İSTANBUL (Medyascope) – Gürkan Çakıroğlu, çözüm sürecinin sadece Türkiye için değil, daha geniş bölge için de bir dönüm noktası olduğunu söylüyor. Çakıroğlu, Türklüğün kendisinin gerçek biçiminden yüzyıllık bir sapma yaşadığını savunuyor. The Amargi’de yayımlanan söyleşiyi Elif Sarıcan’ın izniyle yayınlıyoruz.
Bilmeniz gerekenler

- Kurumsal siyasete İYİ Parti ile adım attınız ve “Türk” yazınızda şöyle diyorsunuz: “Allah’ın yarattığı Türk’üm ben; Türk olmak için devletten icazet alacak değilim.” Bugün hâlâ kendinizi bir Türk milliyetçisi olarak tanımlar mısınız — ve Türklüğü baştan tanımlamanın vakti geldi mi? Kimliğini bir başkasının karşıtlığı üzerinden tanımlamayan bir Türklük nasıl görünür, ve Türkiye böyle bir tanıma ulaşmaktan ne kazanır?
Evet, Türklüğüm devletten evvel gelir. Hele hele 82 anayasası gibi köhnemiş bir siyasal sözleşmenin sınırların içerisine sığmaz Türklük, Türklüğüm. Türk’ün mottosu şudur; il gider töre kalır. Yani kutsal olan devlet değil hukuktur. Türk bunu asırlar öncesinden söylemiş, bugün gelinen nokta Türk için kabul edilemez, Türklük bu olamaz.
Ve evet; ben bugün hâlâ kendimi bir Türk milliyetçisi olarak tanımlıyorum. Türk’ün hikâyesine vurgunum ben. Bu hikâyenin Dede Korkut ile Yunus Emre ile ete kemiğe bürünen tarafına bakın. Tahta kılıçları yazmıyor resmî tarih.
Türklüğü baştan tanımlamaya gerek yok. Baştaki, en baştaki Türk’ü bulmak lazım. Zira onu unutturdular bize. Onu hatırlamak ve tanımak kâfi bize. Türk; Çin asimilasyonuna ve Emevi ırkçılığına baş kaldırı üzerinden şekillenmiştir. Bu nedenle de tarihin hiçbir döneminde asimilasyoncu dil ile diyalog kurmamış, hükmetmemiştir. Kemalist paradigmanın Türk ve Türklükle uzaktan yakından alakası yoktur; bilakis Türk’e vurulmuş prangadır.

- Dede Korkut ile Yunus Emre’den söz ettiniz. Neden bu figürler? En baştaki, en kadim Türk’ü bulmak gerektiğini, çünkü onun bize unutturulduğunu söylüyorsunuz. Bu “en baştaki Türk” kim? Türklüğün Çin asimilasyonuna ve Emevi ırkçılığına başkaldırı üzerinden şekillendiğini söylerken, bugünün Türk’üne bu hafızadan ne kalmalı?
Neden o figürler; çünkü onların söylemleri bize hem geçmişte kim olduğumuzu hem de ilerlememizin nasıl ve ne üzerine olduğunu anlatıyor. Kemalist Türkiye’nin ve Türk milliyetçiliğinin Türklükle uzaktan yakından alakası yok. Bize bunu onlar [tarihî Türk kökleri] anlatıyor. En baştaki Türk de bu işte; dayatmayan, dinleyen; asimile etmeyen, entegre eden. Hafızayı silmeye azmetti Kemalizm. Ve maalesef kısmen de başarılı oldu. Şimdi onu hatırlamak için mücadele etme vakti.
Barış neye benzer, ne anlama gelir?
- Savaşı yaşamamış olanın savaşın dilini konuşması kolaydır. “Böyle barış olur mu?” yazınızda barışın ancak zemini hukuk devleti olduğunda ayakta kalabileceğini söylüyorsunuz. Siyasi mutabakatın ötesinde, barış gündelik hayatta nasıl görünür — Diyarbakır’daki bir anne için, Maraş’taki bir genç için, evine dönen bir asker veya gerilla için? Ve bu sürecin hem Türkiye’nin kendisi hem de daha geniş bir coğrafya için sonuçları nelerdir — eğer bu barış tutarsa, Türkiye kendi gözünde ve dünyanın gözünde nasıl bir ülke hâline gelir?
Barış en rafine hâliyle hukuk demektir. Hukuk ise yasalar veya yargı mekanizması değil, toplumsal sözleşme demektir. Hukuk, adaleti aşan bir kavramdır.
Gözlerinizin görmesine bile gerek yoktur. Barış bir hissiyattır. Barış bir aidiyettir. Anne için barış evladının kokusu, ruhunun huzurudur barış. Evine dönen bir asker veya gerilla için zaferdir barış. Maraş’taki bir çocuk için refahtır barış.
Bu sürecin etkileri yerel ve bölgesel olmanın çok ötesinde evrensel olacak. Nihayete erdiğinde — ki bu doğal biraz zaman alacak — 1789 ile başlayan yakın çağ kapanacak. Evet, çağ açıp çağ kapatacak Türkler ve Kürtler; ulus devletten demokratik ulusa. Ve bu dünyaya ilham olacak.
- “Hukuk, adaleti aşan bir kavramdır” diyorsunuz. Bu ilkenin pratik adımları ne olabilir?
Toplumsal sözleşme. Bu olmadan olmaz. Mutlak adalet zaten yok yeryüzünde. Ve olmayacak. Ama ona en yakın hâlin tecellisi de hukuk devleti ile mümkün.
- Ayrıca bu sürecin etkilerinin yerel ve bölgesel olmanın çok ötesinde, evrensel olacağını söylediniz. Bunu biraz daha açabilir misiniz?
Nasıl ki Fransız İhtilali ulus devletle önce Avrupa’yı sonra da dünyayı etkiledi; işte bu süreç de eğer başarıya ulaşırsa demokratik ulusla önce Orta Doğu’yu sonra bütün dünyayı etkileyecek. Bu kaçınılmaz.
- Türkler ve Kürtler ulus devletten demokratik ulusa geçerek nasıl bir çağ açıp çağ kapatacak, ve bu dünyaya yaşamsal olarak nasıl bir ilham olacak?
Tek tipleştirme, asimile etme ve sömürme üzerine kuruldu modern zamanlar. Ve bu sadece ama sadece paradigma sahibi 3-5 devletin işine yaradı, dünyanın geri kalanına ise kriz ve yoksulluk getirdi. Biz bu paradigmayı paramparça edebiliriz. Ve bu bütün dünyaya ilham olabilir.
Abdullah Öcalan ve “devletin demokratik kanadı”
- Son dönemde Abdullah Öcalan’a bir tür statü verilmesi etrafında çok şey konuşuldu; bunun içinde kendisinin “devletin demokratik kanadına katılmaya hazırım” şeklinde aktarılan sözleri de vardı. Siz ise onun zaten devletin demokratik kanadı olduğunu söylediniz. Bununla ne kastettiğinizi, ve devletin bunu kabul etmesinin pratik ve sembolik olarak ne anlama geleceğini biraz açar mısınız?
Devlet, 1925 ile Kemalist paradigma üzerinden şekillendi. Tek tipleştiren, asimilasyoncu ve anti-demokratik. Ve aynı devlet artık paradigma değiştiriyor, Kemalist paradigmadan Öcalan’ın paradigmasına dümen kırıyor [Türkiye devleti]. Kocaman bir transatlantik bu devlet; kolay değil, dümeni kırsa da istikametin dönüşümü zaman alacak. Ama olacak bu. Zira yaşamsal bir olgu bu. Türkiye yüzyılı Kürtlerle yükselecek.
1950-55 Demokrat Parti’nin, 2002-2007 AK Parti’nin temsil ettiği ve öncülüğünü yaptığı ilerleme ve değişimin öncüsü 2030’larda Kürt siyasal hareketi olacak. Nasıl? Kürt kalarak ama Kürtlüğü de aşarak, tüm Türkiye’yi kucaklayarak. Öcalan artık Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının kurucu babalarından biri, belki de birincisi.
- “Transatlantik bir devlet” ifadesini kullandınız. Bununla tam olarak neyi kastediyorsunuz, ve bu Türkiye’nin bugünkü konumu açısından ne anlama geliyor?
Devlet Türkiye’de yatay olarak geniş, dikey olarak da derindir. Kütlesi büyüktür. Transatlantik gibi, dümeni kırsanız da istikametin değişimi zaman alır. Süreç ile alakalı dümen kırıldı; istikamet, Kemalist paradigmadan Öcalan’ın paradigmasına. Ama bunu görmek zaman alacak.
Kürtçe korkusu
- Bir dil, devlet kendisini o dilin inkârı üzerine inşa etmemişse, nadiren devlet için bir tehdittir. Size göre Türk milliyetçileri Kürtçeden neden bu kadar korkuyor? Ve bu korkunun yalnızca Kürtlere değil, bizzat Türklüğe bedeli nedir?
Modern Türk milliyetçilerinin fikir babaları Batı’dan devşirmedir. Kemalist kodlar üzerinden yenilenen milliyetçilik anlayışı; Batı’nın ve özellikle de İngiltere’nin menfaatleri doğrultusunda şekillenmiştir. Bugün artık dönem ve şartlar bambaşka. Bu yerleşik algı değişecek. Türk milliyetçiliği Türkleşecek.
Nasıl mı? Kürtçe ile. Ne zaman ki Türkiye’de Kürtçe anadilde eğitim olur, o vakit Balkanlar’dan Çin Seddi’ne Türkçe bölgenin İngilizcesi olur. Kürtçe ve Türkçe birlikte büyüyecekler.
- Türk milliyetçiliği içindeki belirli akımlar ve bunların bu memlekete ne verip ne vermediği konusunda epeyce keskin ifadeler kullandınız. Bazılarının fiilen ne katkı yaptığına baktığınızda — Türkiye’nin kurumlarına, onuruna, insanlarının hayatına — ne görüyorsunuz? İnşa eden bir milliyetçilik ile yalnızca kendine dair boş bir tasavvuru kollayan bir milliyetçilik arasındaki sınırı nereye çiziyorsunuz?
Milliyetçilik, kendi kültürünü, dilini, töreni korumak ve geliştirmektir benim için. Diğeri, yani etnik dayatma üzerinden yapılanın adı ırkçılık. Türkiye’deki milliyetçilerin ciddi bir kesimi milliyetçi değil ırkçı. Korku, kibir ve komplekse hapsolmuş; zavallı insanlar. Üzülüyorum. Büyük Türk Yunus Emre ne güzel söylemiş; ağyar dahi yâr bize, kamu âlem bir bize. Çizgi, sınır budur.
- Türklüğü neredeyse bir asırdır domine eden ırkçı milliyetçiliği değiştirmeye nereden başlamak gerekiyor? Bu dönüşüm için Türk’e ne anlatmak, neyi hatırlatmak gerekiyor?
Geçmişini, özünü, hikâyesini. Sibirya steplerinden Balkanlara kadar beni taşıyan, beni kalıcı kılan ne idi? Sadece savaş ve çelik kılıçtaysa eğer maharet, o vakit Moğol kalırdı. Yok, değil. Bizim ötekimiz olmadı hiç. Biz gittiğimiz her yere kendimizden kattık, gittiğimiz her yerden de kendimize bir şeyler kattık. Böyle böyle kalıcı olabildik. Özümüzü hatırlamamız gerek.
İthal çerçeveler ve tarihin seçici yazımı
- Son yüzyılda Batılı çerçevelerin Türkiye’ye aktarılmasına ve dar çıkarlara hizmet eden seçici bir tarih anlatısının kurulmasına yönelik eleştirileriniz var. Sizin için en çarpıcı olan örnekler hangileri? Ve Türkiye, dar çıkarlara göre yazılmış bir tarihin ötesine nasıl geçer?
Batı’nın değerleri ve Batılı halklar ayakta ama Batılı devletler çürüyor. Gazze bize bunu tüm çıplaklığıyla gösterdi. Ayrıca Batı o değerleri nereden aldı da bir üst faza taşıdı? Doğudan. Avrupa Birliği kriterleri vesaire Türkiye’yi asla hukuk devleti yapamaz; yapsa yapsa kanun devleti yapar ki o da bizim kronik sorunlarımızı çözmez. Ve ayrıca Batı kendine uygun şablonları başka ülkelere dayattı veya ihraç etti. Bu da bir diğer sorun. Kısacası Batı, batıda kalmalı.
Ucuz siyaset, ciddi siyaset
- Türkiye’deki ucuz siyaset eğiliminden söz ettiniz. Ciddi bir siyasetin vakti geldi mi — ve bu fiilen neye benzer? Siyasetçilerden, basından ve halktan ne talep eder?
Siyaset benim için; hak, hakikat ve halk üzerine yapılabilir. Nasıl mı? Tarafları telif, milleti terkip, hukuku tahkim ile. Milletin korkularını zinde tutarak değil rızasını alarak siyaset yapmaktır faydalı olan. Siyaset mevcut hâli ile berbat bir durumda.
- Milletin korkularını zinde tutmak en etkili iktidar stratejisiyken, bu nasıl değişecek — yani buna izin verilir mi? Bahçeli’nin bazı sözleri umut verse de, sürecin hâlâ ağırlıklı olarak güvenlik boyutuyla ifade edilmesi, birçok çevre için bu temellerin çabucak değişmesinin zor olacağına işaret ediyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu tabii bir durum. Kolay değil. Hiç kolay değil. Yedi başlı bir ejderha ile mücadele ediyoruz. Ezberler bozuluyor, prangalar kırılıyor. Teorisi ayrı zor, pratiği ayrı zor. Elbette birileri yapmaya çalışırken birileri yıkmaya çalışacak. Mühim olan asla vazgeçmemek.
Demokratik bir Türkiye ve toplumsal sözleşmesi
- “Biz Ayrılamayız” yazınızda Türk ve Kürtlerin ayrılamayacağını söylüyorsunuz. Eğer öyleyse, asıl mesele birlikte hangi şartlarla yaşanacağı oluyor. Size göre demokratik bir Türkiye neye benzer? Ve böyle bir Türkiye’nin toplumsal sözleşmesinde, bugünkünde olmayan ne olur?
En basit hâliyle Kürt olur, Kürtçe olur. O sözleşmenin yazımında Kürtler de masada olur. AK Parti, CHP, MHP ve DEM Parti beraber yazarlarsa ancak bir toplumsal sözleşme olur. Hukuk olmadan; özgürlük, eşitlik, adalet vesaire gibi kavramların hepsi yanılsamadan ibaret. Hukuk olmadan; yasalar, mahkemeler ve yargı gibi kavramların hepsi adalet dağıtan değil, zulmü “meşrulaştıran” kavramlardan ibaret.
- Kürtler başta olmak üzere, ama belki zamanla farklı çevreler de bir tür yerel özerklik talep edecek. Türkiye böyle bir toplumsal sözleşmeye nasıl hazırlanacak?
Demokratik ulusta, yerel özerkliğe ihtiyaç bırakmayan yerel özgürlükler tanınacak. Bazıları bölünmekten korkuyor; kimisi samimi, kimisi değil. Ama bu korku gerçek. Lâkin demokratik ulus, en basitinden üniter devlete de aykırı değil. Hukuk olduğu sürece özerkliğe hacet yok. Hukuk olmadan ise özerk olsanız da huzura yer yok.







