Uygulanmayan Anayasa Mahkemesi kararları, iptal edilen diplomalar, casusluk davaları, yolsuzluk soruşturmaları… Güne operasyonlarla uyanmaya pek alıştık. İster yargının siyasallaşması deyin, ister —zamanın Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Ergenekon-Balyoz operasyonlarına atfen dediği gibi— “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” deyin. Ekranlar, meşrebince bu sorunu tartışan siyaset bilimciler, hukukçular ve gazetecilerle dolu. Sorun bence hangi tarafın haklı olduğu değil; toplumun “olmaz/olamaz”larını yitirmesi. İzah etmeye çalışayım.

Yalanın erdemi
İster yaya olun ister sürücü, kırmızı ışıkta durulur, yeşil ışıkta geçilir. Bunun, 2918 sayılı Kanun ve Trafik İşaretleri Hakkında Yönetmelik’le düzenlenen bir hukuk kuralı olduğunu da biliyorsunuzdur. Hoş, bu kuralların hangi kanunun kaçıncı maddesinde ya da bendinde düzenlendiği kimin umurunda; bu, ilkokul çocuklarının bile bildiği, bilmesi gerektiği bir kural. Hiç kimseden bu kuralların dayanağı olan kanun ve yönetmelik maddelerini ezbere okumasını beklemesek de bir insanın bu kurallardan bîhaber olması bizi şaşırtır. Sadece o mu, nereye gidersek gidelim renklerin değişmeyeceğine de adımız kadar eminizdir.
Kurallara uymayan, kırmızı ışıkta geçen uyanık sürücü bile bu kuralları ezbere bilir. Trafik polisi yolunu çevirdiğinde yalan söyler: “Görmedim” der, “Işıklar çalışmıyordu” der. Çünkü “kırmızı ışıkta durulması gerektiği” kuralı onun zihninde de kazılıdır. Yalan; kuralın, kaidenin, nomos’un bilgisi ile eylemin kuralsızlığı arasındaki tezatı örten erdemli (biliyorum, abartıyorum) bir davranış hâline geliverir. Sadece trafik mi; tüm toplumsal düzen bu namusun üzerine bina olur.

Nomos’u yitirmek
Uygulanmayan Anayasa Mahkemesi kararları, iptal edilen diplomalar, casusluk davaları, yolsuzluk soruşturmaları diyorduk; bu haberleri veren, analiz eden, eleştiren, savunan onlarca, yüzlerce hukukçuyu, akademisyeni, gazeteciyi yâd ediyorduk. Şu noktada hata ettiğimizi söylüyordum: Türkiye’nin sorunu, toplumun bir kesiminin —söz gelimi gençlerin— trafik kurallarına uymamaya başlaması ya da bazı trafik polislerinin haksız yere sürücülere ve yayalara ceza yazması kabilinden bir sorun değil. Eğer sorunumuz bu olsaydı, televizyon ekranlarına çıkıp kırmızı ışıkta durmanın 2918 sayılı Kanun’un amir hükümlerinden biri olduğunu hatırlatan hukukçulara kulak kabartmak; trafik denetimlerinin sıkılaştırılacağını anlatan bürokratları dinlemek; trafik cezalarının artırılması için kanun teklifi vereceğini söyleyen iktidar milletvekillerini, hükûmet politikalarını eleştiren muhalif siyasetçileri seyretmek; trafik kurallarına uymayan gençlerin bir toplumsal başkaldırıyı dillendirdiklerini söyleyen siyaset bilimciyi dinlemek ilginç olabilirdi. Ama sorunumuz bu değil; aksine sorun, kuralın kendisini yitirmemiz, namusu (nomos’u) yitirmemizdir.
Evinizden çıkıp arabanıza biniyorsunuz; iş yerinize doğru ilerlerken trafik polisinin işaretiyle arabanızı sağa çekiyorsunuz. Polis, yeşil ışıkta durup beklemediğiniz için size ceza kesiyor. Polisin hiç de şaka yapar bir hâli yok; öyle rüşvet almak için bahaneler üreten birine de benzemiyor. Ne kadar itiraz etseniz de makbuzunuz kesildi: Yeşil ışıkta durup yayalara yol vermediniz.
Başka bir gün, bir de bakıyorsunuz ki trafik ışıklarının renkleri tümden değişmiş. Hayırlı olsun; kahverengi ışıkta durmadığınız için yeni bir makbuzunuz daha oldu. Bir arkadaşınıza da aynı gün mavi ışıkta durmama cezası kesilmiş. Çok değil, birkaç ay sonra tüm yayalar, tüm sürücüler, hatta tüm trafik polisleri için o meşhur renk bilgisi ortadan kalkacak; yani toplum trafik namusunu yitirecektir.

Namussuz yaşamak ve anomi
Namussuzluk denince aklınıza sadece “o iş” mi geliyor? “Mualla’yı sandala atıp, ruhumda hicranını söyletme hikâyesi” değildir namussuzluk; “Geç bunları bir kalem” diyerek söyleyelim: Nomos/namus, bir toplumun ortak uzlaşısıyla belirlenmiş, herkesin uyması beklenen ve toplumsal düzeni sağlayan kurallardır. Nomos, keyfiyeti ortadan kaldırır; kural koyar, düzeni sağlar. Nomos; kırmızı rengin neden seçildiğini, trafik tabelasında neden en altta değil de en üstte durduğunu, buna hangi yasanın hangi maddesinin karar verdiğini bilmese bile, bir ilkokul çocuğunun kırmızı ışıkta durulması gerektiğini bilmesidir. Yazılı kanunları kapsar; onları aşar. Nomos kaybolursa a-nomos, yani namussuzluk, vârid olur. Émile Durkheim buna anomie der.
Türkiye toplumu, “olamaz” dediklerini, “değişemez” saydıklarını; toplumsal yaşamı anlamlandıran sabitelerini (constant) bir bir yitiriyor. Düşünün, TİP Milletvekili Can Atalay’ın serbest bırakılması ve görevine geri dönmesiyle ilgili bir Anayasa Mahkemesi kararı var ve uygulanmıyor. Bu hususu neyle, nasıl yorumlarsınız? Hukukla mı? İsmet Paşa’nın kulakları çınlasın: “Hadi canım sen de!” Anomie, namussuzluk, tam olarak bu: Sözlerinizi üzerine inşa edeceğiniz bir sabiteniz yok artık. Hukuktan bahsetmek bir “ekran eğlencesi”ne dönüşüyor. Sussanız gönül razı değil, söyleseniz hükmü yok. Bu yaşananların sadece bir hukuk ihlali olmadığını, yeni bir devlet pratiği olduğunu görmemiz gerekiyor.

İstisna hâli: Namussuzluğun Nomos’u
İşte hukukun öngörülemez biçimde uygulanması veya bütünüyle es geçilmesiyle oluşan “dinamik belirsizlik” hâli olan istisna hâli tam da böyle bir şey. Özellikle konu siyasal alan olduğunda, normal hukuk düzeninin askıya alındığı; hukuki güvencenin, yargısal denetimin ve genel normların yerini keyfî idari-siyasi tedbirlerin aldığı durumdur. Devletin bir yüzünü temsil eden Tedbir (İmtiyaz) Devleti, istisna hâlini kullanarak politik alanı hukuken bir “hava boşluğuna” çevirir; bu alanda normlar işlemez, anayasal garantiler bütünüyle çözülür ve kararlar tamamen durumun icabına göre alınır. Böyle bir düzende fazla mı sesiniz çıktı? Çıplak/hukuksuz hayatlar sürmeye mecbur bırakılabilir, hukuk düzeninin tamamen dışına, yani sivil ölüme terk edilebilirsiniz; istenilen ifadeyi vermeniz için oğlunuz, gelininiz tutuklanabilir; özel hayatınız didiklenebilir.
Aman dikkat, bu bir eksiklik değil; normsuzluğun norm, namussuzluğun nomos hâline gelişinin bir devlet pratiği olduğunu, devletin bir yüzünü teşkil ettiğini söylüyor Ernst Fraenkel. Bu, bilinçli bir tercih, bir yönetme stratejisi.
“Bunların hiçbiri beni ilgilendirmiyor!” diyebilirsiniz; kendinizi siyasi bir özne, yani yurttaş olarak da tanımlamıyor olabilirsiniz. Güvenli konfor alanınızda (norm devleti), size dokunmayan yılanın (tedbir devletinin) bin yıl yaşamasını da savunabilirsiniz. Ancak ben, Tanrı Janus gibi bir yüzüyle (norm devleti) size bakan bu müşfik devletin, diğer yüzüyle (tedbir devleti) yarattığı kuralsızlığın tüm sosyal yapıyı çürütmeye başladığını düşünüyorum. Artan madde bağımlılığı, çocuk çeteleri, okul cinayetleri… Sizce tesadüf mü?








