İSTANBUL (Medyascope) – Homeros’un Odysseia destanını İngilizceye çeviren klasik filolog Emily Wilson, Christopher Nolan’ın 250 milyon dolarlık The Odyssey uyarlamasını oyuncu seçimlerinden kadın karakterlere, filmin savaş ve şiddet anlayışından Batı Sahra’daki çekimlerine kadar mercek altına aldı. “Bu senaryonun herhangi bir bölümünü yazmış olmaktan utanırdım” diyen Wilson’ın eleştirisini sizler için Türkçeleştirdik.
Christopher Nolan’ın Homeros’un antik Yunan şiirinin uyarlaması olan 250 milyon dolarlık aksiyon filmi, yüksek hava sıcaklığından kaçmak için eğlenceli bir yol. Nolan’ın alametifarikası haline gelen zaman sıçramalarını ve anlatıdaki ters köşeleri takip etmek görece kolay; üstelik hikâye içinde hikâyeler anlatan Odysseia’nın yapısına da uygun düşüyor. Ergenlik çağındaki çocuklarım filmi izlerken eğlendi. Nolan’ın diğer bazı filmlerinden farklı olarak The Odyssey sıkıcı değil; bunda, tamamen mahvedilmesi neredeyse imkânsız olan kaynak metnin büyük payı var. Tıpkı gösterişli bir 4 Temmuz havai fişek gösterisi gibi, ailece izlenebilecek görsel ve işitsel bir şölen. Anlatısal ve duygusal derinliği de aşağı yukarı aynı düzeyde.

Nolan, önceki filmlerinde olduğu gibi burada da zaman ve mekândaki kopuşlarla; sihir, hile, zanaat, teknoloji, rekabet, ikame, maskeler, iletişimsizlik, hatırladıklarımız ve unutmayı seçtiklerimizle ilgileniyor. Hayatta kalmak bir kez daha başlı başına bir zafer gibi sunuluyor. Yine uzun ve klostrofobik boğulma ya da boğulmanın eşiğine gelme sahneleri izliyoruz. Binaların alevlere teslim olduğu, araçların havaya uçtuğu teknik açıdan etkileyici sekanslarla karşılaşıyoruz. Bir erkek karakterin, kadın bir aşk nesnesini geri kazanmak ve/veya onun intikamını almak için verdiği umutsuz mücadeleye bir kez daha tanık oluyoruz.
Nolan’ın bu Homerosçu temalara duyduğu yakınlığın, onu yaratıcı açıdan yeni zirvelere taşımasını ve daha inandırıcı karakterler kurmasını ummuştum. Ancak The Odyssey, yönetmenin alışıldık görkem ve yüzeysellik karışımını sunuyor.
Odysseus’un ölüme mahkûm sağ kolu, sürekli endişeli olan Eurylochus’u canlandıran Himesh Patel’in Sirenler’in yanından güvenle geçmek için kullandığı türden bir balmumu tıkacım olmadığı için; sopaların, asaların, kılıçların ve birbirine çarpan zırhların, yıldırımların, dev dalgaların, homurtuların, çığlıkların, devrilen sarayların ve alev alev yanan tapınakların çıkardığı bütün o gürültüye maruz kaldım.
Fakat Sirenler’in —Yunan mitolojisinde Sirenum scopuli denen bir adada yaşadıklarına inanılan deniz yaratıkları — yanından geçirilirken gemi direğine bağlanan ve kulakları balmumuyla tıkanmamış Matt Damon’ın Odysseus’unun aksine, gemi enkazlarını ve kan göllerini en küçük bir duygusal sarsıntı yaşamadan izledim.
Gözlerim, hayvansever çağımıza uygun biçimde yavru halindeki sevimliliği iyice artırılan köpek Argos için bile dolmadı. Keşke filmde insan karakterlere de aynı özen ve ciddiyet gösterilseydi.
Homeros’un destanı zaten başlı başına bir uyarlamaydı. Şiir, o dönem için görece yeni bir teknoloji olan yazılı alfabeyi kullanarak mevcut mitolojik gelenekleri yeniden işledi. Bir savaş gazisinin eve dönüş hikâyesini, göçün, kolonileşmenin ve kentleşmenin belirleyici olduğu Arkaik Dönem’de Yunanca konuşan toplulukların karmaşık kaygılarına seslenecek biçimde yeniden şekillendirdi.
MÖ 7. yüzyıldaki bazı Yunan toplulukları oligarşiyle, bazılarıysa tek bir hükümdar tarafından yönetiliyordu. Destan, Odysseus’un yoldaşları ya da karısı Penelope’nin talipleri gibi erkek gruplarının ihtiyaç ve arzularıyla, hepsine hükmetmek ve kendi adına sonsuz bir şöhret kazanmak isteyen güçlü ve kurnaz tek bir adamın ihtiyaç ve arzuları arasındaki gerilimi anlatıyor.
Kültürel ve teknolojik dönüşüm çağında ortaya çıkan eser, hem zamanda hem de mekânda geriye dönme fantezisini ele alırken bunun tehlikelerini ve bedellerini de gözler önüne serer. Yabancılarla karşılaşmanın, onların evlerine girmenin, onları kendi evine kabul etmenin ya da kapı dışarı etmenin yarattığı zorluklarla boğuşur.
Bütün bunların günümüzle kurduğu bağlar açık. Nolan’ın filmi de bunların bazılarına ilginç, ancak dağınık biçimlerde değiniyor. Ne var ki filmin bakışı fazla karmaşık, karakterleri de büyük fikirler konusunda yarım ağızla verdiği sözleri yerine getiremeyecek kadar sığ kalıyor. Yine de büyük patlamaları ve devasa yaratıkları perdeye taşımakta oldukça başarılı.
Uyarlamaların aslına bir çeviriden beklenebilecek ölçüde sadık kalması gerekmez; hatta kalmamalı. En iyi uyarlamalardan bazıları kaynak metni kökten dönüştürür ya da ona açıkça direnir. Harold Bloom’un, önceki kuşakların eserlerine verilen “güçlü yanlış okumalar” adını verdiği şeyi ortaya koyar.
Euripides’in Helena’sı, Vergilius’un Aeneis’i, Milton’ın Kayıp Cennet’i, Joyce’un Ulysses’i, Walcott’ın Omeros’u, Atwood’un Penelopeia’sı, Madeline Miller’ın Ben, Kirke’si ya da Lisa Peterson’ın modern bir göçmen kampında geçen oyunu gibi Odysseia’ya verilmiş en unutulmaz yaratıcı yanıtlar, destanın yapısını, anlatısını ve değerlerini yeniden düşünür.
Nolan, teoride kendisinden beklenenin ve bunun taşıdığı risklerin farkında görünüyor. İlk uzun metrajı Following (1998), yabancıları zaman ve mekân boyunca izlemenin cazibesi ve tehlikeleri üzerine kurulmuş, güçlü bir siyah-beyaz gerilim filmiydi.
Following, başkalarını takip etmeye kalkışan kişinin, kendi zekâsına duyduğu yersiz güven dışında sağlam bir kimliği yoksa avcıyken ava dönüşmesinin çok daha muhtemel olduğunu öne sürüyordu.
Ama hangi baştan çıkarıcı seçeneklerden uzak durmak gerektiğini bilmek, gerçekten onlardan uzak durabilmekle aynı şey değil. Odysseus’un adamları da Güneş Tanrısı’nın kutsal sığırlarını öldürdüklerinde bunun bedelini ağır biçimde öğrenir.
Homeros’un Odysseus’u, kendi arzularını geçici olarak bastırabildiği için evine ulaşır: Et ve şaraba, karısına, evinin ve topraklarının denetimine, katliama, zamana ve unutulma tehdidine karşı zafer kazanmaya, sonsuza dek yaşayacak görkemli bir isme duyduğu arzusunu dizginleyebilir.
Nolan’ın The Odyssey’sinde ise hiçbir ölçülülük yok. Her saniye olaylarla, ışıklarla ve gürültüyle tıka basa doldurulmuş. Hiçbir şey insan ölçeğinde değil.
Nolan’ın görsel şovu, şarap rengindeki —burada mordan çok gri— denizin yükselen dalgalarının kahramanın gemisini yutmakla tehdit etmesi gibi, hikâyeyi bastırıp boğmak üzere.
Görsel açıdan bu Odyssey, sık sık 21. yüzyılın diğer beyazperde “destanlarını”, özellikle de Peter Jackson’ın Yüzüklerin Efendisi üçlemesini hatırlatıyor.
Ölüler Ülkesi’ne yapılan yolculuk bana Game of Thrones’ta Duvar’ın ötesine düzenlenen seferleri anımsattı. Filmin sonunda bir karakter “gün batımının ötesine yelken açmak” üzere yola koyuluyor; neredeyse herkesin bir anda Elfçe şarkı söylemeye başlamasını bekledim.
Filmde, Uberto Pasolini’nin The Return’ündeki (2024) şık ve sade anlatımdan eser yok. Filmin başrollerindee Ralph Fiennes ve Juliet Binoche vardı.
Tanrılara ya da özel efektlere ayıracak bütçesi olmayan Pasolini’nin filmi, Odysseia ve kahramanı bütün gösterişten arındırılıp yalnızca kaslarına ve aç kalbine indirgendiğinde geriye ne kaldığını sorgulamamızı sağlıyordu.
Nolan ise önümüze her şey dâhil bir açık büfe koyuyor.
Nolan’ın Odyssey’sindeki ırk gözetmeyen oyuncu seçimi, tahmin edilebileceği üzere bazı çevrelerce yerden yere vuruldu. Ancak bu tercihte ilerici hiçbir taraf yok.
Zendaya, Lupita Nyong’o, Himesh Patel, Corey Antonio Hawkins ve Travis Scott dâhil beyaz olmayan oyuncuların çoğu, dramadaki tek işlevi beyaz başkahramana yardım etmek olan “siyah en yakın arkadaş” karakterinin farklı versiyonlarını oynuyor.
Travis Scott, İthakalı ozan Phemius rolünde birkaç kelime haykırıp bir sopaya vuruyor ancak şarkı söylemesine, hikâye anlatmasına ya da lir çalmasına izin verilmiyor.
Vurmalı çalgıların hâkim olduğu müzikteki en melodik ses, Odysseus’un yayının gerilmesinden geliyor. Okçuyu bir müzisyen gibi resmeden bu güzel işitsel imge şiirden alınmış.
Lupita Nyong’o’nun Helena ve Klytaimnestra’yı canlandırdığı ikili rol ise son derece yetersiz yazılmış. Kadın kurbanlara ait birkaç kısa tabloyu —öfkeli bir anne, şiddet görmüş bir eş, pişmanlık duyan bir kadın— canlandırması için kendisine yalnızca birkaç dakikalık ekran süresi verilmiş.
Kaynak metin sayesinde filmde Nolan’ın diğer yapıtlarının çoğundan daha fazla kadın karakter var. Ancak şiirdeki karakterlerin aksine hiçbirinin söyleyecek fazla sözü yok.
Homeros’un Kalypso’su, tanrılar arasındaki çifte standartlar üzerine olağanüstü öfkeli, adeta operatik bir konuşma yapar: Erkek tanrılar canlarının çektiği herhangi bir ölümlü kadını kaçırabilir ve ona tecavüz edebilir ancak bir tanrıça aynı şeyi yapmaya kalktığında Zeus ve çevresindekiler hemen devreye girip onu engeller.
Bu, mitolojik “gerçeklerin” zekice ve komik biçimde çarpıtılmasıdır. Şiirin dinleyicileri, Kalypso’nun ölümlü kurbanını elinden alanın aslında öncelikle kadın bir tanrı olan Athena olduğunu bilir. Kalypso’nun şikâyetlerini dinleyen Hermes yalnızca habercidir.
Üstelik birkaç dize önce bize hatırlatıldığı üzere şafak tanrıçası Eos’un, Tithonos’u yanında tutmasına ilahi ataerki tarafından engel olunmamıştır.
Charlize Theron’ın Kalypso’su muhteşem görünüyor. Ancak ne öfkeleniyor ne komik olabiliyor ne de güçlü bir hatip. Perişan haldeki ölümlü sevgilisine karşı şehvetle yanıp tutuştuğunu da hiç görmüyoruz. Onun yerine uyuşturucular yardımıyla bitkin ve travma sonrası stres bozukluğu yaşayan Odysseus’un ruhunu yatıştıran, bölük pörçük keder hikâyesini nezaketle dinleyen ücretsiz bir terapistten ibaret.
Benzer biçimde Homeros’un Penelope’si, kılık değiştirmiş Odysseus’a avlusundaki kazların bir kartal tarafından öldürüldüğü rüyasını son derece canlı biçimde anlatır. Kartal, kazların Penelope’nin talipleri olduğunu ve yakında geri dönen kocası tarafından katledileceklerini söyler.
Fakat Penelope rüyasında ağlar. Bu, Odysseus’un geri dönüşüne ve tıpkı bir gelin gibi kocasını bekleyerek geçirdiği uzun dönemin sona ermesine karşı büyüleyici ölçüde ikircikli bir tepkiye işaret eder.
Nolan’ın Penelope’si ise rüya görmez.
Anne Hathaway’in yüzü her zamanki kadar etkileyici. Kadınların bölümünü ana salondan ayıran, zekice tasarlanmış dekorun perdesi ardından görüldüğünde güzel ve gizemli duruyor.

Fakat senaryo ona, nedenini bilmediğimiz bir şekilde Matt Damon’a özlem duymaktan başka yapacak hiçbir şey vermiyor.
Çiftin arasında kimya yok. Ortak hiçbir yanları da bulunmuyor.
Karısına son derece bağlı Odysseus, yolculukları boyunca onu temsil etmesi amaçlanan küçük bir oyuncak bebeğe sarılıyor; tıpkı Başlangıç’ta Leonardo DiCaprio’nun elinden düşürmediği topaç gibi.
Gerçek Penelope de bu oyuncaktan ancak biraz daha ilginç.
Tanrıları sinemada Titanların Savaşı türü bir gülünçlüğe düşmeden canlandırmak zordur. Dolayısıyla Nolan onları filmden çıkarmakla akıllıca davranmış olabilir.
Yeterince işlenmemiş Zendaya’nın Athena’sının bile savaşın savunmasız bir kurbanı ya da belki Odysseus’un vicdanının bir yansıması olduğu ortaya çıkıyor. Entrikacı ve kana susamış bir savaş tanrıçası değil.
Diğer tanrıçalar —Kalypso, fok kadın biçimindeki Sirenler, Kirke, Skylla ve Kharybdis— kısa süreliğine beliriyor. Ancak onların gerçekten tanrıça olduğunu anlamamız gerektiğini gösteren hiçbir işaret yok.
Poseidon, Hermes ve Helios hiç görünmüyor ama ürkütücü fırtınalar ve gemi kazaları var.
En sevdiğim anlardan biri, Zendaya’nın Damon’a tanrıların ölümlüler için anlaşılması güç olmadığını söylediği sahneydi:
“Gök gürültüsünü kim anlamaz? Ateşi kim anlamaz?”
Ne var ki film iki seçeneği birden istiyor.
Tanrılar yokmuş gibi davranılıyor ama gemi kazaları ve ölümler Poseidon’un oğlunun kör edilmesinin ve Güneş’in Sığırları’nın yenmesinin kaçınılmaz sonucu olarak sunuluyor.
Zeus’un yasasının hayati önem taşıdığı söyleniyor, ancak ortada Zeus yok.
Nolan’ın dünya tasavvuru, ne gerçek tanrıları ne de bizden gerçekten farklı olabilecek insanları içine alacak kadar geniş.
Devler var. Bunlar arasında burada tek başına yaşayan bir Kiklop olarak sunulan Polyphemos ve aşırı süslü giydirilmiş Laistrygonlar bulunuyor.
Samantha Morton’ın güçlü ve ayakları yere basan bir enerjiyle canlandırdığı Kirke, Hansel ile Gretel’in kulübesine yerleşmiş Baba Yaga’yı andırıyor.
Odysseus’un açgözlü adamlarını zaten oldukları domuzlara dönüştürmek için son derece zahmetli bir plastik cerrahi yöntemi kullanıyor.
Yalnızca bir lotus yiyici var. Ancak tahmin edilebileceği üzere unutkanlık ve hafıza kaybı teması yeni bir anlam kazanıyor.
Destanın en bilinen sahneleri göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor: Skylla ve Kharybdis gemiyi tehdit ediyor, Eurykleia Odysseus’un bacağındaki yara izini tanıyor, Antinoos kılık değiştirmiş kahramanımıza bir tabure fırlatıyor.
Destandaki bazı önemli bölümler ise tamamen çıkarılmış.
Film, Homeros’un Odysseus’unun maceralarını konuksever Phaiaklara anlattığı, yardımsever prenses Nausikaa’nın yurdu Skheria (Şeria) Adası’nı atlıyor.
Bu maksimalist filmde, Nausikaa’nın çamaşırlarını yıkaması ya da genç bir kızın evlilik hayalleri kadar sevimli, sıradan ve küçük ölçekli hiçbir şeye yer yok.
