Mete Kaan Kaynar yazdı – Mor binlik, Cahide Sonku: Butlana bir de böyle bakalım

Erdoğan eliyle dizayn edilen butlan operasyonunun CHP’yi bölmek, etkisizleştirmek, onu bir iktidar alternatifi olmaktan çıkartmak için yapıldığı konusunda neredeyse herkes hemfikir. Yüzeysel ve zahiren bakıldığında yanlış da değil: Erdoğan’ın değilmiş gibi davranılan, bağımsız (!) bir mahkemenin verdiği adil (!) bir kararla CHP yönetimi değiştirilecek. CHP, siyasal enerjisini toplumsal muhalefeti örgütlemeye değil, kendi iç entropisini azaltmaya harcamak zorunda kalacak. Parçalanan CHP’nin Karton-Gandi tarikatına mensup milletvekillerinin, DEVA ve Gelecek gibi simbiyoz partilerin, bedeli karşılığı farklı partilerden “satın alınacak” (transfer edilecek) milletvekillerinin desteğiyle, olursa anayasa değişikliği olmazsa erken seçim kararı çıkarılacak ve Türkiye seçim sath-ı mâiline girecek. Erdoğan kendisine alternatif olabilecek tek muhalifini yolsuzluklara bulanmakla, kendi iç sorunlarına gömülmekle eleştirerek azalan popüler desteğini tahkim edecek ve dördüncü defa “ikinci kez” Cumhurbaşkanlığına seçilerek ülkeyi 2030’ların nurlu ufuklarına taşıyabilecek.

Evet, “görünen” tam da yukarıda özetlediğim gibi ama ben “olan”ın “görünen”lerden daha farklı olduğunu düşünüyorum.

Erdoğan’ın butlan mecburiyeti

Butlan kararının, Erdoğan ve ekibince enine uzununa, en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, kusursuzca planlanmış, mükemmel şekilde işletilen bir politik strateji; (satrançta) rakibi eni sonu mata götürecek bir Zugzwang pozisyonu olduğunu düşünmüyorum. Aksine, Erdoğan’ın, butlan kararını, yapacak başkaca bir şeyi kalmadığı için almak zorunda kaldığını düşünüyorum. Erdoğan’ın iktidar pratiğine ve bu pratiği 20 yılı aşkın süredir ayakta tutan kolonlara -o kolonların korozyonuna, çürüyüşüne- baktığımızda da bu mecburiyeti görebiliriz.

Erdoğan CHP'ye çıkıştı
Mor binlik, Cahide Sonku: Butlana bir de böyle bakalım

AKP iktidarının kolonları- kolonların korozyonu- çürüme ve butlana giden yol.

2002’de iktidara geldiğinde AKP, selefinin uygulamaya koyduğu ekonomi politikasını devam ettirerek kamu kesimi borçlanma gereğini düşürmüş ve bütçe açıklarını azaltmış; dalgalı kur rejimine geçerek para politikasını sadece fiyat istikrarına odaklamış; 2008’e kadar izlediği ekonomi politikası her ne kadar sıcak para girişlerine dayalı kırılgan büyüme politikası olarak eleştirilse de halktan yaygın bir destek görmüştü. Bu ekonomik çerçeve kısa süre içinde kredi genişlemesi ve inşaat merkezli büyüme modeliyle birleşti. Konut, altyapı, kentsel dönüşüm ve büyük ölçekli kamu-özel ortaklığı projeleri, yalnızca ekonomik büyümenin değil, aynı zamanda iktidarın “iş yapma kapasitesi” imajının da taşıyıcısı oldu. 2013’te işler tersine dönmeye başladı. 2018’den sonra da kalıcı bir kriz ortamına girildi: AKP/Erdoğan iktidarını ayakta tutan kolonlardan biri (ekonomi) ciddi bir şekilde korozyona uğradı, çürümeye başladı.

AKP iktidarını ayakta tutan kolonlardan bir diğeri popülist politikalar ve o popülist politikaların mütemmim cüzü sadaka(t) ekonomisiydi. Çok uzatmayayım, toplumu halk ve ötekiler/kötüler olarak tasnif eden popülizmin, popülisti (kişi/partiyi) halkın gerçek ve tek temsilcisi olarak pazarlamakla iştigal ettiğini söylemekle yetinelim. AKP popülizminin ana arteri belediyelerde uzun zamandır sürdürülen sadaka(t) rejimidir. Yıllar sonra (2019) AKP-CHP arasındaki en şedid muharebelerin yaşanacağı cephe de bu cephe, belediyeler cephesi muharebeleri olacaktır.

Türkiye’de sosyal yardım ile siyaset arasındaki ilişkinin bugünkü biçimini anlamak için 1990’ların ortasına dönmek gerekir. Çünkü yerel yönetimlerin yalnızca yerel hizmetler sunan kurumlar olmaktan çıkıp siyasî sadaka(t) üreten araçlara dönüşmesi tam da bu dönemde gerçekleşti. 1994 yerel seçimleri bu açıdan bir dönüm noktası oldu.

