İSTANBUL (Medyascope) – Eski HDP Muş Milletvekili Doç. Dr. Ahmet Yıldırım, PKK’nın silahsızlanma ve fesih sürecine hukuki çerçeve oluşturmayı amaçlayan “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”ni değerlendirdi. Ahmet Yıldırım, Kürt kamuoyunda sürece ilişkin temkinli bir iyimserlik bulunduğunu, ancak geçmiş deneyimlerin yarattığı güvensizliğin sürdüğünü söyledi. Yıldırım, yasanın ardından başlayacak siyasi sürecin çatışma döneminden daha zorlu bir sınav olacağını savundu.
Haberin özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ahmet Yıldırım, PKK’nın silahsızlanma sürecine ilişkin tasarıyı değerlendirirken Kürt kamuoyunda temkinli bir iyimserlik olduğunu belirtti.
- Yıldırım, yasanın tek başına sorunu çözmeyeceğini, asıl zorluğun demokratik siyasetin inşasında yaşanacağını vurguladı.
- Yasa paketinin güvenlik boyutuna odaklandığını, ama demokratikleşme ve hakların güvence altına alınmasına yönelik beklentilerin daha fazla olduğunu söyledi.
Yıldırım, Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’la yaptığı söyleşide, Kürt kamuoyunun ve Kürt siyasi hareketinin sürece yaklaşımındaki değişimi, beklentileri ve belirsizlikleri ele aldı. Yıldırım, Kürt toplumunda iyimserliğin arttığını ancak bunun hâlâ “ihtiyatlı” bir iyimserlik olduğunu belirtti. Yasanın tek başına sorunu çözemeyeceğini söyleyen Yıldırım, asıl zorlu sürecin demokratik siyasetin inşasında yaşanacağını vurguladı.

- Haftaya Bakış (262): DEM Parti-Erdoğan görüşmesinden ne çıktı?
- Öcalan: “Bir siyasi partinin genel merkezine kapısını balyozla kırarak girmek demokraside olacak şey midir?”
- Çerçeve yasa Meclis’e AKP, MHP, DEM Parti, CHP imzasıyla sunuldu: YENİ Parti süreci eleştirdi, görüşmelerde destek sinyali verdi
- Çerçeve yasa referanduma götürülürse ne olur? Ruşen Çakır yorumladı
- Ruşen Çakır yorumladı: Öcalan Kürtlere ihanet mi ediyor?
“Kürt kamuoyunda temkinli iyimserlik hakim”
Ahmet Yıldırım, Kürt kamuoyunun süreci Türkiye’nin diğer kesimlerinden daha yakından takip ettiğini söyledi. İlk günlerdeki yoğun kaygının bir ölçüde azaldığını belirten Yıldırım, geçmiş çözüm sürecinin yarattığı hayal kırıklığının hâlâ etkisini koruduğunu savundu.
Doç. Dr. Ahmet Yıldırım, Kürt toplumunda bu nedenle kesin bir güven duygusundan değil, “ihtiyatlı bir iyimserlikten” söz edilebileceğini aktardı. Yıldırım, 100 yıllık bir meselenin yalnızca 12 maddelik bir yasa paketiyle çözülemeyeceğini, yasanın ancak yeni bir dönemin başlangıcını oluşturabileceğini vurguladı:
“Kürt meselesinin, ölme ve öldürme üzerinden değil de konuşarak, diyalog kurarak tartışılması ahlaki ve politik bir mesele. Bunun ahlaki ve politik boyutunu göz ardı edemeyiz. Şu ülke içerisinde hangi sıfatla yaşıyor olursanız olun, sosyoekonomik durumunuz ne olursa olsun, eğitim durumunuz ne olursa olsun, ahlaki bir bakış açısı böyle bir meselenin silahtan ve şiddetten arındırılarak konuşulmasını gerekli kılıyor. Ahlaki olmanın yanında Türkiye’nin en önemli politik meselesi. Diyalog kurarak konuşulmanın da mümkün olabileceğini teneffüs ediyoruz.”
Yasanın kapsamı ve beklentiler
Ahmet Yıldırım, çerçeve yasanın Kürt meselesini tek başına çözecek bir düzenleme olarak görülmemesi gerektiğini belirtti. Yasa paketinin ağırlıklı olarak güvenlik boyutuna odaklandığını vurgulayan Yıldırım, Kürt kamuoyunun beklentisinin bunun ötesinde, demokratikleşme ve hakların güvence altına alınmasına yönelik adımlar olduğunu söyledi.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
“Merhaba, iyi günler. Çerçeve yasa Meclis’e gitti, bu hafta sonuna kadar onaylanması, Meclis’ten geçmesi bekleniyor. Tabii tartışmalar, eleştiriler ve beklentiler var. Biz şimdi bunun özellikle Kürt sokağına ve Kürt hareketine yansımalarını, HDP eski Muş Milletvekili Doçent Ahmet Yıldırım’la konuşmak istiyoruz. Ahmet, merhaba.
Ahmet Yıldırım: Merhaba, iyi yayınlar.
İyi yayınlar diyelim. Seninle daha önce, sürecin ilk dönemlerinde bir yayın yapmıştık. O dönemde, Kürtlerin beklentisiyle ilgili hep söylenen “temkinli iyimserlik” sözü vardı. Şimdi ‘’iyimserlik arttı ve temkin azaldı mı?’’ diye hemen sorayım. Çünkü çok önemli bir gelişme oldu, yasa hazırlandı ve oylanacak.
Ahmet Yıldırım: Öncelikle şunu söyleyeyim: Çok uzunca bir süredir, daha çok Medyascope‘tan, ama giderek artan bir biçimde merkez medyada karşılık bulan Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli mevzuunu konuşuyoruz. Az bir şey değil. Gerçekten, 100 yıllık, çok fazla isyana muhatap olmuş bir mesele ve son 50 yıldır da maalesef silahın ve şiddetin hak arama yöntemi olarak Türkiye’nin gündemini meşgul ettiği bir mesele. Sıradan yaklaşılacak, ülkenin toplumsal meselelerinden biri değil, başat meselelerinden biri. Buradan bakıldığında, silahın ve şiddetin yöntem dışına çıkarılması, Kürt meselesinin, artık ölme ve öldürme üzerinden değil, konuşarak, diyalog kurarak tartışılması, gerçekten ahlâki ve politik bir mesele. Bunun ahlaki ve politik boyutunu göz ardı edemeyiz. Bu ülke içerisinde hangi sıfatla yaşıyor olursanız olun, sosyoekonomik durumunuz, eğitim durumunuz ne olursa olsun, bir defa ahlâki bir bakış açısı, böyle bir meselenin silahtan ve şiddetten arındırılarak konuşulmasını gerekli kılıyor. Ahlâki olmanın yanı sıra, Türkiye’nin en önemli politik meselesi; diyalog kurarak konuşulmanın da mümkün olabileceğini teneffüs ediyoruz.
2013-2015 arasındaki yıllar, Kürtlerin de Türkiye kamuoyunun da hafızasında çok olumlu bir iz bırakmadı maalesef. O dönemin toplumsal parametreleri açısından bakarsak, ekonomik, siyasi ve özgürlükler açısından, sokağa ve toplumsal yaşama yansıyan birçok boyutu vardı. Ama son 22 aydır süregiden bu mesele, taraflar farklı adlandırsa ve farklı muratlar içerisine girmiş olsa da, birinci süreçtekinden farklı ama belli yönleriyle de benzer tarafları barındırıyor.
Şüphesiz, siz haklı olarak bunun Kürt mahallesine nasıl bir karşılık bulduğunu sordunuz. Politik bir topluluk olarak Kürtlerin, Türkiye’nin ortalamasından daha fazla bu işe kulak kesileceği, ilgi duyacağını beklemek şaşırtıcı olmaz. Kürtler ilgiyle takip ediyorlar. Yani lehte düşünenler de ilgiyle takip ediyorlar, bu sürece dair inanç ve umut anlamında zayıf bakış açısına sahip olanlar, umudu eksik olanlar da ilgiyle takip ediyorlar. Bu anlamda ülkenin batısından daha farklı bir Kürt halk gerçekliği ve bu sürece bakış açısı var. Açıkçası evet, ilk günlere göre gerçekten bu defa “olacak mı?” kaygısı biraz azalmış olmakla birlikte, son 3 aydaki umutsuzluk ve “Herhalde yine olmayacak” kaygısı ortadan kalkmış olsa bile, açıkçası ‘’bundan sonra ne kadarını kapsayacak?’’ sorusu hâlâ insanların zihninde yer alıyor. DEM Parti yetkilileri de, Abdullah Öcalan’la konuşan heyet de, İmralı Heyeti de, bu kapının aralanması, bu kapının tam açılması ve buradan yürünerek demokratik siyasetin ön plana çıkarılmasıyla, insanların kafasındaki soru işaretlerinin giderileceği yönünde söylemler var. Ben de buna katılıyorum. Elbette 100 yıllık meselenin, 12 maddelik bir yasa paketiyle ortadan kaldırılmasını beklemek hayâlcilik olur veya dünya deneyimlerinden bir haber olmak anlamına gelir. Buradan bakıldığında, Kürtlerde ‘’ihtiyatlı’’ bir iyimserlik var, öyle söyleyeyim. Şimdiye kadar kötümser düşünenlerin kaygılarının biraz azaldığını, ama bunun ‘’ihtiyatlı’’ bir iyimserliğe dönüştüğünü ifade edebilirim.
Burada şöyle bir husus var: Gerek devlet kanadında gerekse Kürt hareketi kanadında, özellikle Öcalan’ın notlarında üç tane kavram çok karşıma çıktı: Güven, güvence, taahhüt. Ortada bir güven yok. Karşılıklı olarak birbirlerine güvenmeyen, yıllardır savaşan iki aktör var. Bu, tabii ki kolay olacak bir şey değil. Bu güvenin inşası için karşılıklı güvenceler verilmesi gerekecek. Mesela Öcalan’ın 27 Şubat bildirgesi böyle bir şeydi, silahların yakılması böyle bir şeydi, Türkiye’deki güçlerinin çekilmesi böyle bir şeydi. Devletin de bir Komisyon kurması ve yasayı çıkartması, bir tür güvence oluşuyor. Bir de taahhüt kısmı var. O, özellikle Öcalan’ın üstlendiği bir şey anladığım kadarıyla. Öcalan taahhüt veriyor.
Şimdi burada “Öcalan’ın taahhüdü yeter mi?” sorusu var. Bu soru çok gündeme geliyor. Biliyorsunuz ben geçen ay Kandil’e gittim, Duran Kalkan’la röportaj yaptım. Ama onun dışında da epeyce sayıda örgütten kişilerle sohbet etme imkânım oldu. Onlarda, Öcalan’a tam bir bağlılık gördüm. Yani Öcalan’ın istediği bir şeye itiraz etme durumunu ben görmüyorum, yanılıyor muyum?
Ahmet Yıldırım: Hayır. Siz üç kavram üzerine kurdunuz, bu kavram setinden güven ve güvenceyi bekleyen, daha çok devlet tarafı oldu. Toplumun, Türkiye’deki genel kamuoyunun beklentilerini karşılayabilecek olan bir güven-güvence meselesi. Taahhüt boyutu, sizin de söylediğiniz üzere Sayın Öcalan’a ait bir durum. Buradan bakıldığında sizin birçok yayınınızda ifade ettiğiniz husus var: ‘’Sayın Öcalan Türkiye kamuoyunun beklentilerini karşılayacak bir çağrı yapar mı?’’ Evet, 27 Şubat 2025’te yaptı. Yine sizin sıklıkla dile getirdiğiniz, ‘’örgüt bunu dikkate alır ve gereğini yerine getirir mi?’’ Evet, 5-7 Mayıs Fesih Kongresi ve yanılmıyorsam 11 Temmuz silah yakma ile bunu da yerine getirdi. Kaygılar hâlâ giderilmemişti. Bunlar karar altına alındı ama pratiğe yansır mı? Siz de gidip görmüşsünüz ve birçok farklı organdan da takip ettiğimiz üzere ve devletin de ilgili güvenlik birimlerinin takip ettiği üzere, özellikle Türkiye sınırının güneyinde konumlanmış olan PKK’lıların, kişisel olarak değil de örgütsel bir yapı olarak bu taahhütleri yerine getirmeye başladığını gördük.
Sizin de belirttiğiniz üzere devlet açısından da önemli iki adım atıldı. Birincisi, geçen yıl bu vakitler çalışmaya başlayan Meclis Komisyonu’nun kurulması. Bir parti hariç bütün partilerin buna üye vermesi, onların da Türkiye’de çok farklı hem uzmanlık alanına hem de bu silahlı çatışma sürecine taraf olmuş kişilerin de davet edilmesi ve dinlenmesiyle, devlet önemli bir adım atmıştı. İşin devlet kanadı veya ülkeyi yönetenler açısından söyleyelim. Artık son 10 gündür de 1-20 Temmuz, bir de 1 Ağustos’ta İmralı Adası’na yapılan ziyaret sonrasında, yasa paketinin hazırlanması ve bu işin, yasama organı olarak Meclis’e sevk edilmesi süreci dün itibarıyla tamamlanmış oldu. Muhtemelen yarın Meclis’in Adalet Komisyonu’nda tartışılacak. Hafta sonu da çalışılacağı söyleniyor ve hafta başına kadar da bu paketin yasalaşması şekilleniyor. Açık söylemek gerekirse, bunlar kaygıları biraz gidermiş olmakla birlikte, Türkiye’nin batısında ulusalcı ve milliyetçi çevreler açısından giderilmesi gereken hâlâ belli kaygı noktaları var. Kürt kamuoyu açısından ise şimdiye kadar işin güvenlik boyutunu gündemine almış bir yasa paketi var karşımızda. Bir de 100 yıllık meselenin Kürtlerin ulus olmaktan kaynaklı haklarının tesis edilmesi meselesine dönük kaygıların giderilmesi var. Elbette ülkenin batısındaki ulusalcı, milliyetçi duyguları kışkırtacak olan siyasi yapıların kaygılarını anlamsız kılacak olan, Sayın Öcalan ve örgütü. Ama Kürt kamuoyunun kaygılarını giderebilecek olan ise, ülkeyi yöneten iktidar açısından beklentiler var.
Birkaç gün önce katıldığım başka bir yayın organında ifade etmiştim: Hükümet adına yasa paketinin tamamı üzerine ilk konuşma biraz daha uzun yapılır, ama her madde üzerine daha kısa konuşmalar yapılır. Tümü üzerine her kim konuşacaksa, bu mevzuyla ilgili AKP’nin genel başkan vekili, genel başkan yardımcısı, grup başkanı veya grup başkan vekili veya bir hukukçu kurmayları olabilir, bu kaygıları giderecek genel bir konuşmanın yapılacağını, güvenlik sorunu ortadan kaldırıldıktan sonra ara vermeksizin Kürt meselesine dönük özgürlükçü adımların atılacağı, ülkenin de demokratik standartlarını yükseltecek olan bazı değişikliklerin ara vermeksizin devam ettirileceği konusunda taahhütler Kürt kamuoyunu rahatlatacaktır. Hükümet adına bu yasa paketini ilk teklif eden grup olarak Adalet ve Kalkınma Partisi adına konuşmayı yapacak olan kişinin böyle bir müspet konuşma yapması, Kürtler için kaygıları giderici bir rol oynayacaktır diye düşünüyorum.
Sizin bir ayağınızın Avrupa’da olduğunu biliyorum; aynı partide ya da kardeş partide çok eski partidaş var.
Ahmet Yıldırım: Eski mücadele arkadaşları diyelim.
Evet, belediye başkanları, milletvekilleri, parti yöneticileri var. Yüzlerce diyeceğim ama yüzlerce az kalabilir sanki, özellikle Avrupa’da, Amerika’da da var ama esas olarak Avrupa’da var. Öcalan aylar önce onlara dönme çağrısı yapmıştı. Şimdi yasadan yararlanacaklarını biliyoruz. Bir de anladığım kadarıyla onlarınki en kolay olanı. Çünkü bu taslağa göre, doğrudan örgüt propagandası gibi eylem içermeyen suçlamalarla haklarında soruşturma olduğu için kolaylıkla yararlanacaklar. Ama yararlanacaklar mı? Hakikaten gelmek istiyorlar mı? Yine tekrar aynı meseleye, güven meselesine geleceğiz. İnsanlar Öcalan’a güveniyor olabilirler ama olay sadece Öcalan’dan ibaret değil. Bir tereddüt gözlediniz mi görüştüğünüz, sohbet ettiğiniz arkadaşlarınızda?
Ahmet Yıldırım: Birincisi, haklı olarak “yüzlerce mi?” diye soruyorsunuz. Evet, 2015’ten sonra Türkiye’de legal demokratik siyaset yaparken Türkiye’den ayrılmak zorunda kalanların sayısı yüzlerle ifade edilebilir. Ama 90’lardan itibaren Kürt meselesi ile alâkalı olarak siyasette yer almış olanların Avrupa’ya göçü binlerle ifade edilebilir. Haklı olarak belirttiniz, çoğunluğu Avrupa’da. Bir kısmı Britanya Adası’nda, onu da Avrupa’dan sayabiliriz. Amerika’da da var. Ama sizin de bildiğiniz üzere, gerçekten Irak Federe Kürt Bölgesi’nde, (Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde) yaşayanlar da var. Bugün Duhok’ta, Erbil’de, Süleymaniye’de yaşayan ve 2015 sonrası göç edenler var. Elimde elbette bir veri yok ama bunların da sayısının az olmadığını düşünüyorum. Onların da tamamını kapsayacak bir şekilde ele alınmalı.
Bu girizgahtan sonra şunu söyleyeyim: Elbette birçok arkadaşla konuşuyorum. Bu yasa paketinin Meclis’e getirilmesi gündeme girdikten sonra, son iki haftada daha fazla bazı arkadaşlarla görüştüm. Açık söylemek gerekirse hepsinin, şart demeyeyim ama nirengi noktası, turnusol kâğıdı rolü oynayacağı bir söylemi var; o da “Selahattin Demirtaş tahliye edilecek mi?” Tabii onlar sembolik olarak Selahattin Başkanı söylüyorlar ama Selahattin Demirtaş’ın tahliyesini söylerken, Figen Yüksekdağ ve diğer siyasi tutuklu olan arkadaşlarımızı da kastederek söylüyorlar. Kamuoyunun da yakından tanıdığı arkadaşların büyük bir çoğunluğunun ısrarla ifade ettikleri husus şu: “Selahattin Demirtaş tahliye edildikten sonra geliriz.” Kimisi de “Gelirsek, gerçekten bu yasada ifade edildiği üzere başvurular yapılıp belli prosedürler yerine getirildikten sonra, biz dışarıdayken Selahattin Demirtaş içerideyse bu bizim açımızdan huzursuzluk veren bir durumu ifade eder.” Bunu sıklıkla birçok arkadaştan duyduğumu ifade etmek isterim. Bu yönüyle de yasanın kapsamı, daraltan değil, mümkün olduğunca genişleten, sadece dışarıdan gelişleri değil gerçekten siyaset yaparken yurt dışına gitmek zorunda kalmış olanlarla, yurt dışına gitmeyi tercih etmediği için tutuklananları da eşdeğer olarak görmeli ve onları da kapsamalı ki, bu konudaki rezervleri, bariyerleri ortadan kaldırmış olsun.
Sizin Demirtaş’la çok yakın bir dostluğunuz olduğunu biliyorum. Hatta onun Türkiye’ye dönüp cezaevine girmesi sürecinde de beraberdiniz, irtibatta olduğunuzu da biliyorum. Demirtaş süreç hakkında ve kendisi hakkında ne düşünüyor?
Ahmet Yıldırım: Açık söylemek gerekirse, çok yakın zamanda kendisiyle görüşmedim. 2026’nın başında son kez görüşmüştüm ve ondan önce 5-6 defa kendisini cezaevinde ziyaret etmiştim. Bu vesileyle siz söylediğiniz için açayım: 4 Kasım 2016’da, tutuklanmasından yaklaşık 10 gün önce, birlikte planlanmış bir yurt dışı gezisindeydik. Kendisi 6 günlük bir programın 3. gününde dönmüştü. Geziyi kısa kesip dönme sebebi de dönemin Büyükşehir Belediye Eş Başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’nın gözaltına alınmış olmasıydı. Kendisinin de alınacağı, partinin genel merkezine ve meclis grubuna dönük bir siyasi operasyonun erkene alındığını biliyordu, ki o zaman dokunulmazlıklarımız kaldırılmıştı. “Artık Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanları tutuklanmışsa, demek ki bizimkini de öne çektiler” deyip, neredeyse tutuklanacağı tarih aralığını, kendisinin tutuklanacağını ve tutukluluk süresinin de aynen böyle bir süreye tekabül edebileceğini söylemişti. Yaptığımız görüşmelerde, sohbetlerimizde, elbette konu bu süreç meselesine de geliyordu. Bu konuda elinden gelen her şeyi ortaya koyabileceğini göstermiş, zaten yılbaşına kadar biraz siyaset yapmayla ilgili veya siyasi açıklamalar yapmayla ilgili karar almadan önce, fazlasıyla yapmıştı. Kendisinin bu sürece dair umudunu koruduğunu biliyoruz. Elbette siyasi olarak bundan sonra hangi tavrı takınır, hangi düzeyde siyaset yapar onun adına konuşmak benim açımdan mümkün değil. Ancak gelin görün ki ülkenin 100 yıllık bir meselesinin ortadan kaldırılmasına hizmet edecek olan barış sürecine karşı hiçbir zaman kayıtsız kalmadı. Dışarıda olursa, bu katkısının da artarak devam edeceğini, efektifliğinin artacağını herhalde hükümet de, Kürt hareketi de, halk da çok iyi biliyordur.
Yıllardır bir Kürt hareketinden bahsediyoruz, Kürt hareketinin birçok ayağı var. Kabaca özetlersek; Kandil var, Avrupa var, uzun bir süredir İmralı var, cezaevleri var, bir de Ankara var. Ankara derken partiyi kastediyorum. Bu hareketin hiyerarşisine bakacak olursak, ben dışarıdan birisi olarak söyleyeyim; önce İmralı, sonra Kandil, sonra Avrupa, sonra cezaevi ya da Ankara gelir gibi geliyor bana. Katılırsınız katılmazsınız, o ayrı. Şimdi, cezaevleri büyük ölçüde boşalacak gibi gözüküyor. Kandil’den, en azından ilk aşamada, yüzlerce, belki binlerce kişi dönecek ve hatta belki Suriye’den, Avrupa’dan gelecek ve hareketin tâbiriyle ‘’herkes demokratik siyasette buluşacak, eşitlenecek.’’ Bu hareket buna hazır mı? Çünkü “30 yıllıklar” diye yaşanan bir mesele var. Otuz yıl cezaevinde kalıp tahliye olanların, şu anda özellikle bölgede, ama aynı zamanda İstanbul, İzmir gibi yerlerde de yaşadıkları olaylar var. İlginç bir karşılaşma oluyor. Bu hareket buna hazır mı hakikaten?
Ahmet Yıldırım: “Katılır mısınız” diye sordunuz ama, belli bölümlerine tabii ki katılmıyorum. Katılmamamın sebebi, gerçekten yaptığı işler ve hitap ettikleri siyaset alanlarının çok farklı olması. Bunu içtenlikle söylüyorum. Onların arasına bir hiyerarşik yapıyı koymanın güç olduğunu, ben de aktif siyaset içerisindeyken deneyimlemiş biri olarak söylüyorum. Sizin söylediğiniz üzere İmralı, Kandil, Avrupa, Ankara ayaklarını bırakalım, mesela ben milletvekilliği veya parti yöneticiliği yaptığımda HDP, DBP ve DTK vardı. Bunların tamamı legal demokratik siyaset içerisinde yer almasına rağmen aralarında dikey bir hiyerarşik ilişki yoktu. Bunlar farklı alanlarda siyaset yapan veya farklı siyasi kulvarlara hitap eden ve o yönde çalışma yürüten yapılar. Bu, birincisi.
İkincisi, “Artık herkesin legal demokratik siyaset parantezi kapsamı içerisine alındığı bir yere geçiş kolay olur mu?” diye gerçekten çok haklı ve önemli bir soru soruyorsunuz. Ben açık yüreklikle daha minör değişiklikler bile sancılı oluyorken, böyle majör değişikliğin çok kolay olmayacağını ifade edeyim. Sancılı olacaktır elbette, her değişiklik kendi içinde güçlükleri barındırıyor. Bunun da hemen bugünden yarına, suyun akıp yatağını bulacağı kadar kolay olmayacağını ifade etmeliyim. Zaten onun dışında da, sizin söylemiş olduğunuz bu yapıların tamamının Türkiye sınırları içerisinde demokratik siyaseti öncelemesi üzerinden gidecek bir değişikliği bir yana bırakarak söyleyeyim: Geçen gün başka bir yayında söylemiştim burada tekrar etmemde hiçbir sakınca yok; açık söylemek gerekirse yasa çıktıktan sonraki mücadele sürecinin şimdiye kadarkinden çok daha zor olacağını düşünüyorum. Ekim 2024’ten beri 22 ayı geride bıraktık, bu 22 aylık süre içerisinde elbette inişler çıkışlar, halktaki umudu kıran, arttıran, azaltan yanları vardı. Ama ben bundan sonraki mücadele biçiminin bugüne kadarkinden daha kolay olacağını düşünmüyorum. Daha fazla cesaret, daha fazla kararlılık, daha fazla net olmayı ve daha fazla sabır göstermeyi gerektiren bir sürece giriyoruz. Uzun bir aradan sonra yeniden sizin portalınızda yazan Mümtaz’er Hoca’nın üç dört gün önce yazdığı yazı ile aynı noktadayım. Evet, bundan sonra bir kapı aralanıyor, bir milat ve yeni bir alana doğru geçiş yapılıyor. Ama bu böyle dikensiz gül bahçesinde yürünür gibi bir şey değil, oldukça güçlükleri olan bir süreç. Ekokardiyografi kağıdındaki gibi iniş çıkışların olacağı, bazen sinir harplerinin yaşandığı, bazen tarafların, bu işi yürütenlerin mide krampları yaşadığı çok güç, zorlu bir süreç bekliyor. Çünkü her iki taraf da 100 yıllık bir background’la birbirlerine temas ediyorlar, diyalog kuruyorlar veya bundan sonra diyalog aşamasından müzakere aşamasına geçecekler.
Bir defa şu eksiklik her iki taraf açısından da ortaya konabilir Ruşen Bey: Türkiye kamuoyu 22 ayda çok iyi hazırlanmadı. Ne Türkiye kamuoyu ne de Kürt halkındaki belli rezervlerin ortadan kaldırılması için iyi bir hazırlığın yapılmadığı ortada. Kamuoyundaki algı çalışmasının, halkın bu sürece dönük toplumsal desteğinin artması, toplumsal rızanın güçlendirilmesine dönük iyi kullanılmadığı açık. Bir kere, Türkiye’de bırakın merkez medyayı, muhalif basın bile bu sürece sizin kadar emek koymadı. Kamuoyunun hazırlanması açısından sizin yayın organı kadar acaba kaç yayın organı hevesliydi ve çaba sahibiydi? Buradan bile bakıldığında 22 ay elbette heba edilmiş bir 22 ay değil; içinde çok ciddi emek, çok değerli katkılar var. Ama gelin görün ki Türkiye’deki ulusalcı, milliyetçi kesimlerin direncini kıracak veya Kürt kamuoyunun kaygılarını giderebilecek bir hazırlığın güçlü yapılmaması, önümüzdeki dönemdeki güçlüklerden biri olacak. Bundan sonra hep böyle lineer olarak yükseliş gösteren bir süreç değil de inişleri çıkışları olan güç bir süreç bekliyor. Ben her zaman söylüyorum; barış ve müzakere süreçleri gerçekten çatışma süreçlerinden çok daha zor, çok daha fazla sabır ve cesaret gerektiren süreçlerdir.
Son olarak şu hususu sormak istiyorum: Kürt sorunu daha büyük bir zaman dilimi, ama örgüt söz konusu olduğu zaman yaklaşık 50 yıldan bahsediyoruz. Bu 50 yılda, en azından iki kuşak, hatta belki 2,5 kuşak var. Bir de, Kürt kamuoyu ve Kürt sokağı anlamında, bölgede yaşayanlar var, ülkenin batısında yaşayanlar var ve bir de yurt dışında yaşayanlar var. Bir kere kuşak farklılıkları var. Mesela 90’lı yılları yaşayanlarla son dönemi yaşayanlar arasında bayağı bir fark olduğunu düşünüyorum. Özellikle yeni kuşak, Z kuşağı Kürtler. Bu kuşak farklılıkları süreci olumlu ya da olumsuz nasıl etkiler? Mesela gençler bu yeni dönemde daha fazla mı öne çıkar, yoksa daha eski isimlerin liderliğinde gidecek olan bir süreç mi olur? Yani Kürt sokağına damgayı kim vurur?
Ahmet Yıldırım: Ben de 11 yıl aradan sonra bir mahkeme kararıyla üniversiteye döndüm ve son 7 ayda üniversitede üniversite gençliğiyle bir araya geldim, derse girdim. Sosyal bilimciyim, öğrencilerle tartışıyorum. Açık söylemek gerekirse, korkunç bir apolitizasyon var. Sanırım ülkenin batısında da gençler içerisinde benzer bir durum var. Gelecek kaygısı gençleri niyeyse siyasetten uzaklaştırmış. Bakın depolitizasyon demiyorum, apolitizasyon var. 90 kuşağı içerisinde yer alan biri olarak, sanki birinci ve ikinci kuşağın birçok şeyi belirleyeceği ve siyaseti zorlayacağı bir zaman aralığındayız. Ben 90 kuşağından biri olarak söyleyeyim; mesela biz Seyit Rıza, Dersim İsyanı, Şeyh Sait İsyanı ve birçok Kürt hareketini veya Kürt coğrafyasında cereyan etmiş olan iç karartıcı olayları bir tarih olarak okuduk. 90’lı yıllar, 17 bin faili meçhulü ve 4 bin köyün boşaltılmasını ifade ediyor. Diğer bütün süreçleri bu işten vareste tutarak söyleyeyim.
Artık bu yıl üniversiteye başlayacak olan gençler için bir örnek vereyim size; bırakın Dersim İsyanı’nı, 30’larda 40’larda gelişen olayları, 90’lı yıllar onlar için bir tarihtir. Çünkü yaşamadıkları, doğmadıkları bir dönemi ifade ediyor. Hatta daha yakın zamana gelecek olursak bu yıl üniversiteye başlayacak olan öğrenciler Roboski katliamı olduğunda 2 yaşındaydılar veya Sur/Cizre olayları yaşandığında ilkokula yeni başlamışlardı. Bu anlamda, çok değişen bir gençlik ve jenerasyonla karşı karşıyayız. Elbette, onların duygularını, onların gelecek tasarımlarını, gelecek mimarilerini, bilinçaltlarını dikkate alarak ve onları da bu işin içine mümkün olduğunca katarak yürütülmesi gerektiğini düşünüyorum. Uzun erimli bir süreç bizi bekliyor. Buradan bakıldığında ben, birinci ve ikinci kuşağın, bu süreci Z ve Alfa kuşağının beklentilerini ve onların dünyaya hazırlanış motivasyonlarını göz ardı etmeden yürütmeleri gerektiğini söylemek isterim.
Müsaadeniz olursa şununla bağlamak isterim: Biz burada sanki bir Kürt hareketi, devleti yöneten iktidar heyeti diyelim, bir de, bu sürece karşı çıkan ulusalcı, milliyetçi çevreler varmış gibi yaklaşıyoruz, ama bu eksik kalır. Bir de bu sürece destek veren ama her iki taraf gibi düşünmeyen, 21 Mayıs’a kadar CHP’de, şimdi ise Yeni Parti’de siyaset yapanlar var. Onlar bu yasanın Meclis’e sevk edilmesi sonrası desteklerini çekmediler ama imza vermeme gerekçelerini konuşuyoruz. Ben, buradan bakıldığında, her iki tarafı da sıkıştıracak olan Özgür Özel’in YENİ Partisi’nin, el yükselterek, Kürt meselesinin çözümünde daha ileri adımları gündeme getirerek siyasi sahneye çıkabileceğini düşünüyorum. Bunun çok temel bir sebebi var: Son iki üç seçimde, başta metropoldeki Kürtler olmak üzere, AK Parti’den dönemin CHP’sine geçiş yapmış Kürt seçmenler vardı; bunu kaybetmek istemeyeceklerdir. Artık sonbahardan itibaren herkes seçim sath-ı mailine girecek ve seçim hazırlığında olacaktır. Buradan bakıldığında göz ardı edilmemesi gereken, bir ana muhalefet olarak YENİ Parti’nin de el yükseltmesiyle, iki tarafı daha ileri adımlar atmaya zorlayabilecektir. En azından kendileri için doğru olanın da bu olacağını düşünüyorum.
Bu bağlamda, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın bugün sosyal medyada yaptığı çok çarpıcı bir açıklaması vardı. Bütün soru işaretlerine rağmen yasaya destek veriyor. Sürece karşı çıkanların “Bir tarafta CHP’ye, YENİ Parti’ye bu operasyonlar yapılırken, diğer tarafta süreç nasıl olur?” itirazlarına, cezaevinden verilen bir cevap olarak çok tarihi bir not düştü Resul Emrah Şahan; bence çok anlamlıydı. Ama o dediğiniz kanatta ciddi bir şekilde kafa karışıklığı var. “Bize bunlar yapılıyor. Biz, bize bunları yapanlara nasıl güvenelim?” meselesi.
Ahmet Yıldırım: Ya bir seçime hazırlanırken iktidar hedefleri olmayacak ya da iktidar hedefleri varsa, bu iktidar hazırlığı, onları, kaçınılmaz olarak bu sürece el yükselterek sahip çıkmayı dayatacaktır diye düşünüyorum. Onun dışında çok fazla seçeneklerinin olduğunu düşünmüyorum. Cepheden karşı çıkarak, varoluşsal olarak kendilerini bu işin dışında ve karşısında konumlandırarak, bir iktidar hazırlığı yapamayacaklarını tefekkür edecek kadar siyaset feraseti sahibidirler diye düşünüyorum.
Evet çok teşekkürler Ahmet Yıldırım. Eski HDP Muş Milletvekili Doçent Ahmet Yıldırım’la, Kürt sokağını, Kürt hareketini ve sürecin geldiği noktayı konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.“







