Türkiye’de dinî söylemin önemli bir bölümü, özellikle son yıllarda, iktidarı adaletin ölçüsüne çağıran bir dil olmaktan çıkarılarak toplumu iktidara bağlılığa çağıran bir araca dönüştürüldü. Oysa dinin ahlaki işlevi gücü kutsallaştırmak değil, onu sınırlamak ve hesap vermeye zorlamaktır.

Türkiye’de din ile siyaset arasındaki ilişkinin temel sorunu, dinin kamusal hayatta bulunması değildir. Asıl sorun, dinin iktidarın tercihlerini meşrulaştıran ve siyasal sadakat üreten bir dile dönüştürülmesidir.
Özellikle son yıllarda iktidara yöneltilen eleştiriler yalnızca siyasi bir itiraz olarak karşılanmadı. Eleştirenler zaman zaman “ihanet”, “fitne”, “dava karşıtlığı”, hatta dinî değerlere düşmanlıkla suçlandı. Bir partiye ya da lidere bağlılık; milletin, devletin ve kimi zaman inancın yanında durmakla eş anlamlı hâle getirildi.
Böyle bir dilde iktidarın yanlışı sıradan bir siyasi yanlış olmaktan çıkar. Eleştirilmesi davaya zarar veren, sorgulanması birliği bozan, açığa çıkarılması düşmanı sevindiren bir meseleye dönüşür. Sonunda ahlaki ölçüler tersine çevrilir: Yanlışa itiraz eden suçlanırken yanlışı örten “sadık” kabul edilir.

Dine değil, dinin araçsallaştırılmasına itiraz
Dinin siyaset hakkında söz söylemesi kaçınılmazdır. Çünkü din; adalet, hak, emanet, ehliyet, kamu malı ve insan onuru gibi doğrudan siyasal hayatı ilgilendiren değerlere sahiptir.
Bu nedenle çözüm, dini özel alana hapsetmek veya inananlardan siyasal kanaatlerini inançlarından bağımsız kurmalarını istemek değildir. Sorun, dinin siyasete ahlaki ölçü taşıması değil; siyasetin dini kendi ihtiyaçlarına göre biçimlendirmesidir.
Din iktidara “Adil ol, emanete riayet et, hesap ver” dediğinde ahlaki bir ölçüdür. İktidar adına topluma “İtaat et, sus, sorgulama” dediğinde ise meşruiyet aracına dönüşür.
Aradaki fark açıktır: Birincisinde din gücü sınırlar, ikincisinde güç dini kullanır.
İtaat sınırsız değildir
İslam’ın siyasal yorumları içinde yöneticiye itaati öne çıkaran güçlü bir damar bulunduğu doğrudur. Tarih boyunca iç savaş ve parçalanma korkusu, zalim de olsa yöneticiye karşı çıkmamayı öğütleyen anlayışları besledi. “Fitne” kavramı da çoğu zaman bu yaklaşımı meşrulaştırmak için kullanıldı.

Ancak İslam’ın temel kaynaklarından kayıtsız şartsız bir siyasal itaat öğretisi çıkarmak mümkün değildir. Kur’an, yöneticilere itaati bağımsız ve sınırsız bir yetki olarak tanımlamaz. Nisa suresinin 59. ayetinde geçen “ulü’l-emre itaat” çağrısının hemen ardından, anlaşmazlıkların Allah’a ve Resul’e götürülmesi istenir. Bu, yöneticinin iradesinin nihai ölçü olmadığını gösterir.
Kur’an aynı zamanda adaletin kimlikten ve aidiyetten üstün tutulmasını emreder. Nisa suresinin 135. ayeti insanı kendisinin, anne babasının ve yakınlarının aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutmaya çağırır. Maide suresinin 8. ayeti ise bir topluluğa duyulan öfkenin dahi insanı haksızlığa sürüklememesi gerektiğini bildirir.
Demek ki asıl sınav, karşı tarafın yanlışları karşısında değil; insanın kendi mahallesinin, cemaatinin, partisinin ve liderinin hataları karşısında başlar. Kendi tarafımızın haksızlığını savunuyor, yolsuzluğunu örtüyor, zulmüne mazeret üretiyorsak dinî sorumluluğu değil, siyasal taassubu büyütürüz.
Adalet mi, lidere sadakat mi?
İslam tarihsel hafızasında Hz. Ömer’in yönetici olarak hesap vermeye açık oluşu özellikle anlatılır. Üzerindeki elbisenin kumaşından kamu malının paylaşımına kadar sorgulanabilen bir halife tasavvuru, yönetimin kutsal ve dokunulmaz olmadığını gösterir.
Kerbela ise bunun diğer yüzüdür. Hz. Hüseyin’in tutumu, yalnızca bir iktidar mücadelesi olarak değil; zorbalık karşısında ahlaki ve siyasi meşruiyetin sorgulanması olarak hafızaya kazınmıştır. İslam dünyası yüzyıllardır Kerbela’da zulme boyun eğmeyen Hz. Hüseyin’i anar; fakat güncel iktidarlar karşısında çoğu zaman Yezid’in talep ettiği itaati yeniden üretir.
Bu çelişki bugün de sürüyor. Bir taraftan adalet, ehliyet, emanet ve kul hakkından söz ediyor; diğer taraftan yönetimin yanlışlarını dile getirenleri susturuyorsak, savunduğumuz şey ahlak değil aidiyettir.
Hakikat bir liderin ağzından çıktığı için hakikat olmaz. Bir karar “bizimkiler” aldığı için adil, bir haksızlık dava adına yapıldığı için meşru hâle gelmez. Çünkü İslam’ın ahlaki iddiası kişilere değil, ilkelere bağlıdır.
Dinî çevrelerin sorumluluğu
Bu tablonun oluşmasında yalnızca siyasal iktidarın değil, ona dinî meşruiyet sağlayan çevrelerin de payı vardır. Bazı din adamları, cemaatler, vakıflar ve kanaat önderleri; yanlışları eleştirmek yerine sessiz kalmayı, hatta onları dinî kavramlarla savunmayı tercih etti.
Bunun örneklerini günlük siyasal dilde açıkça görüyoruz. Seçim tercihlerinin dinî bir vazife gibi sunulması, iktidara yönelik eleştirilerin “fitne” ve “davaya ihanet” sayılması, hutbe ve vaazlarda adaletten çok itaat ve devlet otoritesinin öne çıkarılması tesadüf değildir. Kamu kaynakları adaletsiz dağıtılırken, liyakat yerini yakınlığa bırakırken, yargı bağımsızlığı aşınırken ve hak ihlalleri yaşanırken sessiz kalan bazı dinî çevrelerin, konu iktidarın bekasına geldiğinde son derece gür konuşması da siyasal sadakat ile dinî sorumluluk arasındaki sınırın nasıl silindiğini gösteriyor.
Elbette bütün dinî toplulukları ve inananları aynı torbaya koymak haksızlık olur. Sorun insanların inancı veya bir cemaate aidiyeti değildir; ölçü somut tutum ve eylemlerdir. İktidara yakın olduğu için bir yapıyı dokunulmaz görmek ne kadar yanlışsa bütün dinî yapıları peşinen suçlu ilan etmek de o kadar yanlıştır. İhtiyacımız olan yasakçılık değil; herkes için eşit hukuk, şeffaflık, bağımsız denetim ve hesap verebilirliktir.
Fakat dinî çevrelerin kendilerine sorması gereken bir soru vardır: Güç karşısında hakikati mi savundular, yoksa elde ettikleri imkânları kaybetmemek için susmayı mı seçtiler?
Çünkü din adına kurulan sessizlik, sıradan bir siyasi suskunluk değildir; haksızlığa ahlaki dokunulmazlık kazandırır.
Sadakat ahlakın yerine geçtiğinde
Siyasal aidiyet, zamanla insanların doğru ile yanlış arasındaki ölçülerini de değiştirir. Aynı fiil karşı taraf yaptığında suç, kendi tarafı yaptığında zorunluluk sayılır. Muhalefetin sert sözü nefret dili, iktidarın hakareti siyasi üslup kabul edilir. Karşı mahallenin yolsuzluğu ahlaki çöküş, kendi mahallesininki ise düşmanın büyüttüğü bir ayrıntı olarak görülür.
Bu çifte ölçü, toplumun adalet duygusunu içeriden çürütür.
İktidarlar için en elverişli toplum, her söylenene inanan toplumdan önce, gördüğü yanlışı kendi kendine açıklamayı öğrenmiş toplumdur. Böyle bir yerde sansür yalnızca dışarıdan uygulanmaz; insanın zihnine ve vicdanına yerleşir. Kişi konuşmadan önce çevresinin tepkisini ve kaybedebileceği imkânları hesaplar.
Bir süre sonra sessizlik tedbir, geri çekilme olgunluk, haksızlık karşısındaki tarafsızlık ise denge olarak sunulur. Oysa zalim ile mazlum arasında tarafsız kalmak denge değil, fiilen güçlüden yana durmaktır.
Hakikate sadakat
Din, yönetimlerin çevresinde dokunulmazlık duvarı örmek için değil, herkesi aynı ahlaki ölçüye çağırmak için konuşmalıdır. İnanan insanın bağlılığı da bir partiye, lidere veya cemaate koşulsuz teslimiyet anlamına gelemez. Asıl bağlılık hakikate, emanete ve insan onuruna gösterilmelidir.
Eleştiri düşmanlık değildir. Yanlışa itiraz etmek hem topluma hem de yanlış yapan kişiye karşı sorumluluktur. Susmak ise her zaman huzuru korumaz; bazen yalnızca haksızlığın ömrünü uzatır.
Otoriter yönetimlerin en büyük gücü, baskı araçlarından önce insanların kendi vicdanlarına uyguladığı sansürdür. En büyük korkuları da kendi mahallesinin yanlışına bile itiraz edebilen insanlardır.
Çünkü bir toplumun gerçek çöküşü, insanların yanlış düşünmeye başlamasıyla değil; düşünmekten, sorgulamaktan ve itiraz etmekten vazgeçmesiyle başlar.
İktidarların asıl zaferi insanların korkması değil, korkmayı normal; susmayı ise erdem kabul etmeye başlamasıdır.
Hakikatin ölçüsü lidere bağlılık değil, adalete bağlılıktır.
- Editör notu: Görseller yapay zekâ ile üretildi.