Refah Partisi’nin İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok büyükşehir belediyesini kazanması yalnızca bir seçim başarısı değildi; aynı zamanda yeni bir siyasî stratejinin de işaret fişeğiydi. Refah belediyeleri kısa sürede klasik belediyecilik faaliyetlerinin ötesine geçen bir sosyal politika pratiği geliştirdi. Gıda yardımları, yakacak dağıtımları, burs programları ve mahalle ölçeğinde kurulan dayanışma ağları sayesinde belediyeler, yoksullukla doğrudan temas kuran kurumlara dönüştüler. Kısa bir süre sonra -AKP iktidarıyla birlikte- bu yardım ağları siyasî bir ilişki, bir hâmilik/patronaj üretmeye başlayacak; bu al gülüm ver gülüm ilişkileri de popülizmi bir söylem olmaktan çıkarıp somut politik bir eyleme, bir tarz-ı siyasete döndürecektir.

Refah Partisi’nin belediyecilik deneyimi Türkiye siyasetinde yeni bir yol açmıştı. Fakat bu modelin gerçek anlamda genişlemesi ve ülke ölçeğinde kurumsallaşması AKP iktidarı döneminde oldu. 2000’li yıllarla birlikte sosyal yardım ağları Türkiye’de sosyal politikanın en görünür araçlarından biri hâline geldi. Böylece sosyal politika alanı yalnızca merkezî devlet kurumları üzerinden değil, merkezî ve yerel düzeylerin iç içe geçtiği karmaşık bir ağ üzerinden ama daha da önemlisi sadaka(t) zinciri üzerinden yürütülmeye başladı.

2019 yerel seçimleri bu mekanizmanın işleyişinde önemli bir kırılma yarattı. CHP’nin başta İstanbul ve Ankara olmak üzere büyükşehir belediyelerini kazanmasıyla birlikte, yerel yönetimlerde yeni bir sosyal politika yaklaşımı ortaya çıkmaya başladı. Bu yaklaşım çoğu zaman “halkçı belediyecilik” olarak adlandırıldı. Nitekim CHP, RP ile başlayıp AKP ile devam eden sadaka(t) rejiminin hâmîlik örüntülerini değiştirmedi; zaten değiştirmek istemedi de. Bu örüntüleri, halkçı belediyeciliğe tercüme etti ve yer, yer RP-AKP pratiğinden daha da iyi kullandı.

Geldiğimiz noktayı, izninizle, özetleyeyim: 2019’dan sonra AKP’nin nüfusun önemli bir kesiminin yaşadığı büyükşehirlerden dışlanması sadaka(t) belediyeciliğinin yara almasına; sadaka(t) belediyeciliğinin topallaması da popülizmin çuvallamasına yol açtı. AKP yegâne temsilcisi olduğu “halk” adına söyleyebileceği/yapabileceği şeyleri de elinden kaçırdı. Gittikçe kronikleşen, hatta artık bir kriz değil yeni normal olarak tanımlamaya başlanan ekonomik koşullarla birlikte bu iki faktör Erdoğan’ın sokaktan izole olmasına da vesile oldu. AKP’nin elinde kala kala -iktidarının bir diğer kolonu- muhalefeti şekillendirebilme gücü kalmıştı.

Evet, AKP/Erdoğan iktidarını ayakta tutan üçüncü kolon, partinin muhalefetle kurduğu ilişkide şekilleniyordu. Bu, bir yandan, Tuğrul Türkeş (MHP), Numan Kurtulmuş (Has Parti) ve Süleyman Soylu (Demokrat Parti) gibi kimi küçük merkez sağ partilerin ve sağ siyasetteki sembol isimlerin AKP’de erimeleri şeklinde cereyan etmedi, aynı zamanda, farklı dünya görüşlerindeki muhalefet partilerinin bizzat iktidar tarafından şekillendirilmeleri, zararsızlaştırılmaları şeklinde hayata geçti. Tam da neo-faşizmin dünyadaki benzer örneklerine uygun olarak Türkiye’de de muhalefet partileri vardı ve olmalıydı. Muhalefet partilerinin yanı sıra parlamento, anayasa ve seçimler gibi diğer demokratik mekanizma ve kurumların varlığı, iktidarın otoriterliğini gizliyor; tüm bu kurumların etkisizliği de otoriter bir yönetimi mümkün kılıyordu.

Muhalefetin iktidar sopasıyla reorganizasyonuna dair ilk örnekleri 2010 yılına kadar götürmek mümkün olsa da (Deniz Baykal, bizzat AKP’yi komplo kurmakla suçlayarak Mayıs 2010’da CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa etmişti. İlerleyen birkaç yıl içinde Has Parti’den Numan Kurtulmuş, Demokrat Parti’den Süleyman Soylu da AKP’ye katılmıştı) süreç, asıl, 2015’te önem kazanmaya başladı. 4 Kasım 2016’da başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere birçok HDP’li tutuklandı; parti siyaset dışına itildi. HDP öteki/teröristleştirilerek işlevselleştirildi. MHP’deki kongre süreci sonrasında MHP bölündü. CHP ile dirsek temasında olan ve ortak cumhurbaşkanı adayı (Ekmeleddin İhsanoğlu) gösteren Devlet Bahçeli apar topar tornistan etti; peşi sıra AKP ile yollarını birleştirdi, kısa süre sonra da Cumhur İttifakı kuruldu.

2019 yerel seçimleri, AKP iktidarını ayakta tutan son kolonda da ciddi hasara sebep oldu. AKP başta İstanbul ve Ankara olmak üzere bazı büyükşehirleri CHP’ye kaptırsa da bu tolere edilebilir bir yenilgi olarak kodlandı. Çünkü her iki ilde de büyükşehir belediye meclislerinde AKP çoğunluktaydı ve CHP’nin, AKP’nin icadı “sadaka(t) belediyeciliğini” kullanarak genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ciddi bir alternatif üretebilme imkânı neredeyse yok gibiydi. Nitekim 2023 genel seçimleri de bunu gösterdi: Büyük umutlara rağmen Kemal Kılıçdaroğlu -yine, yine, yine – Erdoğan’ı yenemedi.

ekrem imamoğlu haberleri
Mor binlik, Cahide Sonku: Butlana bir de böyle bakalım

2024 yerel seçimlerine gelindiğinde ise Erdoğan elindeki son, ancak en önemli enstrümanı da yitirdi. Özgür Özel liderliğindeki CHP hem 2019’a nazaran çok daha fazla büyükşehir belediyesini üstelik belediye meclislerinde de çoğunluğu elde edecek şekilde kazandı. CHP sadece yerel yönetimleri kazanmadı. CHP, AKP popülizminin can damarı sadaka(t) ekonomisinin dümenini de eline aldı onu halkçı belediyecilik olarak tercüme etti; başarıyla kullanmaya başladı.

2025’ten bu yana yaşananlar; belediyelere yönelik operasyonların da, 2026’da çıkan butlan kararının da Erdoğan’ın tercih ettiği, bizzat planladığı, detaylandırdığı ve şevkle yürürlüğe koyduğu operasyonlar değil, can havliyle yapmak zorunda kaldığı, artık son çare olarak sarıldığı can simitleri olduğunu düşünüyorum. Daha basitçe söylemem gerekirse Erdoğan işler yolunda gittiği, daha önce her zaman yapmaya alışkın olduğu gibi sessiz, sedasız, tereyağından kıl çeker gibi, muhalefete şekil verebildiği için değil, aksine şekil veremediği için 2025’ten bu yana belediye başkanlarını tutuklattırıyor, partiye butlan atıyor. Butlan Erdoğan’ın sinsi planı değil, meşruiyetini yitiren, yorgun bir iktidarın bulduğu bütün tuşlara hoyratça basma acelesidir.

Peki Erdoğan başarılı olabilir mi? Gerek geçtiğimiz yıldan bu yana devam eden yolsuzluk, casusluk vb. adı altındaki operasyonlar gerekse de butlan kararı CHP’nin tâkatinin kesilmesine, güçten düşmesine hatta Özgür Özel’in siyasetten tasfiye olmasına, iktidar yarışından çekilmesine, Karton-Gandi liderliğindeki CHP’nin sembolik varlığıyla AKP’nin canına can, meşruiyetine trombosit depolamasına yol açar mı? Neden açmasın?

Ahir zaman Cahide Sonku’su: Gandi-Kemal’den mor binlik hain Kemal’e

Erdoğan’ın can havliyle uygulamaya koydurduğu butlan kararının başarıya ulaşıp ulaşamayacağı ne sadece Erdoğan’a bağlı ne de sadece Kılıçdaroğlu’na: Son sözü toplumsal muhalefetin dinamikleri, toplumsal muhalefetin gayretkeşliği, özgüveni, inadı söyleyecek sanki. Özgür Özel karşısında Kemal Kılıçdaroğlu’nun tek avantajı, parti tüzel kişiliği üzerindeki resmî kontrolü ele geçirebilecek ve partinin banka hesaplarında duran paraları yönetebilecek olması; onun haricinde bir gücü, seçmen ya da CHP örgütü nezdinde bir karşılığı zaten yok. Hatta bırakın güçsüz olmayı, Gandi-Kemal olarak siyasette sivrilen, akabinde Piroluğa, Halkçı-Kemalliğe terfi ederken geçtiğimiz hafta Hain-Kemallik tacıyla ödüllendirilen 77 yaşındaki Kılıçdaroğlu’nun (1948) güçlü bir nefret objesi haline geldiğini unutmamak gerekiyor. Kılıçdaroğlu, artık, elinize aldığınızda “Hey gidi günler hey!” dedirten, zamanının en ihtişamlı banknotu mor binlikten fazlası değildir.

Kılıçdaroğlu’nun bu huysuz ihtiyar hâli bana ayakkabısından şampanyalar içildiği rivayet edilen, güzeller güzeli, afet-i devran Cahide Sonku’nun hazin sonunu hatırlatıyor. Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer ama eskiye de rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş