Her Kemal, Yahya Kemal değil işte. İnsanda biraz ar, biraz hayâ olacak ki pardösüsünün cebine konan “Genel başkan olarak girdiğiniz bu eve kayyum olarak giremezsiniz!” notunu okuyunca “Artık demir almak günü gelmişse” CHP’den, “Meçhule giden bir gemi”ye binip yüzgeri eve dönmek gerekir diyebilsin.
Her Kemal, Namık Kemal de olmuyor işte. Cizvit Kemal bu; sahi ne bekliyordunuz, “Muini zalimin dünyada erbab-ı denaettir. Köpektir zevk alan sayyad-ı bi-insafa hizmetten (Zalimlerin yardımcısı olanlar, dünyada alçaklık ve bayağılık sahibi kimselerdir. Acımasız, insafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan kişi köpektir) demesini, başını fıçısından çıkarıp Âhir Zaman İskenderi’ne “Ne kayyumu yahu, gölge etme başka ihsan istemem!” demesini mi? Yüzbinler “Ben sana genel başkan demem, genel başkanlar duyar ar eder. Bir zerren düşse partiye, onu da mundar eder.” diyerek yeri göğü inletiyor, Cizvit Kemal “yarabbi, şükür” diyor. Vallahi benim değil, Neyzen Tevfik’in iddiası “Tanrı onun hamurunu necasetle yoğurmuş” gerisi için bir şey diyemem, o tarafı Neyzen Tevfik’in iddiası olarak kalsın; olabilir mi, belki de?

Arıtıcı Kemal ve yine Nomos’suz memleket
Geçtiğimiz haftalarda Türkiye toplumunun nomos’unu/nâmusunu, yani bir toplumun ortak uzlaşısıyla belirlenmiş, herkesin uyması beklenen ve toplumsal düzeni sağlayan kurallarını yitirdiğini yazmıştım. Nâmus önemliydi; keyfiyeti ortadan kaldırıyor, kural koyuyor, düzeni sağlıyordu. Sadece yazılı kanunları kapsamıyordu; onları aşıyordu. Nomos kaybolursa, demiştim o yazıda, a-nomos, yani namussuzluk, vârid olur; toplum anomik hale gelir, “olamaz” dediklerini, “değişemez” saydıklarını; toplumsal yaşamı anlamlandıran sabitelerini yitirir.
Her Kemal, Yaşar Kemal de olmuyor maalesef. Büyük ustanın “Demirin Tuncuna…” Kaldık dediği zamanlar tam da böyle zamanlar, nomos’un yitirildiği zamanlar olsa gerek.
Mademki Özdemir Asaf hesabıyla bütün renkler kirlenince birinciliği beyaza veriyorlar, siyaset nâmusunu yitirince de birinciliği CHP Genel Merkezi’ne vermek gerekir. Şu “Havlucu Belediye Başkanı’ndan satılık haram araç” şaklabanlığı sizin de midenizi ağzınıza getirmedi mi? Buna da şükür, hiç değilse bu yolla Cizvit Kemal’in “arınma”dan ne kastettiğini de anlamış olduk. Onun arınma dediği Diyarbakır Cezaevinin 1. Kat 1. Koğuşunda yıkanmak gibi bir şey olmalı: Cizvit Kemal arınıyor, arıtıyor: açın sesini, tüm Diyarbakır Cezaevi’nde Can Yücel’in sesi yankılansın “Genel Başkanım benim pasaklı kontesim, Ne kadar rezil olursak o kadar iyi!” Bitince bir Leonard Cohen koyarsınız teybe; açı sesi, açın, açın; daha bir gür yankılansın Diyarbakır Cezaevi 1. Kat 1. Arınma Koğuşunun duvarları “Diz çöküp yalvararak… sana kadar sürünürdüm bebeğim. Ve ayaklarına kapanırdım. Ve güzelliğine ulurdum. Kızgın bir köpek gibi. Ve kalbini tırmalardım. Ve çarşaflarını yırtardım Lütfen derdim. Lütfen, senin adamınım.”
The Reis: Ne içinde mevzunun, ne de büsbütün dışında; yekpare, geniş bir kavganın parçalanmaz akışında
Bahse girerim televizyonun karşısında oturmuş kemâl-i afiyetle kestane ballı manda yoğurduna kaşık sallıyor, ejder meyveli smoothie’sinden de bir fırt çekiyor, gevrek gevrek gülümsüyordur. Zirâ onun yerinde ben olsam aynısını (ejder meyveli smoothie’nin içine yerli ve milli bir şeyler eklemek haricinde) yapardım. Artık zahmet edip “CHP’li belediye başkanlarının yolsuzluklar yaptığını”, “casus olduklarını”, “ahlâksız olduklarını” falan söylemesine bile gerek yok. Özgür Özel’in FETÖ’cü olduğumu îmâ edilecek; Cizvit Kemal halleder. Yeni bir casus mu bulundu CHP içinde, bi yol deyiverin Karton-Gandhi’ye halletsin. Selamün kavlen, siz de duyuyor musunuz, işte yine Leonard Cohen mırıldanıyor odamın içinde: “Bir boksör istersen senin için ringe çıkarım. Ve bir doktor istersen her bir santimini muayene ederim. Bir şoför istersen, atla. Ya da beni kullanmak istersen, biliyorsun, yapabilirsin. Ben senin adamınım.”
Yandaş medyasıyla, hâkim ve savcılarıyla velhasıl tüm gücüyle Erdoğan’ın Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanında yer aldığını söylemeye çalışmıyorum. Belki de ilk defa Erdoğan gerçekten “tarafsız”. Söz temsili, Kılıçdaroğlu bütün teşkilâtları, bütün belediye başkanlarını, milletvekillerini ikna etse, Özgür Özel ceketini alıp gitmek zorunda kalsa CHP’den, hiç kuşkusuz TGRT’siyle, A Haber’iyle, savcılarıyla tüm Erdoğan güçleri, Özel’e destek çıkacaklardır. Erdoğan, Özgür Özel şu anda partide daha güçlü olduğu için Kemal Kılıçdaroğlu’na destek oluyor. Planı çok açık: Erdoğan parti içindeki kavganın seçimlere kadar sürmesinden yana, Kemal Kılıçdaroğlu’nun parti içinde neyi başarıp neyi başaramadığıyla zerre kadar ilgilendiğini düşünmüyorum. Böylece 1) parti içindeki huzursuzluk kararsız seçmenin gözünde CHP’yi bir alternatif olmaktan çıkaracak 2) Erdoğan yolsuzluk, rüşvet vb. iddialarını kendi (medyası, bakanları, savcıları vb. aracılığıyla) değil bizzat Kılıçdaroğlu aracılığı ile gündeme taşıyacak ki bu da bu iddiaların inandırıcılığını bir nebze olsun artıracak 3) Özgür Özel ve ekibi mesaisinin ve enerjisinin önemli kısmını iç cepheye yoğunlaştırmak zorunda kalacağından ne ekonomik kriz, işsizlik vb. sosyal sorunlar gündeme taşınabilecek ne de Özel, cezaevindeki arkadaşlarına daha fazla destek olabilecek. Eh, bir taşla 3 kuş, az değil.
Bir intikam aracı olarak “Hukuk”, Bir iftira mekanizması olarak “Arınma”
27 Mayıs’ta evinin yakınlarındaki bir parkta basın mensuplarının karşısına çıkan Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları kelimenin tam anlamıyla dehşet vericiydi. Sorular üzerine “Hukuk kurallarına uymamız lazım, burada mahkemelerde alınan kararlara uymamız lazım.” Şeklinde açıklamalar yapan Kılıçdaroğlu’na Can Atalay meselesi hatırlatıldığında “… o farklı bir konu, o siyasi bir konu” dedi ve kapattı. Sorun Kılıçdaroğlu’nun bu meseleye sahip çıkıp çıkmaması değil, sorun Kılıçdaroğlu’nun hukuktan ne kastettiği. Ben, Kılıçdaroğlu’nun “Hukuk kurallarına uymamız lazım” derken bir hukuk kuralını ima etmekten ziyade bir şekilde kendisini genel başkanlığa taşıyan karar ve yaptırımlar toplamını kastettiğini düşünüyorum. “Hukuk kurallarına uymamız lazım”ın, “Cumhur İttifakı’nın CHP için uygun gördüğü yaptırımlara itaat edin” anlamı taşıdığını düşünüyorum. Yassıada’da Salim Başol “Sizi buraya getiren irade böyle istiyor!” diyordu ya, aynı mantık: “Hukuk kurallarına uymamız lazım, çünkü “hukuk” beni buraya getiren iradenin lafzıdır!” Realist bir yaklaşım mı dediniz? Vallahi haksız sayılmazsınız.
Bir adım daha atalım; Kılıçdaroğlu Hukuk kuralları derken kendisini koltuğa taşıyan iradeyi kastettiğine göre, bırakın Özgür Özel’in “ek kısa zamanda” kurultay toplanması talebini “en uygun zamanda” bile bir kurultayın toplanmayacağını ya da “en uygun” denilen zamanın “olabildiğince geç bir zaman” olarak tercüme edilebileceğini düşünebilir miyiz? Nasıl Erdoğan için parti içindeki didişmeden kimin galip çıkacağı değil, bizzat bu hengâmenin devam etmesi önemliyse Cizvit Kemal için de bir kurultayın yapılması değil aksine kurultay ikliminin partiye yayılması önemlidir. Mahallelerden başlayarak genel merkeze kadar sündürülecek bir kongre süreci partinin daha, daha, daha fazla kendi içine dönmesi, daha fazla ülke gündeminden kopması, cezaevlerindekilerle daha az ilgilenilmesi, CHP’nin bir alternatif olmaktan daha uzaklaşması anlamına gelecektir.
Eh, her Kemal de Cizvit Kemal değildir; bu katakulliler de bu Kemal’in en iyi bildiği işlerdir. “İşi gücü budur onun, Partiyi boyar her sabah. Hepiniz uykudayken. Uyanır bakarsınız ki mavi. Parti yırtılır kimi zaman, Bilmezsiniz kim diker; O diker. Dalga geçer kimi zaman da, O da onun vazifesi; Bir parti düşünür başında, Bir koltuk düşünür odasında, Bir kurultay düşünür en uygun zamanda. Ne halt edeceğini bilemez” değil, gayet iyi bilir.











