Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın üzerinden birkaç gün geçti. Metin henüz kamuoyuyla paylaşılmadı, buna rağmen tartışmalar, anlaşmanın sıradan bir askerî işbirliği düzenlemesinin çok ötesinde sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.
İlk değerlendirmelerde iki yaklaşım öne çıkıyor. Birinci yaklaşım, anlaşmayı ABD’nin Ortadoğu’daki güvenlik garantörlüğünün zayıflaması ve bölgesel devletlerin kendi güvenliklerini üstlenmeye başlaması olarak görüyor. İkincisi ise Mekke’yi, Washington’ın küresel güvenlik sistemindeki rolünü değiştiren yeni stratejisinin bölgesel bir tezahürü olarak okuyor. Bence ikinci yaklaşım gelişmeleri açıklamak bakımından daha gerçekçi.

Mekke Anlaşması’nı imzalayan üç devletin de ABD merkezli güvenlik sistemiyle güçlü ilişkileri var. Türkiye NATO üyesidir. Suudi Arabistan, ABD’nin Ortadoğu’daki başlıca stratejik ortaklarından biridir. Pakistan’ın Çin ile yakın ilişkileri olsa da Washington’la Soğuk Savaş’tan Afganistan’a uzanan askerî ilişkisi devam ediyor. Dolayısıyla “karşımızda Amerikan sisteminden koparak ona alternatif bir blok oluşturan üç devlet var” tezi realiteden uzaktır.
Açık ki, ABD hegemon güç olarak küresel güvenlik sisteminden çekilmiyor, bölgesel güvenlik ilişkilerini koordine edebileceği yeni bir sistem kurmaya çalışıyor.
Çalışmalar ne zaman başladı?
Hakan Fidan’ın “anlaşma üzerinde yaklaşık iki yıldır çalışıyoruz” sözleri, geriye baktığımızda somut bir askerî ve diplomatik trafik ile örtüşüyor.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki üçlü savunma mekanizması 2024 başında zaten faaldi. Ocak 2024’te Rawalpindi’de ikinci, mayıs ayında İstanbul’da üçüncü üçlü savunma toplantısı gerçekleştirilmiş. Üstelik görüşmeler genel güvenlik meseleleriyle de sınırlı değil; savunma sanayii işbirliği, teknoloji transferi, yerlileştirme ve ortak araştırma gibi başlıklar ele alınmış. Sonrasında 17 Eylül 2025’te Suudi Arabistan ile Pakistan arasında “Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması” imzalanmış. Esasında Mekke’ye uzanan sürecin en önemli dönüm noktası bu anlaşma oluyor. İran savaşı ve beraberinde getirdiği tehditler süreci hızlandırmış sadece.
17 Eylül 2025 Anlaşması’nın “taraflardan birine yönelik saldırı diğerine de yapılmış sayılır” hükmü İran’ın Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının yoğunlaştığı 2026 baharında devreye giriyor ve Pakistan yaklaşık 8 bin asker, JF-17 savaş uçakları, insansız hava araçları ve hava savunma kapasitesini Suudi Arabistan’a gönderiyor.
Hakan Fidan, Mekke Anlaşması’nın kolektif savunma hükmünün teknik olarak NATO’nun 5. maddesiyle aynı olduğunu söyledi. Gerçekten de “taraflardan birine yapılan saldırının tümüne yapılmış sayılması” ilkesi Washington Antlaşması’nın 5. maddesini açık biçimde çağrıştırıyor.
NATO’nun 5. maddesi tarihinde sadece bir defa, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından ABD’nin talebiyle işletildi. O dönem her NATO ülkesi vereceği desteğin niteliğini ve sınırlarını kendisi belirledi. Yani NATO deneyimine baktığımızda “kolektif savunmanın”, bütün üyelerin aynı biçimde ve aynı ölçüde savaşa girmesi anlamına gelmediğini görüyoruz.
Afganistan örneği de bu bakımdan öğreticidir.
11 Eylül sonrasında 5. maddenin işletilmesiyle Afganistan Savaşı hukuken aynı şey değil elbette. ABD öncülüğündeki Enduring Freedom ayrı bir koalisyon operasyonuydu. ISAF ise Birleşmiş Milletler öncülüğünde kurulmuştu ve NATO komutayı 2003’te devraldı. Türkiye ISAF’ın komutasını üstlendi ve Afganistan’da önemli askerî sorumluluklar aldı. Ancak Türk askerinin doğrudan muharip operasyonlarda kullanılmasına sınırlama getirdi; daha çok güvenlik, eğitim ve destek görevlerini üstlendi.
Bu deneyim Mekke açısından önemlidir.
Suudi Arabistan’a yönelik bir saldırı Türkiye ve Pakistan için ortak savunma yükümlülüğü doğurduğunda bunun biçimi doğrudan savaşa katılmaktan hava savunmasına, istihbarat paylaşımından lojistiğe kadar farklı şekiller alabilir.
Dolayısıyla Mekke Paktı’nın gerçek mahiyetini “birimize saldırı hepimize saldırıdır” hükmünün nasıl uygulanacağını belirleyecek askerî ve siyasal mekanizmalar ortaya çıkaracaktır. Bu konuda da soru işaretleri var. Suudi Arabistan’ın askerî tecrübesi ve konvansiyonel bir ordusu yeterli değildir. Bir karargâh oluşturulacak mı, oluşturulacaksa nerede oluşturulacak, komutası nasıl belirlenecek; bu konularda henüz bir netlik yok.
ABD’nin yeni güvenlik stratejisiyle Mekke Anlaşması arasında nasıl bir paralellik var?
Washington bir süredir Avrupa, Ortadoğu ve Asya’daki müttefiklerinden kendi güvenliklerinde daha büyük sorumluluk üstlenmelerini istiyor. NATO’daki dönüşümün esasında da bu yaklaşım var.
ABD nükleer caydırıcılık, stratejik istihbarat, ileri askerî teknoloji, küresel lojistik ve komuta kapasitesi ile sistemin merkezindeki konumunu korumaya çalışıyor. Kısacası NATO’dan çekilmiyor, örgütün yükünü yeniden dağıtmak istiyor.
ABD doğrudan güvenlik garantörlüğünden giderek daha fazla stratejik güvenlik koordinatörlüğüne yöneliyor. Dolayısıyla yaşananı Amerikan hegemonyasının sona ermesinden çok hegemonya yönteminin değişmesi olarak değerlendirmek daha doğru olur.
Özetle güvenliğin üretim ve sorumluluğu bölgeselleştirilmeye, stratejik koordinasyonu küresel merkezde tutulmaya çalışılıyor.
“Mekke Anlaşması’nı Washington tasarladı” diyebilecek bir veri yok elimizde ancak anlaşmanın çalışma mantığıyla ABD’nin yeni güvenlik stratejisi arasındaki uyum dikkat çekicidir.
Pakistan-Çin ilişkisi bir paradoks mu?
Pakistan’ın ABD ile ilişkilerine yukarıda vurgu yaptık ama aynı zamanda Çin ile de stratejik önemde ortaklıkları var. Pekin ile İslamabad ilişkilerini “her koşulda stratejik işbirliği ortaklığı” olarak tanımlıyor. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru, savunma sanayii işbirliği ve askerî teknoloji ilişkileri bu ortaklığın temel ögeleri olarak sıralanabilir. Çin, Hindistan-Pakistan geriliminde açıkça Pakistan’ı desteklediğini ilan etti.
Pakistan’ın Suudi Arabistan’a konuşlandırdığı hava savunma sistemleri içerisinde Çin yapımı sistemlerin bulunması bu açıdan teknik bir ayrıntıdan öte bir anlama sahip olmalı.
Bu durum Soğuk Savaş’ın katı blok sistemi yerine, devletlerin aynı anda farklı güç merkezleriyle ilişki kurabildiği daha esnek ve çok katmanlı bir güvenlik ve hegemonya düzeninin örneği olarak kabul edilebilir mi? Tartışmaya değer bir konu.
Bölgesel devletlere daha fazla güvenlik sorumluluğu vermek, aynı zamanda onlara daha fazla askerî kapasite ve siyasal hareket alanı vermek demektir. Bu durum paktın potansiyel olarak gelecekte daha bağımsız bölgesel bir güç olarak şekillenmesini göz önünde bulundurmayı gerektiriyor.
Paktın adı konulmamış hedefi ya da değişkeni İran mı?
Mekke Anlaşması’nın herhangi bir ülkeye karşı kurulmadığı taraflarca özellikle vurgulandı. Bu nedenle anlaşmayı doğrudan İran karşıtı bir ittifak veya “Sünni NATO’su” olarak tanımlamak doğru değil. Fakat İran faktörünü anlaşmanın ortaya çıktığı güvenlik ortamından çıkarmak da mümkün görünmüyor.
İran’ın ilk sert tepkisinin ardından söylemini yumuşatması dikkat çekicidir. Tahran son açıklamalarında bölge ülkelerinin dış güçlere bağımlı olmak yerine kendi güvenliklerini sağlamasını ilkesel olarak olumlu değerlendirdiğini belirtti. Belli ki İran, anlaşmayı karşısında duracağı bir blok olarak değil de, etkilemeye çalışacağı yeni bir bölgesel gerçeklik olarak görmek istiyor.
Mekke Anlaşması’nın tek nedeni İran olmayabilir ancak mevcut tabloda anlaşmanın işleyeceği güvenlik ortamının en önemli değişkeni İran’dır.
Paktın ilk sınavı Yemen ve Husiler mi?
İran meselesinin Suudi Arabistan açısından en somutlaştığı alanlardan biri Yemen’dir. Husilerin Suudi şehirlerine, havaalanlarına ve enerji tesislerine yönelik saldırıları ve Kızıldeniz’deki faaliyetleri nedeniyle paktın pratikteki ilk sınavı olacak gibi duruyor.
Husi tehdidi, Babülmendep Boğazı, Kızıldeniz, Süveyş Kanalı, enerji nakil yolları ve küresel deniz ticaretini birbirine bağlıyor. Bu nedenle Mekke Anlaşması’ndan hemen önce Kızıldeniz güvenliği için Türkiye, Pakistan, Mısır ve başka bölge ülkelerinin de katıldığı yeni deniz güvenliği mekanizmalarının oluşturulması önemliydi.
Aynı dönemde İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs arasındaki askerî ve stratejik işbirliği de giderek kurumsallaştı. Ortak tatbikatlar, askerî eğitim, enerji ve deniz güvenliği işbirliği ve eylem planları bu üçlü ilişkinin geçici diplomatik yakınlaşmanın ötesine geçtiğini gösterdi. Ayrıca ABD’nin “3+1” formatıyla bu ilişkiye dâhil olması yapıya daha geniş bir stratejik anlam kazandırdı.
Türkiye ile İsrail arasında yaşanan güncel gerilim düşünüldüğünde bu gelişmenin Ankara açısından önemi açıktır.
Tabii Mekke Paktı ile İsrail–Yunanistan–Kıbrıs hattını iki karşıt askerî blok olarak tanımlamak için erkendir. Asıl önemli olan, aynı geniş güvenlik sistemi içerisinde birbiriyle kesişen, zaman zaman işbirliği yapan, zaman zaman rekabet eden çoklu bölgesel güvenlik ağlarının oluşmasıdır.
Mısır bu anlaşmanın neresinde?
Kahire sürecin tamamen dışında değildi. Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır bölgesel güvenlik konusunda dörtlü görüşmeler gerçekleştirdiler. Ancak kolektif savunma anlaşması üç ülke arasında imzalandı. Neden?
Mısır’ın İran politikası, İsrail’le barış anlaşması, ABD’yle özgün güvenlik ilişkileri ve askerî doktrini nedenler arasında sayılabilir.
Fakat mesele yalnız Kahire’nin çekincileriyle izah edilemez. Mısır’ın katılımı paktın jeopolitik mahiyetini değiştirecekti. Bugünkü yapı ağırlıklı olarak Anadolu–Körfez–Güney Asya hattında şekilleniyor. Mısır’ın katılımıyla Doğu Akdeniz, Gazze, İsrail, Süveyş ve Kızıldeniz aynı güvenlik coğrafyasının içine girecekti.
Bu nedenle üçlü formatın ilk aşamada bilinçli olarak sınırlı tutulmuş olma ihtimalini de göz ardı etmemek gerekir.
Anlaşmanın gelecekte başka ülkelere açılabileceğinin açıklanması Mekke Paktı’nın nihai biçimini henüz almadığını gösteriyor.
Mısır ilk akla gelen ülkedir. Suriye başka bir ihtimaldir. Irak coğrafi açıdan Türkiye ile Körfez arasındaki bağlantıyı tamamlayabilir; ancak İran’la ilişkileri bu ihtimali karmaşıklaştırıyor. Lübnan çok daha uzun vadeli ve kendi iç güvenlik yapısındaki dönüşümlere bağlı bir seçenektir.
Fakat daha da önemlisi Körfez ülkeleri, Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı bağlamında yapılan tartışmalardır.
Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı geniş siyasal meşruiyet üretebilen yapılardır. Üye ülkeler arasındaki farklı güvenlik algısı en büyük handikap olarak görülebilir. İİT açısından sorun daha da belirgindir: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın yanı sıra İran da aynı örgütün üyesidir. Dolayısıyla Mekke Paktı’nın İİT’nin askerî kanadına dönüştürülmesi, İran’ın dışlanması veya bütün üyelerin aynı tehdit tanımında buluşması imkânsıza yakın bir seçenek gibi duruyor.
Asıl belirleyici alan Körfez olacaktır. Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Umman zaten Körfez İşbirliği Konseyi içerisinde ortak güvenlik arayışına sahiptirler. Ne var ki bu ülkelerin İran’a, İsrail’e ve ABD’ye ilişkin politikaları birbirinden farklıdır. Son İran savaşı bu devletlere önemli bir ortak deneyim yaşattı. İran’ın misillemeleri, Körfez devletleri açısından güvenliğin tek tek ülkeler üzerinden kurulmasının sıkıntılarını gösterdi. Buna rağmen BAE’nin hemen Mekke Paktı’na katılmasını beklemek doğru olmaz. Abu Dabi güçlü askerî kapasitesi, İsrail’le ilişkileri, ABD’yle stratejik ortaklığı ve kendi bağımsız bölgesel güç siyaseti nedeniyle Suudi Arabistan’ın liderlik ettiği bir güvenlik sistemine doğrudan eklemlenmekten ziyade özerk konumunu koruyarak işbirliği yapmayı tercih edebilir.
Katar ve Kuveyt için Amerikan güvenlik garantileri hâlâ son derece önemlidir; Umman muhtemelen İran’la diyalog ve arabuluculuk politikasını korumaya çalışacaktır. Buna karşılık İran saldırılarının yarattığı ortak tehdit algısı devam ederse hava ve füze savunması, istihbarat paylaşımı, deniz güvenliği ve erken uyarı sistemlerinde Mekke Paktı ile Körfez ülkeleri arasında üyelikten daha esnek katmanlı ortaklıklar gelişmesi en güçlü ihtimaldir.
Tabii genişleme yalnız yeni üyelerin katılması anlamına gelmiyor. NATO tecrübesi bir güvenlik ittifakının gerçek kapasitesinin ortak komuta, istihbarat paylaşımı, müşterek tatbikatlar, hava ve füze savunması, lojistik altyapı, savunma sanayii işbirliği ve kriz anında ortak siyasi karar alabilme mekanizmalarıyla ortaya çıktığını gösteriyor.
Mekke henüz bu düzeyde değil.
Sonuç olarak; egemenlik yarışı ilk çağların büyük imparatorluklarından günümüze kadar devam ediyor. Soğuk Savaş döneminde kurulan iki bloklu sistem dağıldı ama askerî olarak dünyada hüküm sürmeye çalışan ABD, Rusya, farklı yönleri ile Çin, yarıştan geri kalmamaya çalışan İngiltere, AB özellikle Fransa bunlar arasındaki ittifak ve çatışma ilişkiselliği düşünüldüğünde hegemonyanın niteliği değişmiyor. Elbette doğru olan yerel ve bölgesel güçlerin kendi öz güçleri ile gerçek ihtiyaçları olan savunma ve güvenlik mimarisi oluşturmalarıdır. Bu da yakın zamanda pek olası görünmüyor.














