide okunacak kadar önemli ve sevap kazandıran bir statüye yükselmiştir.
2. Yunus Emre şiirleri
“Yunus Emre tarihte aynı kişi midir?” yahut “ortadaki bütün şiirler ona mı aittir?” gibi soruları bir kenara bırakırsak, Yunus Emre şiirleri olarak bilinen metinler Türkçe ‘kutsal’ metinler listesinin tartışmasız en önemli ikinci örneğini oluşturur.
Daha önemlisi bu şiirler, içerikleri itibarıyla ilk bakışta fark edilmeyen ancak çok ciddi teolojik itirazları normalleştirmiştir. “Cennet cennet dedikleri üç beş köşkle üç beş huri” gibi ifadeler esasen köklü bir teolojik dönüşüm anlamına gelmektedir. Yoğun Arap bağlamının içinden çıkan Hanbeli, Şafii ve Eşari bakışlarına göre böyle şeyleri bırakın camide ilahi olarak söylemek, yolda söylemek bile kabul edilemez. Bu açıdan Yunus Emre şiirleri Türkçe ilahiyattır ve daha önemlisi Türk bağlamının, Araplardan alınan teolojiyi kendine göre yeniden tanımlamasıdır.
3. Mi’raciyye, Nayi Osman Dede
Bu başlık altında pek çok kişi eser vermiş olsa da etkisi bakımından Nayi Osman Dede (ölümü 1729) tarafından yazılıp bestelenen eser en önemlisidir. Bu arada not etmek gerekiyor ki: Dünya klasiklerini Türkçeye çevirten ve muhafazakâr çevrelerin eleştirmeyi bir spor hâline getirdiği Hasan Ali Yücel bir Mevlevi idi ve 1944 yılında Nayi Osman Dede’nin zamanla yıkılan mezarını tamir ettirmiş ve mezar taşını diktirmiştir. Kişisel kanaatim, “Ey hakâık âşıkı gûş et beni” ile başlayan Müstear Bahrî Mi’raciyye‘nin Türklerin din anlayışına büyük etki yaptığı bölümlerdendir.
Bu yazıda bazı örneklerle yetinilmekle beraber bu listeye eklenebilecek başka eserler de düşünülebilir. Geniş kitlelere yayılmasa bile belirli seçkinleri etkilemesi bakımından Kenan Rifai’nin Nutk-u Şerif’i gibi eserleri de hatırlamak gerekiyor. Rifai’nin burada
“her yer ne güzel menba-ı hüsn, insan güzeli
sen de bu cemâli, huri gılmanda mı sandın”
gibi ifadeleri, yukarıdaki haliyle Yunus Emre ve diğerleriyle oluşan Türk kültürü içinden bakışla ilahiyat inşa etme denemeleri olarak görülmelidir. Nitekim bu gelenek içinden Yunan klasiklerini Türkçeye çeviren, Cumhuriyet döneminin felsefe eğitimi alan ilk kadınlarından Semiha Cemal gibi önemli isimler yetişmiştir.
Türk-İslam’ının sonu mu?
Türkiye’de ilginç biçimde dini hareketlerin etkisinin artmasıyla, Türk-İslam’ı olarak tanımlanan bu gelenek bir tür akamete uğradı. Dini hareketlerin çoğu Şafii olmasa bile Şafii yorumunu benimseyerek Arap kültürünü dinin bir şartı olarak tanımladılar. Nitekim pek çok dini harekette Usame gibi Arap isimlerinin çocuklara verilmesi bir adet olarak benimsendi. Daha önemlisi, İslami hassasiyeti olan kalabalık bir entelektüel grup, Türk-İslam’ı kavramını İslam’ın evrenselliğine aykırı, hatta bir tür patolojik vaka olarak gördü.
Aslında konu bu kadar basit değil. Bu tartışma, bir toplumun kendi kültürü ve diliyle dini nasıl anladığı ve ifade ettiği meselesi anlamına geliyor. Dolayısıyla din ve kültür gibi son derece önemli iki konunun içeriğini belirleyen bir meseleyle karşı karşıyayız. Bu konuyu bir yanlışlık olarak görüp bu dinamiğin zayıflamasına yol açmak, başka ciddi sorunların ortaya çıkmasına neden olabilir.













