Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Ortadoğu’da güvenlik dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemde ortaya çıktı. Anlaşmaya göre taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkeye birden yapılmış sayılacak. Resmî açıklamalarda “İslami dayanışma”, “kolektif caydırıcılık”, “ortak güvenlik” ve “bölgesel istikrar” kavramları öne çıkarılıyor.
Ne var ki savunma ittifaklarının gerçek karakterini kuruluş metinlerindeki kardeşlik ifadeleri değil, tehdit tanımları belirler. Kimin saldırgan, kimin korunmaya değer müttefik sayıldığı; hangi çatışmada harekete geçilip hangisinde sessiz kalındığı açıklığa kavuşmadan Mekke Anlaşması’nın bölgesel barışa mı, yoksa yeni bir kutuplaşmaya mı hizmet edeceği anlaşılamaz.
Bu nedenle mesele, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın askerî güçlerini bir araya getirmesinden ibaret değildir. Tartışılması gereken, ortaya çıkan yapının bağımsız bir bölgesel güvenlik düzeni mi kuracağı, yoksa ABD’nin Ortadoğu’daki askerî yükünü bölge ülkelerine paylaştıran yeni bir mekanizmaya mı dönüşeceğidir.
Amerikan güvenlik mimarisinin bölgeselleştirilmesi

ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu’daki hâkimiyetini yalnızca kendi askerî varlığıyla sürdürmedi. İsrail’in güvenliğini merkeze alan, Körfez monarşilerini Amerikan korumasına bağlayan ve bu eksene karşı duran devletleri çevreleyen çok katmanlı bir güvenlik sistemi kurdu. Askerî üsler, silah anlaşmaları, istihbarat ağları ve ikili savunma ilişkileri bu sistemin temel araçları oldu.
Ancak doğrudan savaşların ekonomik ve siyasi maliyeti yükseldikçe Washington’un yöntemi de değişiyor. ABD, artık her çatışmanın merkezinde kendi askerleriyle bulunmak yerine müttefiklerini daha fazla sorumluluk almaya zorluyor. Böylece Amerikan çıkarları korunurken savaşın insani, ekonomik ve siyasi bedeli bölge ülkelerine devrediliyor.
Mekke Anlaşması bu açıdan iki farklı yöne gidebilir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan; İsrail’in saldırganlığı da dahil olmak üzere dış müdahalelere karşı bağımsız, dengeli ve kapsayıcı bir güvenlik düzeni kurabilirse bu girişim stratejik özerklik yönünde önemli bir adım sayılabilir. Fakat anlaşma, İran’ı ve İran’la ilişkili bölgesel aktörleri çevrelerken İsrail’i ve Amerikan askerî varlığını güvenlik denkleminin dışında tutarsa mevcut bağımlılık düzenini ortadan kaldırmayacak, yalnızca onu bölgeselleştirecektir.
Böyle bir durumda, Amerikan askerinin doğrudan üstlenmekte zorlandığı görevler Müslüman ülkelerin ordularına devredilmiş olacaktır.
Anlaşmanın zamanlaması bu kuşkuyu güçlendiriyor. İran’ın ABD ve İsrail karşısında teslim olmaması, Hürmüz Boğazı’nın dünya enerji güvenliği üzerindeki etkisi ve Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz ile Bâbülmendep hattında oluşturduğu baskı, Batılı devletlerin hareket alanını daraltıyor. Böylesi bir dönemde kurulan ortak savunma mekanizmasının kime karşı işletileceği, resmî açıklamalardan daha önemlidir.
Kolektif savunmanın tehlikeli belirsizliği
“Birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış sayılır” hükmü, ilk bakışta güçlü bir dayanışma iradesini yansıtıyor. Fakat uluslararası ilişkilerde “saldırı” kavramı sanıldığı kadar açık değildir. Bir çatışmayı kimin başlattığı, hangi ülkenin topraklarını başka bir devletin askerî operasyonlarına açtığı ve verilen karşılığın meşru müdafaa sınırlarında kalıp kalmadığı belirlenmeden ortak savunma hükmü tehlikeli sonuçlar doğurabilir.
Körfez’deki Amerikan üsleri bu belirsizliğin merkezinde bulunuyor. Üstelik söz konusu ihtimal yalnızca teorik bir senaryo değildir. Henüz kalıcı bir barış düzenine bağlanmayan son savaş sırasında ABD, Körfez’deki askerî varlığından ve bölgedeki üslerinden yararlanarak İran’a yönelik operasyonlar gerçekleştirdi; İran da bölgedeki Amerikan askerî tesislerini hedef aldı.
Benzer bir çatışmanın yeniden başlaması hâlinde, bir Körfez ülkesindeki Amerikan üssünden kalkan uçakların veya buradaki tesislerden fırlatılan füzelerin İran’ı vurması şaşırtıcı olmayacaktır. İran’ın saldırıda kullanılan askerî tesise karşılık vermesi durumunda ise ev sahibi ülke “saldırıya uğrayan devlet” olarak mı kabul edilecek, yoksa topraklarını savaşa açtığı için çatışmanın tarafı mı sayılacak?
Bu ihtimal, Mekke Anlaşması’nın kimin güvenliği için ve hangi amaçla işletileceğini açığa çıkaracaktır. Anlaşmanın ileride Katar, Kuveyt, Bahreyn veya Birleşik Arap Emirlikleri gibi Amerikan üslerine ev sahipliği yapan ülkelere genişletilmesi, Türkiye’yi başlatmadığı ve doğrudan taraf olmadığı bir savaşın içine çekebilir.
Bir ülkenin başka bir devlete saldırmak için topraklarını ve üslerini kullandırması görmezden gelinir; buna verilen karşılık ise ortak savunmayı harekete geçiren bağımsız bir saldırı olarak tanımlanırsa savunma ile saldırganlık arasındaki sınır ortadan kalkar. Böyle bir düzen, üyelerini dış tehditlerden korumak yerine ABD’nin bölgesel operasyonlarına güvence sağlayan bir kalkan hâline gelir.
Mekke Anlaşması daha mürekkebi kurumadan ilk ciddi sınavıyla karşılaştı. Yemen’deki Husiler, Suudi Arabistan’ın Cizan kentindeki Aramco rafinerisini insansız hava aracıyla hedef aldı. Anlaşmanın ilan edilen hükmüne göre bu saldırının Türkiye ve Pakistan’a da yapılmış sayılması gerekiyor. Şimdi mesele, bu ifadenin diplomatik dayanışmanın ötesinde nasıl bir karşılık doğuracağıdır.
Suudi Arabistan ortak savunma mekanizmasını harekete geçirirse Ankara nasıl bir tutum alacaktır? Saldırıyı önceki çatışmalardan bağımsız bir eylem olarak mı değerlendirecek, yoksa Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki karşılıklı saldırıları ve tarafların sorumluluklarını da dikkate alacak mıdır? Türkiye’den siyasi dayanışmanın ötesinde istihbarat, hava savunması veya doğrudan askerî destek istenmesi hâlinde Ankara, Yemen’deki savaşın tarafına dönüşme riskiyle karşılaşacaktır.
Böyle bir tabloda Türkiye, Gazze’deki yıkıma karşı askerî caydırıcılık üretemezken Yemen’deki Müslümanlara karşı harekete geçen bir ittifakın parçası hâline gelebilir. Gazze’de İsrail’e karşı işletilmeyen ortak caydırıcılığın Husilere karşı devreye sokulması, anlaşmanın hangi güvenlik anlayışı üzerine kurulduğunu da açığa çıkaracaktır. Mekke Anlaşması’nın gerçek yönünü gösterecek sınav artık gelecekte değil, önümüzdedir.
Filistin neden ortak güvenliğin dışında?

Mekke Anlaşması’nın samimiyetini sınayacak temel mesele Filistin’dir.
Gazze yıllardır sistematik biçimde yıkılırken, on binlerce insan öldürülürken, Batı Şeria’da işgal genişlerken ve Kudüs’ün statüsü aşındırılırken İslam ülkeleri bağlayıcı bir ortak savunma düzeni kurmadı. Mescid-i Aksa’nın bütün Müslümanların ortak değeri olduğu her fırsatta söylendi; fakat bu değeri koruyacak ortak bir caydırıcılık mekanizması oluşturulmadı.
Şimdi aynı devletler “İslami dayanışma” gerekçesiyle kolektif savunma anlaşması imzalıyor. O hâlde şu sorudan kaçamazlar: Filistin’e yönelik saldırılar neden ortak güvenliğe yönelmiş saldırılar olarak kabul edilmiyor?
Filistin’in anlaşmaya katılması veya Filistin halkının korunmasına ilişkin açık ve bağlayıcı bir hükmün kabul edilmesi, İsrail’in saldırılarının üç ülkeyi de harekete geçirmesini gerektirir. Fakat tam da bu ihtimal, anlaşmanın sınırlarını görünür kılıyor. İsrail’i karşısına almayan, Amerikan korumasındaki güvenlik düzenini sorgulamayan; buna karşılık İran veya Yemen söz konusu olduğunda harekete geçirilme ihtimali taşıyan bir yapı, “İslam dünyasının ortak savunması” iddiasını taşıyamaz.
Bir ittifakın İslami niteliği Mekke’de imzalanmasıyla oluşmaz. Bunun ölçüsü adalet, tutarlılık ve mazlumun kimliğine bakmadan saldırganın karşısında durabilme iradesidir. Gazze’yi koruma alanının dışında bırakan bir anlaşmanın “ümmet dayanışması” söylemi, siyasi meşruiyet üretmeye yarayan bir örtüye dönüşür.
İran’ı çevreleyen mezhepçi blok tehlikesi
Mekke Anlaşması’nın İran’a karşı olmadığı özellikle vurgulanıyor. Bunun doğruluğu, önümüzdeki dönemde anlaşmanın genişleme biçimi ve askerî uygulamalarıyla anlaşılacaktır.
İran’ın bölgesel politikaları elbette eleştirilebilir. Tahran’ın Suriye’den Irak’a uzanan müdahaleleri, içerideki hak ihlalleri ve nüfuz siyaseti tartışma dışı bırakılamaz. Ancak İran politikalarını eleştirmek başka, İran’ı ABD ve İsrail adına kurulacak bölgesel kuşatmanın hedefi hâline getirmek başkadır.
Eğer anlaşma İran’a kapalı tutulurken ABD ile askerî bağımlılık ilişkisi içindeki Körfez ülkelerine açılırsa ortaya çıkacak yapı, kapsayıcı bir bölgesel ittifak değil, Sünni yönetimler üzerinden kurulmuş mezhepçi bir güvenlik bloku olacaktır. Böyle bir blok İsrail’i caydırmayacak; Müslüman ülkeler arasındaki gerilimi derinleştirecek ve ABD’nin bölgeyi karşıt kamplara ayırma politikasına hizmet edecektir.
İran’ın da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’la aynı güvenlik mimarisi içinde yer aldığı kapsayıcı bir düzen, dış müdahalelerin alanını daraltabilir. Buna Filistin’in korunmasını güvence altına alan hükümler de eklenirse bölgede gerçek anlamda bağımsız bir güvenlik anlayışından söz edilebilir. Fakat İran’ın tehdit, İsrail’in ise adı anılmayan dokunulmaz güç olarak kaldığı bir sistem, bölge halklarına barış getirmez.
İttifakın ilk sınavı başladı
Mekke Anlaşması henüz başlangıç aşamasında. Ancak Suudi Arabistan’a yönelik Husi saldırısı, tarafların anlaşmayı nasıl yorumlayacağını görmemiz için ilk örneği ortaya çıkardı. Üyeliğin kimlere açılacağı, saldırganlığın nasıl tanımlanacağı, Amerikan üslerinin durumunun ne olacağı ve İsrail’in saldırıları karşısında hangi mekanizmaların işletileceği açıklığa kavuşturulmalıdır.
Türkiye açısından mesele daha da önemlidir. Ankara, NATO üyeliğinden kaynaklanan yükümlülüklerinin yanına sınırları belirsiz yeni bir ortak savunma taahhüdü ekliyor. Bir yandan NATO, diğer yandan Mekke Anlaşması üzerinden kurulacak iki ayrı güvenlik ilişkisinin aynı Amerikan stratejisinde birleşme ihtimali göz ardı edilemez.
Gerçek stratejik özerklik, bir büyük gücün güvenlik yükünü üstlenmek değil, bölge halklarının ortak çıkarlarını dış müdahalelerden bağımsız biçimde savunabilmektir. Bunun yolu İran’ı kuşatmaktan, Yemen’i yeniden bombalamaktan veya Körfez’deki Amerikan üslerini korumaktan değil; İsrail’in saldırganlığına karşı caydırıcılık oluşturmak, Filistin halkını korumak ve bölge ülkeleri arasında mezhep ayrımı gözetmeyen bir güvenlik düzeni kurmaktan geçer.
Mekke Anlaşması’nın ilk ciddi sınavı şimdiden başlamıştır. Anlaşmanın gerçek karakterini imza törenindeki kardeşlik cümleleri değil, Suudi Arabistan’a yönelik bu saldırı karşısında Türkiye ve Pakistan’ın alacağı tutum gösterecektir. Gazze bombalanırken susan, Amerikan üslerini sorgulayamayan; fakat İran veya Yemen karşısında harekete geçen bir ittifak, İslam dünyasının ortak savunma hattı sayılamaz.
Böyle bir yapı, ABD’nin doğrudan üstlenmek istemediği savaşın askerî ve siyasi maliyetini Müslüman devletlere devreden bölgesel bir güvenlik mekanizmasından başka bir anlam taşımayacaktır.















