Önder Özden yazdı: Hayâdan hayale arsızlığın siyaseti

Olağanüstü zamanlardan geçiyoruz kuşkusuz. Böyle anlarda yalnızca yaptıklarımız değil, nasıl davrandığımız, ne söylediğimiz ve belki daha da önemlisi hangi tarafta durduğumuz önem kazanıyor. Çünkü artık yalnızca tek tek insanlar değil, üzerinde durduğumuz zemin de sınanıyor. Birlikte yaşamanın normları, ahlaki dayanaklarımız ve siyasal referanslarımız da yargılanıyor. Böyle bir anda, her şeyin sırat köprüsü üzerinde salındığı bir zamanda hayâ önemli bir kıstas.

Hayâ ilk bakışta normal, bedensel bir reaksiyona ait bir duygu gibi görünür. Yüzümüz kızarır, bedenimiz elimizde olmayan, kontrolümüzden kaçan bir tepki verir fakat hayâ aynı zamanda son derece toplumsal bir his. Her şeyden önce kendimizi başkalarının bakışı altında nasıl konumlandırdığımızla ilgilidir. İçinde bulunduğumuz ahlaki düzenle nasıl ilişkilendiğimizi gösterir. Beklentileri karşılayıp karşılayamadığımızı, sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizi, ihlal ettiğimiz sınırları hayâ sayesinde hisseder ve bedenimize bu sınırların kaydı düşülür.

Fakat hayâ yalnızca bir ihlalin işareti olmanın ötesinde, daha önemlisi, bir eksikliğin de hissidir. Kaybedilmiş bir şeyin, yitirilmiş bir imkânın, eksik kalan bir ihtimalin habercisidir.

Ve belki de tam da bu nedenle hayâ ile hayat, hayal arasında kaçınılmaz bir yakınlık bulunur.

Hayâ: Mümkünatın hafızası

Bu bakımdan belki de hayâ, başka türlü davranabileceğimizi hatırlatan duygudur.

İnsan ancak başka bir yolun mümkün olduğunu düşündüğünde utanabilir. Eğer yaptığı eylemin zorunlu olduğuna, başka hiçbir seçeneğin bulunmadığına inanıyorsa hayânın ortaya çıkacağı bir alan da kalmaz. Utanç, kuşkusuz, ki geriye dönüp bakabilmektir; “başka türlü davranabilirdim” diyebilmektir.

Hayâ ile hayal arasındaki kuvvetli bir bağ tam da bu bağlamda anlam kazanır.

Hayale alan açan bir hayat, mevcut olanın tek gerçeklik olmadığını bilir. Bugünün zorunluluklarının mutlak olmadığını düşünür. Geçmişin başka türlü kurulabileceğini, bugünün başka türlü yaşanabileceğini ve geleceğin başka türlü inşa edilebileceğini tahayyül eder.

Hayâ tam da bu tahayyülün bedenimizde bıraktığı izdir.

Utanırız; çünkü başka bir ihtimali görmüşüzdür. Başka bir yol olduğunu fark etmişizdir.

Başka türlü davranmanın mümkün olduğunu anlamışızdır.

O halde hayâ yalnızca geçmişe ait değil; geleceğe de ilişkindir. İçinde her zaman bir hayale dair bir öge barındırır. Hayatı başka bir istikamete çevirebilecek bir imkanın bilgisini taşır.

Hayâsızlık: Hayalsiz hayatın siyaseti

O halde hayâsızlık yalnızca ahlaki bir kategori olarak ele alınamaz. Hayâsızlık, hayalsizliğin siyasal biçimidir. Başka hiçbir yol olmadığını varsayan, mevcut olanı tek gerçeklik haline getiren, kendi dar çıkarının ötesini göremeyen bir yaşam tarzıdır. İnsan artık yaptığı şey ile yapabileceği şey arasındaki farkı kaybetmiştir. Dolayısıyla utanacağı bir alan dahi bulunmaz.

Çünkü hayâ için önce hayal, hayal gücü gerekir.

Hayalsiz bir hayat ise arsızlaşmaya mahkumdur.

Ar duygusunu kaybeden, yalnızca utanma yetisini değil, başka bir dünyanın mümkün olabileceğine dair inancını da kaybeder. Geriye yalnızca mevcut olanı sürdürmek kalır; koltuğu korumak, pozisyonu muhafaza etmek ve kendi hikayesini tekrar tekrar anlatmak.

Ve arsızlık, tam da hayatın hayalini yitirmiş hâlidir.

Bir siyasi hayalsizlik hikâyesi

Hayâdan
Önder Özden yazdı: Hayâdan hayale arsızlığın siyaseti

Bu durumun bugün en çarpıcı örneği hiç kuşkusuz Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasal tutumu.

Anlaşılan sadece kendisinin dinlediği hikâyeyle bugüne kadar yürüdüğü yolu sürekli meşrulaştırmaya çalışıyor. Fakat tam da bunu yaparken başka hiçbir ihtimali düşünemediğini de, umursamadığını da gösteriyor. Milyonlarca insanın kendisini geleceklerini çalmakla suçladığını duymuyor ya da duymak istemiyor. Erdoğan rejiminin devamına hizmet eden pratiğini tavizsizce sürdürüyor.

Kullandığı dil de bu pratiğini giderek daha açık bir şekilde yansıtıyor. Son dönemde yaptığı konuşmalarda tercih ettiği kavramlar, kurduğu siyasal çerçeve ve olayları anlamlandırma biçimi giderek Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin siyasal gramerine yaklaşıyor. Uzun yıllar boyunca eleştirdiği rejimin dili artık kendi dili haline geliyor.

Bu yalnızca siyasal bir tercihin ötesinde aynı anda Kılıçdaroğlu’nun yaşadığı tahayyül kaybına işaret ediyor.

Çünkü başka türlü davranmanın mümkün olduğunu düşünmeyen bir siyaset, sonunda eleştirdiği düzenin kavramlarını konuşmaya başlar. Hayalini kaybetmiş bir hayatın dili de giderek iktidarın diline dönüşür.

Hayâsızlık bu bakımdan söz konusu duruşun, pratiğin kaçınılmaz parçası olur.

Çünkü kişi artık kendisini başkalarının gözünden göremez. Milyonlarca insanın öfkesini, kırgınlığını ve hayal kırıklığını hissedemez. Kendi hikâyesinin içine kapanır. Siyaset, toplumsal tahayyülün alanı olmaktan çıkar; kişisel bekânın alanına dönüşür.

Tahayyülsüz yorumlar

Yine de hayâsızlık tek biçimde ortaya çıkmaz.

Nasıl ki utancın acısı herkesin yüzünde farklı görünüyorsa, hayâsızlık da farklı tonlar kazanır. Çünkü hayal yoksunluğu her zaman aynı şekilde tezahür etmez.

Son belde seçimlerine ilişkin yorumlar örneğin.

Yaklaşık on bin seçmenin oy kullandığı, iktidar blokunun tarihsel olarak güçlü olduğu, adayların kişisel ilişkilerinin ve yerel dengelerin belirleyici olduğu seçimler üzerinden birçok yorumcu muhalefetin toplumsal desteğini kaybettiğini iddia etti sakınmadan. Sanki bu seçimler Türkiye’nin genel siyasal eğilimini birebir yansıtıyormuş gibi değerlendirmeler yapıldı.

Elbette muhalefet her şeye rağmen kazansaydı bu toplumun değişim arzusunun güçlü bir göstergesi olacaktı. Fakat yorumu sadece yenilgi üzerinden kurmak, bir kez daha tahayyülün eksikliğine işaret ediyor.

Her şeyden önce bu seçimlerin kendine özgü koşulları olduğunu neredeyse herkesin malumu. Küçük yerleşim birimlerinde neredeyse seçmenler birbirlerini tanır ve belediye başkan adaylarının kişisel ağırlığı genel siyasetin önüne geçebiliyor. Dahası, iktidarın bu beldelerin yeniden köye dönüştürülebileceğine ilişkin açık ya da örtük tehditleri seçmen davranışını etkileyebiliyor. Bu nedenle ortaya çıkan sonucu doğrudan genel siyasetin eğilimi olarak okumak zorunlu değil.

Başka ihtimalleri, başka anlamları ve başka hikâyeleri kayda geçirmek gerekiyor belki de.

Tahayyül yoksulluğu

Seçim öncesinde Özgür Özel’in farklı şehirlerde gerçekleştirdiği buluşmaların yarattığı toplumsal hareketliliğe tanıklık ettik. Meydanlarda oluşan kalabalıklar, değişim talebinin yeniden görünür hale gelişinin ve siyasetin yeniden toplumsallaşmaya başlamasının işaretçisiydi de. Birçok bölgede insanlar kendiliğinden kalabalıklar oluşturarak Özel’i konuşmaya davet etti.

Bu bakımdan yalnızca birkaç küçük yerleşim yerindeki seçim sonucuna bakarak bütün bu hareketliliği yok saymak, toplumsal enerjiyi görünmez kılmak ve umut ihtimalini peşinen reddetmek de başka bir hayâsızlık biçimi belki de.

Çünkü söz konusu olan, başka türlü okumayı reddeden bir bakış.

Başka ihtimalleri hesaba katmayan bir yorum.

Olayların farklı anlamlara sahip olabileceğini düşünmeyen bir zihin.

Hayâsızlık bazen yalnızca yanlış yapmak değildir. Bazen başka bir yorumu hayal edememektir. Başka bir geleceği düşünememek; başka bir siyasetin kurulabileceğine inanamamaktır.

Umudun etiği olarak hayâ

Olağanüstü zamanlarda hayâ yalnızca bireysel bir duygu değil aksine siyasal bir pusula.

Çünkü hayâ bize başka yolların mümkün olduğunu hatırlatır. Yanlış yaptığımızı kabul etme cesareti verir. İçinde bulunduğumuz yolun tek yol olmadığını gösterir. Hayatın hayal ile birlikte genişlediğini, ar duygusunun ise tam da bu genişlemenin etik zemini olduğunu hatırlatır.

Hayâ, hayatı hayale açar.

Hayâsızlık ise hayatı kendi dar patikasına kapatır.

Hayalini kaybetmiş bir hayat, sonunda arsızlaşır. Arsızlık ise yalnızca utanmamak değil; başka hiçbir dünyanın mümkün olmadığını ilan etmektir.

O hâlde belki de bugün ihtiyacımız olan tam da yeniden utanmayı hatırlamak, hatırlatmaktır.

Çünkü utanabilmek hâlâ başka türlü yaşayabileceğimizi bildiğimizi kayda alır. Hâlâ başka bir yol olduğunu gördüğümüz anlamına gelir. Hâlâ hayatın hayal ile kurulabileceğine inandığımızı gösterir kırmızının farklı tonlarında.

Ve belki arsızlık tam da bu bağın kopuşudur: Hayatın hayalden, hayalin hayâdan, siyasetin ise ar duygusundan kopuşu.

İçinden geçtiğimiz olağanüstü zaman bu kopuşu tehlikeli bir boyuta taşıyor.

Çünkü hayâsızca yürüyenler yalnızca utanma yetilerini kaybetmez, başkalarının hayatını da hayalsiz bırakır. Toplumu tek bir yola mahkûm eder; başka ihtimalleri görünmez kılar.

Tam da bu yüzden bugün belki de en önemli görev siyaseti yeniden hayâyla tanıştırmaktır. Yeniden başka bir yol olduğunu hayal edebilmekle. Çünkü ancak o zaman hayat ve siyaset umuda yeniden yelken açar.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş