Medyascope okurları yazıyor | Taksim işçilere yasaklanmalı!

Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Mete Kaan Kaynar, “Taksim işçilere yasaklanmalı!” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Yahu kardeşim, 1 Mayıs kutlanmasın diyen mi var? Kutlansın elbette. Alnın teriyle evine helal rızık götüren işçiye kim karşı çıkabilir? İşçi kardeşimiz bizim başımızın tacı. Hem peygamber efendimiz de dememiş mi “İşçiye, ücretini teri kurumadan önce verin” diye. Amaa! Her şeyin de bir usûlü, bir erkânı, bir yeri yordamı var be kardeşim. Bayram kutlayacağım diye illâ Taksim’e çıkmanın ne âlemi var? Devlet sana yer göstermiş, git orada kutla. İstanbul bir koca şehir; Çatalca var, Tuzla var, Ankara’da illa Kızılay mı olacak? Güdül’de kutlayınca bayram, bayram olmuyor mu? Şerefli işçiye Şerefikoçhisar’dan güzel eylem yeri mi var. Alsancak’a yığılmanın mânâsı ne? Torbalı’da da bayram bayramdır, Karabağlar’da da işçi işçidir.

Dur, bir dakika! Hadise, elbette, Taksim’de (Gezi Park Konser Alanı, 4 Haziran 2012) konser verebilir. Lakin Hadise’nin konseri bir hadise değil ama senin eylemlerin bir hadise. Hem Taksim dediğin yer memleketin vitrini. Turist geçer, esnaf ekmek yer, trafik akar, millet çoluğuyla çocuğuyla gezer. Şimdi sen oraya pankartla, sloganla, davulla, zurnayla, sendikayla, kortejle çıkarsan olacak iş mi bu? Kutla ama tadında kutla. Görün ama fazla görülme. Sesini çıkar ama çok da duyulma. Kutla, kutlama diyen yok sana ama “Devlet”in dediği yerde, “Devlet”in gösterdiği biçimde, “Devlet”in uygun gördüğü kadar kutla; işte makul olan budur. Sonra da bir hominid-cop (insanımsı-aynasız) dağılmakta olan gencin yüzüne kasten, gülerek, eğlenerek gaz sıktı diye üzülüyorsun — kızma ama onun — lovely pooch — da tabiatı bu, işi o. Bu o canidin etogramında var; ısırır, gaz sıkar.

Her neyse, zaten kimsenin işçiyle derdi yok. Olur mu efendim! İşçi çalışsın, işçi üretsin, işçi alın teri döksün; işçi yoku var etsin ki gariban patronda da evine Abdülhamit’in saatini götürebilsin, kıçıkırık bir yatçık, nohut oda bakla sofa bir yalı alabilsin.

Medyascope okurları yazıyor | Taksim işçilere yasaklanmalı!
Medyascope okurları yazıyor | Taksim işçilere yasaklanmalı!

Sınıf bir etiket değil, (tarihsel) bir ilişkidir

Sınıf dediğimiz şeyi çoğu zaman yanlış yerden düşünmeye alışığız. Sanki sınıf, bir nüfus sayımı hânesi, bir meslek kodu, bir gelir dilimi ya da seçim anketlerinde işaretlenen toplumsal bir kategoriymiş gibi konuşuluyor. “İşçi”, “memur”, “emekli”, “beyaz yakalı”, “mavi yakalı”, “dar gelirli”, “asgari ücretli” deniyor ve mesele orada kapanmış gibi yapılıyor. Oysa sınıf bundan çok daha canlı, çok daha tarihsel, çok daha ilişkisel bir şeydir.

E. P. Thompson da İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu‘nda sınıfı donmuş bir kategori gibi değil, tarih içinde oluşan bir ilişki olarak tanımlar. Onun meşhur formülüyle, sınıf bir şey değil, bir ilişkidir. Yani bir etiket değildir sınıf; insanların yaşadıkları ortak deneyimlerin, karşılaştıkları ortak haksızlıkların, verdikleri ortak tepkilerin, ortak mücadelelerin, kutladıkları bayramın, çektikleri halayın, hep bir ağızdan attıkları sloganın, söyledikleri türkünün… hayatın, hayatın içinde şekillenen tarihsel bir oluşumdur.

Sınıfı yalnızca ücret düzeyiyle açıklamak eksik kalır. Elbette ücret önemlidir; çünkü sınıf ilişkisinin en çıplak görüldüğü alanlardan biridir. Ama işçi sadece “az kazandığı” için işçi sınıfı değildir. Sınıf, kimin emeğini kiralamak zorunda kaldığı, kimin başkasının emeği üzerinde tasarruf ettiği, kimin üretilen değere el koyduğu, kimin hayatını borçla sürdürdüğü, kimin geleceğini güvencesizlik içinde kurmaya çalıştığı; velhasıl kimin amele kimin tufeyli olduğu sorularının toplamıdır. Eni sonu sosyalizm de, tek tek insanların yoksulluğunu değil, o yoksulluğu üreten ilişkileri konu edinir.

Taksim Meydanı'na çıkan Taksim işçilere
Medyascope okurları yazıyor | Taksim işçilere yasaklanmalı! Taksim Meydanı’na çıkan tüm yollar kapanıyor

Thompson’ın sınıf anlayışının gücü de burada yatar. İnsanlar benzer koşullarda çalıştıkları için kendiliğinden sınıf olmazlar. Benzer yoksulluğu yaşamaları, benzer baskılara maruz kalmaları, benzer güvencesizlikleri taşımaları önemlidir; ama bu ortaklık kendiliğinden siyasal bir özne yaratmaz. Sınıf, bu ortak deneyimler ortak çıkar bilincine, ortak hafızaya, ortak dile ve ortak mücadeleye dönüştüğünde görünür hâle gelir.

Daha yalın söyleyelim: İşçi sınıfı yalnızca fabrikada oluşmaz. Fabrikada vardır elbette; madende, tersanede, atölyede, hastanede, okulda, belediye aracında, kargo deposunda, çağrı merkezinde, plaza ofisinde, motokurye çantasında, market kasasında da vardır. Fakat bu varlık çoğu zaman dağınıktır. İnsan kendi işyerinde, kendi vardiyasında, kendi borcunda, kendi kirasında, kendi yorgunluğunda yaşar bu ilişkiyi.

1 Mayıs’ın önemi tam burada ortaya çıkar. 1 Mayıs, gündelik hayatın içine dağılmış emek deneyimini ortak bir siyasal görünürlüğe dönüştürür. Tek tek yaşanan geçim sıkıntısı, o gün ortak bir talebe dönüşür. Tek tek hissedilen haksızlık duygusu, ortak bir sese kavuşur. Herkesin kendi evinde, kendi işyerinde, kendi borcunda, kendi yorgunluğunda yaşadığı şey kamusal alanda ortak bir hakikat hâline gelir.

Bu nedenle sınıf yalnızca çalışan insanlar toplamı değildir. Sınıf, çalışan insanların ortak deneyimlerini ortak bir siyasal söz hâline getirmesidir. İşçi tek başınayken çoğu zaman yalnızca geçinmeye çalışan biridir. Ama ortak hafızasıyla, ortak talebiyle, ortak sözüyle ortaya çıktığında artık yalnızca çalışan birey değildir; hak isteyen, hesap soran, tarihini hatırlayan kolektif özneye dönüşür.

Görünmek, görülmek, kamusal alanda var olmak; bunlar önemli. Sınıf görünmediğinde yok olmaz: İşçi çalışırken de sınıf ilişkisi vardır, düşük ücret alırken de vardır, kira öderken de vardır, borçlanırken de vardır, iş cinayetlerinde ölürken de vardır. İşçi, işçi olduğunu bilse de bilmese de kendi kendinde (en soi/in itself) vardır. Ama sınıf, görünür olduğunda başka bir şey olur: Dağınık emek deneyimi ortak bir politik iddiaya dönüşür. O darmadağın çalışanlar kitlesi proletarya olur; kendisi için (pour soi) bir sınıf hâline gelir.

Görünmeyen sınıf, çoğu zaman “dar gelirli vatandaş”, “geçim sıkıntısı çeken kesim”, “mağdur insanlar” gibi daha zararsız adlarla anılır. Bu adlandırmalar yoksulluğu kişiselleştirir, sınıf ilişkisini perdelemeye yarar. Emekçilerin yaşadıkları mağduriyetleri kadere indirger, dışsallaştırır. Oysa sınıf görünür olduğunda tablo değişir. İşçi kazandığıyla geçinemeyen ve kaderine razı biri olmaktan çıkar; neden geçinemediğini sorgulayan bir proletere dönüşmeye başlar.

İktidarın rahatsızlığı da burada başlar. Çünkü iktidar işçinin çalışmasına itiraz etmez. İşçi çalışsın, üretsin, vergi versin, borcunu ödesin, krizin yükünü taşısın; üç çocuk yapsın, itaat etsin, oy versin… bunda bir sorun yoktur. Hatta düzenin sürekliliği büyük ölçüde buna dayanır. Sorun, işçinin bütün bu yükleri taşırken dağınık kalmaması, susmaması, kendisini ortak bir sınıf deneyiminin parçası olarak görünür kılmasıdır.

Denetlenmiş görünürlük de burada başlar. İktidar emekçilere “varsınız, ama benim çizdiğim yerde varsınız; konuşabilirsiniz, ama benim izin verdiğim ölçüde konuşabilirsiniz; kutlayabilirsiniz, ama benim makul bulduğum biçimde kutlayabilirsiniz” der. Sınıf, kalabalığa dönüştürülür, kamudan uzaklaştırılır; Marx’ın Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı‘nın Girişi’nde hatırlattığı gibi toplumun içindedir, orada yaşar ama bürgerliche Gesellschaft‘ta — burjuva toplumunda, sivil toplumda — mevcut değildir. Varlığı kabul edilir; ama varlığının siyasal anlamı törpülenir. Bayramına izin verilir; ama bayramın hafızasına, öfkesine, talebine ve merkezî görünürlüğüne sınır çekilir. O vardır ama temsili yoktur; görünmez, görünmemelidir.

Bu çerçeve Taksim meselesini anlamak için önemlidir. Çünkü Taksim yasağı, yalnızca “hangi meydanda toplanılacak?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: İşçi sınıfı, kendi adıyla, kendi hafızasıyla ve kendi talebiyle, kendi istediği yerde görünebilecek midir, görünemeyecek midir? Yoksa ancak iktidarın gösterdiği yerde, iktidarın izin verdiği biçimde, iktidarın tolere ettiği ölçüde mi görünür olabilir?

Tam da burada Thompson’ın sınıfı bir ilişki olarak kavrayan yaklaşımı anlam kazanır. Eğer sınıf hazır bir etiket değilse, ortak deneyim ve mücadele içinde oluşan tarihsel bir ilişkiyse, 1 Mayıs bu ilişkinin kamusal görünürlüğe kavuştuğu gündür. Taksim ise bu görünürlüğün Türkiye’deki en yüklü mekânlarından biridir. Taksim sadece sınıfın göründüğü yer değildir; Taksim hafızadır. Hafızasını yanına alan sınıf kalabalık olmaktan tarihsel özne olmaya koşar. Yalnızca ücret talep etmez; emeğin bu ülkedeki yerini, değerini ve siyasal anlamını yeniden sorar. Sorar, aynı zamanda da öğretir.

Taksim'de katledilenleri anmak isteyenler Taksim işçilere
Medyascope okurları yazıyor | Taksim işçilere yasaklanmalı! 1 Mayıs 1977’de Taksim’de katledilenleri anmak isteyenler gözaltına alındı

1 Mayıs sınıfın görünmesi; Taksim onun mekânıdır

1 Mayıs’ı bu kadar önemli kılan şey tam da budur. 1 Mayıs, yalnızca takvimde işaretlenmiş bir bayram günü değildir; gündelik hayatın içine dağılmış emek deneyiminin ortak bir görünürlüğe kavuştuğu andır. Tek tek işyerlerine, vardiyalara, borçlara, kira hesaplarına, yorgun bedenlere ve sessiz öfkelere dağılmış olan sınıf ilişkisi, o gün ortak bir söz, ortak bir hafıza ve ortak bir talep hâline gelir.

İşçiler o gün yalnızca çalışan insanlar toplamı olarak değil; hak isteyen, hesap soran, kendi tarihini hatırlayan ve geleceğine dair söz kuran kolektif bir özne olarak görünür. Pankart, kortej, slogan, sendika, anma, marş, yürüyüş… Bunların her biri yalnızca törensel ayrıntı değildir; dağınık emek deneyiminin ortak bir sınıf görünürlüğüne dönüşmesinin araçlarıdır. 1 Mayıs, sınıfın toplumsal muhalefetle buluştuğu bir festival, bir panayırdır.

Taksim’i önemli kılan ise bu görünürlüğü herhangi bir alana değil, ülkenin sembolik merkezlerinden birine taşımasıdır. Bir meydanın anlamı yalnızca yüzölçümüyle, ulaşım imkânıyla ya da trafik düzeniyle ölçülmez. Bazı meydanlar, orada yaşananlarla, orada ölenlerle, orada yasaklananlarla, orada tekrar tekrar talep edilenlerle anlam kazanır. Taksim de böyledir. 1977’nin kanlı hafızası, Kazancı Yokuşu, yıllarca süren yasaklar, barikatlar, gözaltılar, yeniden kazanılan ve yeniden kapatılan meydan deneyimi Taksim’i sıradan bir toplanma alanı olmaktan çıkarır.

Bu yüzden “1 Mayıs başka yerde de kutlanabilir.” cümlesi ilk bakışta makul görünse de gerçekte meseleyi çarpıtır. Elbette insanlar başka bir yerde de toplanabilir, pankart açabilir, slogan atabilirler. Ama 1 Mayıs’ın anlamı yalnızca insanların bir araya gelmesinden ibaret değildir. Mesele, bu bir araya gelişin nerede, hangi hafızayla, hangi görünürlük düzeyiyle ve hangi siyasal anlamla gerçekleştiğidir. Bir kitlenin kendi belleğinde yer etmiş; onu sınıf olarak tanımlamaya imkân veren sembolik anlamı hâiz bir yerde görünmesiyle, başka bir yerde eylem yapması, toplanması aynı şey değildir.

Taksim’de 1 Mayıs, işçi sınıfının “biz buradayız” sözünü ülkenin sembolik merkezinde kurmasıdır. O gün Taksim’de görünen şey yalnızca bir kalabalık değildir. Görünen şey, geçmişin hesabı, bugünün geçim derdi ve geleceğe dair hak talebidir. Ücret, kira, emeklilik, güvencesizlik, iş cinayetleri, sendikasızlaştırma ve hayat pahalılığı Taksim’de yalnızca sosyal sorunlar olarak değil, sınıfsal ve siyasal bir gerçeklik olarak görünür hâle gelir.

İktidarın rahatsızlığı da buradan doğar. Çünkü Taksim’de 1 Mayıs, sınıfın yalnızca var olmasını değil, kendisi için bir sınıf olarak görünmesini sağlar. İşçi orada yalnızca çalışan biri değildir; tarihini hatırlayan, hakkını isteyen, meydanın anlamına sahip çıkan bir kolektif öznenin parçasıdır. Taksim, sınıfın görünürlüğüne merkezî ve tarihsel bir ağırlık kazandırır. Bu nedenle Taksim yasağı, yalnızca bir meydan yasağı değil, sınıfın görünürlüğüne çekilen sınırdır.

Medyascope okurları yazıyor | Taksim işçilere yasaklanmalı!
Medyascope okurları yazıyor | Taksim işçilere yasaklanmalı!

Taksim: Sınıfın bilinci, sınıfın hafızası

İktidar açısından mesele, işçilerin yılda bir gün bayram kutlaması değildir. Buna itiraz ediyormuş gibi görünmek de istemez zaten. “Kutlayın!” der; ama hemen ardından sınırı çizer: Burada değil, böyle değil, bu kadar değil. İşçiler olsun, ama işçi sınıfı olmasın ister. Oysa Taksim, belleği bugüne bağlamaya; kalabalığı sınıfa döndürmeye, toplumsal muhalefeti dayanışmaya itebilecek bir mekândır.

İşte bu yüzden Taksim sadece bir yer değildir. Taksim, işçi sınıfı için hafızadır; merkezdir, görünürlük hakkıdır. Orada 1 Mayıs kutlandığında yalnızca bir meydan dolmaz; sınıf kendi tarihini hatırlar, kendi sözünü kurar, kendi varlığını ülkenin merkezine taşır. İşçi, tek tek çalışan insan olmaktan çıkar; kendi adıyla, kendi hafızasıyla, kendi talebiyle kolektif bir özne olarak görünür.

Taksim bir hafızadır; Taksim kalabalığın kendisi için sınıf olmayı öğrendiği yerdir. Hem Taksim dediğin Gezi’ye kaç adımdır.

Dayanışmayla, dostça ve hoşça kalın…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.