Ece Tekbulut yazdı | Nolan’ın Amerikan Odysseia’sı: Bir savaş destanının ahlaki dönüşümü

Dünyada milyonlarca insanın izlediği, Odysseia kitap satışlarını iki-üç katına çıkaran Christopher Nolan’ın The Odyssey filmini sonunda ben de izleyebildim. Filmin duyurusu, benim de sene başında Emily Wilson’ın çevirisini baştan sona okumama vesile olmuştu. Ben Nolan’ın asıl hedef kitlesinin Amerikan izleyicisi olduğunu göz önünde tuttuğumuzda, hikâyeyi bu şekilde anlatmayı seçmesini yerinde buldum.

Nolan’ın filmde Homeros’un evrenini ve onun “zihnisinir” karakterlerini yeniden yaratmayı amaçlamadığı açık. Mümkün olan her yerde Yunan göndermeleri asgariye indirilmiş. Diyaloglara Yunanca sözcükler serpiştirilmemiş; deniz tuzuna ve güneşe karşı merhem olarak destanda her yerde kullanılan zeytinyağı filmde yok; film müziği Yunan müzik geleneklerinden hiç beslenmiyor. Olimpos tanrılarının neredeyse tamamı senaryodan çıkarılmış, olayların anlam kazanması için yalnızca Zeus’un yasası (xenia) bırakılmış. Kalypso buğday tenli bir güzellik değil, çağdaş Amerikan güzellik ideallerini birebir taşıyan Charlize Theron; oyuncu kadrosu Ege ve Akdeniz’in demografik çeşitliliğini yansıtmak yerine günümüz ABD’sinin çeşitliliğini birebir yansıtıyor.

Nolan bir de hikâyenin sonunu değiştirmiş. Destanda Odysseus, İthaka’ya varıp Penelope’nin taliplerini öldürdükten sonra, Athena ve Zeus adada barışı sağlıyor ve Odysseus zeytin ağacından oyduğu evlilik yatağında rahatına bakıyor. Filmde ise Odysseus, savaşta ve yolda ölen adamlarını onurlandırmak için Batı’ya doğru yola çıkıyor. Doğu ve Batı gibi soyut yön göstergeleri Antik Yunan’da karşımıza çıkmaz. Homeros yönleri, doğan ya da batan güneş gibi somut, gözlemlenebilir şeyler üzerinden tarif eder. Nolan’ın Odysseus’u açık açık Batı’ya, okyanus üzerinden sürgüne yollamasıyla Odysseus karşımıza bir Antik Yunan kahramanı olarak değil, proto-Amerikan bir kahraman olarak çıkıyor. Böylece Nolan, dünyayı “biz” ve “ötekiler” olarak bölen, Batı medeniyetinin kökenini Antik Yunan’a dayandıran ve Doğu’yu bu medeniyetten farklı, hatta onun karşıtı olarak konumlandıran oryantalist dünya şemasını yeniden üretiyor. Dolayısıyla Nolan, Homeros evrenini ve Odysseus’un yolculuğunu evrensel bir hikâye olarak küresel seyirci için yeniden yaratmaktansa, Amerikan izleyicisi için neredeyse Amerika’nın kurucu miti olarak yorumlanabilecek bir sürgün hikâyesine dönüştürüyor.

Destanın kökeninden bu sapmanın ne ölçüde kabul edilebilir olduğu tartışmaya açık. Ama Odysseia, her yeni dinleyici için kendini yeniden kuran bir hikaye. Odysseus destanı “anlat bize” çağrısıyla başlar; bu da anlatıcının, dinleyicinin kim olduğuna göre hikâyeyi uyarlamasına imkân tanır. Bu film dolayısıyla Nolan’ın şu muhakemesinin ürünü olarak değerlendirilmeli: Bir kentin kuşatılmasını, sivillerin kitlesel olarak öldürülmesini ve sonrasında askerlerin eve dönüşünü 2026’da ABD izleyicisine neden ve nasıl anlatmalıyım?

Nolan’ın
Ece Tekbulut yazdı | Nolan’ın Amerikan Odysseia’sı: Bir savaş destanının ahlaki dönüşümü

Çerçeve bu olduğunda, ben Nolan’ın yorumunu, eklemelerini ve çıkarmalarını yerinde buldum. Nolan’ın “Amerikan” uyarlamasındaki en büyük değişiklik, Troya Savaşı ile evrensel bir ahlak yasasının çiğnendiği vurgusu. Filmde Troya Savaşı, yalnızca Troyalılara yöneltilmiş bir şiddet değil, halkların bütününe karşı işlenmiş bir suç olarak yansıtılıyor. Savaş nihayetinde hem mağluplara hem de sözde galiplere- Yunanlara, Troyalılara ve çevredeki toplumlara- aynı ölçüde çöküş ve yıkım getiriyor.

Oysa Homeros’ta ahlak oldukça muğlak ve tek bir yasaya dökülmesi oldukça zor. A. W. H. Adkins, Homeros toplumunun soyut ahlaki kurallar etrafında örgütlenmediğini, ahlakın kişinin toplumdaki rolüne bağlı olarak -savaşçı, eş, kral vb.- şekillendiğini ve bu rollerin gerektirdiği cesaret ve sadakat gibi erdemlerle hayata geçirildiğini savunur. Bruno Snell ise Homeros’taki insanların birleşik bir benlik (“ben”) duygusuna sahip olmadığını, çünkü dışsal güçlerin denetimi altında bulunduklarını, dolayısıyla modern anlamda ahlaktan ve ahlaki sorumluluktan söz edemeyeceğimizi söyler. H. Lloyd-Jones, Zeus’un yaptırımcısı olduğu ilahi bir adalet düzeninin varlığını öne sürmüştür. Fakat John Peradotto, Lloyd-Jones’un Homeros’taki ilahi adalet kavramını fazlasıyla sistematikleştirdiğini; destanlarda kendi içinde tutarlı bir ahlaki kurallar sistemi bulamayacağımızı ve Zeus’un daha çok toplumsal kuralların, örf ve adetlerin yaptırımcısı olduğunu söyler.

Yani Zeus’un konukseverlik yasası, toplumsal faydası olan bir usul ve adet olarak yorumlanabilecekken, filmde evrensel bir ahlak yasasına dönüşüyor ve Troya’nın yıkımı, hem Yunanları hem Troyalıları bağlayan bir ahlaki düzene karşı işlenmiş bir suça dönüşüyor. Nolan bunu yaparak Homeros’un ahlaken muğlak dünyasını, savaş ahlakına- hem savaşa girmenin gerekçesine (jus ad bellum) hem de savaşın yürütülüş biçimine (jus in bello)- dair modern bir öyküye çeviriyor ve savaşın maddi ve manevi maliyetini hikâyenin temeline oturtuyor.

Nolan için savaşın bedeli, kelimenin tam anlamıyla uygarlığın çöküşü. Nolan bunu, hikâyeye Deniz Kavimleri’ni ekleyerek aktarıyor. Deniz Kavimleri, Geç Tunç Çağı’nda denizden gelen ve Doğu Akdeniz uygarlıklarının sonunu getirdiği düşünülen kabileler topluluğu. Filmde Penelope, denizden gelen, uygarlıkları yok eden yasasız yağmacılara dair korkularını dile getiriyor ve savaş hazırlığı yapılması gerektiğini belirtiyor. Odysseus nihayetinde İthaka’ya vardığında, uygarlıkları yok eden o korkulan “Deniz Kavimleri”nin bizzat kendileri olduğunu fark ediyor. Nitekim Troya’yı işgal edip dönüş yolunda da diğer halkları öldürenler bizzat onlardı. Anlaşılıyor ki Odysseus ve adamları, uygarlığın savunucuları değil, uygarlıkları adına korktukları barbar tehdidin ta kendisi.

Savaşın diğer ağır bedeli de elbette utanç ve vicdan azabı. Athena, film boyunca, Odysseus’un adamları tarafından öldürülen bir Troyalı kadın olarak beliriyor ve Odysseus’un peşini senelerce bırakmıyor. Odysseus, bu kadının sureti aracılığıyla sivillere yaşattığı acıyla yüzleşmeye zorlanıyor.

Bu açık ahlaki yaklaşım, Matt Damon’ın vicdan azabı çeken “babacan” karakterinin Homeros’un zihnisinir, yer yer alaycı ve kibirli Odysseus’una benzemesini engelliyor. Destana adını veren karakter, film uyarlamasında neredeyse tanınmaz halde. Ayrıca Odysseia destanını güzel yapan şeylerden biri, bu kibirli ve kusurlu adamın eve dönüş yolunda Calypso, Circe gibi kadınların terbiyesinden geçmesi. Filmde ise Odysseus ile kadın karakterler arasındaki flörtleşme ve çekişmenin ortadan kalkmasıyla, Odysseus’un “yola gelme” sürecinde kadın karakterlerin etkisi azalıyor.

Ama bütün bunlara rağmen, Nolan’ın 2026’da ABD’deki bir izleyiciye anlattığı bu hikâyede savaşın ahlaki yükünü, ortak insanlığımızın temelinin yıkılışını ve sözde kurbanın bizzat tehdide dönüşmesini öne çıkarmasını yerinde buldum. Çünkü bir hikâyenin hangi tarihsel ve siyasal koşullar altında anlatıldığı da onun anlamını belirliyor. Dilerim dünya farklı bir yer olur ki, Odysseia farklı bir şekilde anlatılsın.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş