Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden CHP yönetimine mahkeme kararıyla atanmasıyla başlayan süreç, bizi birçok açıdan siyasete ilişkin genel kavrayışımızı yeniden gözden geçirmeye de zorluyor. Aynı anda muhalefetin şimdiye dek yürüttüğü siyasetinin sorunlarını da ortaya koyuyor. Bununla birlikte özellikle siyasetçilerin ve siyaset yorumcularının süreç boyunca takındıkları tutumun toplumda yarattığı hayal kırıklığının düzeyi ise neredeyse tarifsiz.

Makemenin söylediği, siyasetin görmediği
Örneğin muhalefetin önemli figürlerinden sayılabilecek Muharrem İnce’nin yaptığı değerlendirme oldukça garip. İnce, ortada bir mahkeme kararı bulunduğunu ve bu kararın gereğinin yerine getirilmesi gerektiğini, sorunun da parti içinde çözülmesi gereken bir mesele olduğunu savundu. Oysa Türkiye’de yargının uzun zamandır siyasal mücadelelerin dışında bağımsız bir alan oluşturduğu nasıl iddia edilebilir? Muhalefeti bölmek, enerjisini tüketmek, iç gerilimler üretmek için yargının bir araç olarak kullanılmadığını iddia etmek ne kadar mümkün?
Üstelik kararın kendisi usul bakımından da ciddi tartışmalar içerirken, bütün bunlar yokmuş gibi davranmak, meseleyi yalnızca parti içi bir idari sorun olarak görmek, içinde bulunduğumuz rejimin siyasal işleyişini göz ardı etmek anlamına geliyor.
Aslında bu tavır, çok farklı görünse de Kılıçdaroğlu’nun pozisyonundan bütünüyle ayrı değil. O da mahkemenin kararını bir zorunluluk olarak kabul edip sorumluluğu kendi iradesinden uzaklaştırıyor, sanki olan biten kendi siyasal tercihleriyle değil de yalnızca hukuki bir zorunlulukla belirlenmiş gibi davranıyor. Buna rağmen parti lideri olarak elindeki bütün kurumsal gücü kullanarak yeni bir kurultayın önünü fiilen kapatıyor. Yani fiilen muhalif siyasetin merkezine kendini kayıtsızca yerleştirerek rejimin stratejik hamlesinin bir parçası olmaktan rahatsızlık duymuyor.
Belki de hayal kırıklığını ve dahası öfkeyi pekiştiren ise, tepkilerin büyüklüğüne rağmen, Kılıçdaroğlu’nun birkaç hafta sonra herkesin bunları unutacağına, siyasetin eskisi gibi devam edeceğine dair sessiz bir güven taşıması, hatta bunu çevresindekilere hiç gocunmadan ifade etmesi. Sanki toplumsal hafıza kısa süreli bir öfke patlamasından ibaretmiş ve ardından her şey yeniden eski pazarlık düzenine dönecekmiş gibi.
Hesabın konforu
İnsanların öfkesi bu kadar görünürken, sosyal medyada, sokakta, toplantılarda ve mitinglerde bu kadar güçlü biçimde dile gelirken, bu körlük ve bu sağırlık gerçekten şaşırtıcı.
Belki de bu kayıtsızlığın bir başka nedeni siyaset anlayışlarının kendisinde yatıyor.
Onlara yön veren siyaset, kurumsallaşmış temsil ilişkilerinden ibaret. Bu anlayışa göre siyasetin temeli temsil ilişkileridir, yani belirli toplumsal kesimler kendi çıkarlarını temsil etmek üzere parlamenterlerini seçerler ve siyaset de en nihayetinde bu temsilciler arasındaki pazarlıkların, hesapların ve denge oyunlarının toplamıdır.
Kılıçdaroğlu’nun son cumhurbaşkanlığı seçimindeki stratejisi de büyük ölçüde bu varsayıma dayanıyordu. Muhafazakâr ve milliyetçi siyasetin belli başlı temsilcileriyle yan yana gelindiğinde, onların temsil ettiği oyların da otomatik olarak bir araya geleceği düşünüldü. Çünkü seçim, yalnızca temsilcilerin seçildiği bir mekanizma olarak kavrandı.
Fakat bu siyasal tutum, halka dekor oluşturmaktan başka bir rol tanımaz, yalnızca temsil edilen kitleler bulunur. Halk iradesi temsilciler aracılığıyla kurulur, hatta bir bakıma temsilciler tarafından üretilir. İnsanlar kendi beklentileriyle, kendi siyasal sezgileriyle hareket eden öznel varlıklar olmaktan çıkar, sayılara indirgenmiş bir kütleye dönüşür.
Dolayısıyla siyaset de matematiksel bir pazarlık işine dönüşür. Bir temsilci şu kadar oy getirir, diğeri bu kadar oy getirir. Sonuçta yapılması gereken tek şey ise doğru toplamı bulmaktır.
Siyaset böylece beklentilerin değil, sayıların dolaşımına indirgenir.

Beklentinin açtığı alan
Oysa siyaset her zaman, özellikle içinde yaşadığımız koşullar göz önüne alınırsa, hesaba indirgenemez. Bazı anlarda siyaset, kendi hesapçı maskesini düşürür ve başka bir boyuta daha sahip olduğunu hatırlar. Temsil ilişkilerinin ötesinde, insanların ortak bir zemini koruma iradesini görünür kılar. Kendisini beklentiye açar.
Beklenti yalnızca edilgin bir bekleme hâli değildir. Sadece pasif bir duruş sergilemek anlamına gelmez. Beklenti bekçilik etmektir. Gözetmektir, korumaktır, nöbet tutmaktır. Beklenti bu nedenle yalnızca geleceğe dair bir umut değil, ortak olanı bekleyerek, ortak zeminin nöbetini tutmaktır.
Siyaset bazen tam da bu anlamına açılır. Artık mesele temsilcilerin hesapları olmaktan çıkar. Birlikte yaşayabilmenin koşulu, o kırılgan “arada olma” hâlini koruma sorumluluğu kendini dayatır. Çünkü siyaset yalnızca iktidarın paylaşılması değil; birlikte yürüyebilme imkânının korunmasıdır.
Hesap ise bunun tam tersine, değiş tokuş mantığıyla işler. Sayılar alınıp verilir, ittifaklar kurulur, pazarlıklar yapılır. İnsanlar ise beklentilerinden koparılarak rakamlara çevrilir. Fakat beklenti, siyasetin konforlu pazarlık oyununu sarsar.
Bekleyenler sahneye çıkınca
Bugün birçok siyaset yorumcusu da yaşananları yalnızca CHP’nin iç meselesi olarak okumaya çalışıyor, hatta herhangi bir bölünmede “iki tarafın da” kaybedeceğinden bahsediyorlar. Oysa burada da aynı körlüğün devamını görmemek elde değil. Çünkü bu yorumlarda görünmeyen ya da hissedilmeyen tam da sorumluluğu çağıran beklenti.
Bugün hissedilen toplumsal huzursuzluk ve öfke yalnızca bir parti yönetimi tartışmasından kaynaklanmıyor. Hepimiz çok daha temel bir şeyin tehdit altında olduğunu hissediyoruz: birlikte yaşama imkânının, ortak kamusal zeminin ve yan yana yürüyebilme ihtimalinin.
Bu nedenle öfke ve hayal kırıklığı bu kadar büyük. Bu yüzden insanlar hesap siyasetinin dışına taşan bir yerden konuşuyorlar.
Sosyal medyada, sokakta, Özgür Özel’in mitinglerinde ve gündelik hayatın içinde görünür olan şey tam da bu beklenti. İnsanlar yalnızca bir lider seçmiyorlar, ortak zeminin korunmasını talep ediyorlar.
Sanki beklenti, uzun süre sessiz kaldıktan sonra yeniden kendisini hatırlatıyor. Ve halk, hesapların içine sıkışmış, siyasete müdahale ederek ona unuttuğu şeyi yeniden anımsatıyor.

Devrim bir bekleyiş
Beklentinin, kör ve sağır hesap siyaseti karşısında ayakta kalıp kalamayacağını zaman gösterecek elbette. Fakat tarihteki gerçek dönüşümlerin hiçbir zaman yalnızca hesapların sonucu olmadığı söylemek pek de yanlış değil.
Her büyük değişim ortak olanı koruma beklentisi etrafında şekillendi. Her devrim, her toplumsal dönüşüm, her siyasal kırılma, insanların birlikte yaşayabilecekleri zemini savunma iradesinden beslendi, bu zeminin etrafında devindi.
Bugün tanıklık ettiğimiz siyasetin yeniden beklentiye açılması. Beklentinin ise yalnızca geleceği beklemek değil, ortak olanın bekçiliğini üstlenmek olduğunu yeniden hatırlatması.
Eğer bugün halk kör hesabın ötesinde bir ses çıkarıyorsa, bunun nedeni yalnızca öfke değil. Ortak zeminin kaybolmasına engel olmaktır. Çünkü siyaset, bazı anlarda, tam da birlikte yürüyebilme ihtimalini koruma sorumluluğunda başlar.