Damon’ın kır saçlı Odysseus’u ne usta bir hikâye anlatıcısı ne de flörtöz.
Daha önemlisi, dost canlısı, zengin ve kültürlü yabancı bir ülkenin filme dâhil edilmesi, yapımın zaten karışık olan temel önermesini daha da içinden çıkılmaz hale getirirdi.
Bu önermeye göre Miken Yunanistanı’nın Hollywood versiyonu, dünyadaki tek “uygarlık”; yabancıların ve dilencilerin Zeus’un yasası uyarınca ağırlanması gerektiğini zar zor da olsa hatırlayan tek yer.
Kostümler, zırhlar, tekneler ve mimari birbirine girmiş durumda. Aslında bu, Homeros’un şiiriyle uyumlu. Çünkü şiir de kuşaklar boyunca anlatılan hikâyelerden doğmuş, farklı çağlardan, lehçelerden ve geleneklerden parçaları bünyesinde toplamıştır.
Homeros Yunancası da dilsel açıdan bir bileşimdir. Ancak her zaman ölçülü şiirdir; herhangi bir insanın günlük hayatta gerçekten konuştuğu bir dil değildir.
İnternette yapay biçimde körüklenen öfkeye rağmen filmin günümüz Amerikan konuşma diline yaklaşma çabasında özünde yanlış bir şey yok.
Senaryoyu Homeros Yunancasıyla, hatta ölçülü İngilizce dizelerle yazmayacaksanız gündelik Amerikan İngilizcesine benzeyen bir dil kullanmanız son derece makul.
Ancak diyalog yazmak Nolan’ın yeteneklerinden biri değil.
Dil durmaksızın açıklama yapıyor; mizahsız, cansız ve yavan.
“Babam eve dönüyor” ya da “Şu lanet olası kumsaldan defolup gidelim” gibi güçlü görünmeye çalışan replikler, şu tür gösterişli tefekkürlerin yanında son derece tuhaf duruyor:
“Evet, kraliçem. Zeus’un yasasının çiğnenmesi veba gibi yayılıyor. Tunç Çağı’mız çöküyor ve belki de yaptıklarının kalıntılarını görmeye dayanamadı. Hiçbir yerde. Hele kendi evinde hiç.”
Ödül törenlerinde söylendiği gibi, Nolan’ın Odysseia için yaptığım iambik pentametreli çevirinin en azından ilk dizesini okuduğunu öğrenmek beni mahcup etti.
En az bir röportajında şiirin ilk dizesine ilişkin benim çevirimi aktardı:
“Bana karmaşık bir adamdan söz et.”
Ancak bu senaryonun herhangi bir bölümünü yazmış olmaktan utanırdım.
Ne yazık ki Damon’ın Odysseus’u ne karmaşık ne kurnaz ne de hünerli.
Odysseus’un Homeros’taki en komik ve en meşhur hilelerinden biri, Polyphemos’a adının “Hiç Kimse” olduğunu söylemesidir.
Kör edilen dev komşularından yardım istediğinde diğer Kikloplar, kendisine “Hiç Kimse”nin zarar verdiğini öğrenince telaşlanacak bir durum olmadığına karar verir.
Filmde Odysseus’un Polyphemos’u zekâsıyla alt etmesine gerek kalmıyor. Çünkü Kiklop, aklı fikri olmayan bir kukladan ibaret.
Nolan’ın homurdanan tek gözlü devinden “o şey” diye söz ediliyor. Neredeyse hiç konuşmuyor, sarhoş olmuyor, ne komşuları ne de en sevdiği koyunu var.
Belki de Oppenheimer’ın yönetmeninden gelmesi daha da şaşırtıcı olan şey, Damon’ın hantal Odysseus’unun teknolojik zekâdan, yani polymēchaniadan da yoksun görünmesi.
Evinin içinde büyüyen bir ağaçtan evlilik yatağı yapmıyor. Zaten neredeyse hiç uyumadığı ya da seks yapmadığı için bu, gereksiz bir uğraş olurdu.
Kalypso’dan kaçmak için kullandığı sal, kıyıya vurmuş birkaç tahta parçasının gelişigüzel birbirine tutturulmasıyla yapılmış.
Bu, Homeros’taki ayrıntılı odun kesme ve gemi yapımı anlatımıyla keskin bir tezat oluşturuyor.
Truva Atı’nın tasarımını ya da inşasını da görmüyoruz.
Bunun yerine zevksiz, kötü tasarlanmış ve tekerlekleri bile bulunmayan bir at, sanki bir drone tarafından bırakılmış gibi rüzgârlı sahilde ansızın beliriyor.
Yönetmenin, IMAX kameralarını filmin zorlu çekim mekânlarında taşırken büyük ve hantal nesneleri çetin arazilerden geçirmenin ne kadar güç olduğunu düşünmüş olması gerekir.
Nolan’ın kaynak metne getirdiği en belirgin yenilik, Aeneis’teki bir hikâyeye dayanan yan olay örgüsü. Bu hikâye, Truvalıların “acımasız Ulysses”in icadı olan Truva Atı’nı şehre sokmaları için nasıl kandırıldığını anlatır. Bunu sağlayan kişi, adı “zararlı” anlamına gelen Sinon adlı Yunan çifte ajanıdır.
Homeros’un Odysseia’sında kurnaz zekâ görece olumlu bir özellikken Vergilius, Ulysses’i acımasız ve yırtıcı bir figüre dönüştürür. Sinon da onun düzenbaz suç ortağıdır.
Nolan’ın filminde Sinon’u Elliot Page canlandırıyor ve kötü biri olmak bir yana filmin ahlaki merkezini oluşturuyor.
Kötücül entrikaları sayesinde gençliğinde askere gitmekten kurtulan Antinoos, onu daha delikanlıyken Truva Savaşı’na gönderiyor. Antinoos’un yetişkin halini, son derece karizmatik ve kaypak Robert Pattinson canlandırıyor.
Filmin temel duygusal çizgisi, Odysseus’un Truva Atı planı hakkındaki gerçeği Sinon’a söylemeyerek onun sömürülmesine ortak olduğunu geç de olsa fark etmesi üzerine kurulmuş.
Odysseus hafızasını geri kazandığında suçluluk duygusu içinde kıvranıyor.
Ancak film, kendi yarattığı bu anlatının ortaya çıkardığı ahlaki sorunlarla yüzleşmiyor.
Örneğin, Robin her iki durumda da anında öldürülecekse Batman’in ona bütün gerçeği anlatıp anlatmaması neden bu kadar önemli? Ya da Truva’nın yağmalanması filmin iddia ettiği kadar korkunçsa, günahsız Sinon neden bu plana katılmak istiyor?
Odysseus’un Sinon’a söylediği yalan Truva Savaşı’nı başlatmıyor.
Üstelik Truvalılar, Homeros’un Odysseia’sında yaptıkları gibi, muhtemelen atı her hâlükârda şehre sokacaklardı.
Bu karmakarışık yan hikâye, Nolan’ın çağdaş İngilizce konuşan dünyaya yönelik bitmek bilmeyen didaktik mesajını verebilmek için filme zorla yerleştirilmiş. Nolan, teröre karşı savaşın ve Brexit’in körüklediği yabancı düşmanlığının, bugün Batı’nın en çok önem verdiği değerleri yok eden kültürel çöküşü başlattığını söylemeye çalışıyor.
Nolan’ın Homeros’un anlatısına yaptığı diğer büyük ekleme, “uygarlığımızın” “deniz kavimleri”nin tehdidi altında olduğuna tekrar tekrar yapılan gönderme.
“Deniz kavimleri”, MÖ 1200 dolaylarında Mısır’a saldırdıkları ve yaklaşık aynı dönemde Miken Yunan kültürünün çöküşüne yol açtıkları düşünülen denizci kabilelere ilişkin, bugün geçerliliğini yitirmiş bir 19. yüzyıl teorisi.
Penelope, “Uygarlığımız saldırı altında” diye feryat ediyor.
Odysseus ise okuryazarlık da dâhil olmak üzere “Tunç Çağı uygarlığının” küllerinden yeniden doğacağını söyleyerek onu teselli ediyor.
Nolan’ın da gayet iyi bildiği üzere günümüzdeki genel kabul, “deniz kavimleri” adı verilebilecek tek ve bütünlüklü bir oluşumun bulunmadığı yönünde.
Yunanca konuşulan dünyanın MÖ 11. yüzyılda Mikenlerin merkezî ve okuryazar saray kültüründen, erken Yunan Demir Çağı’nın parçalı toplumsal yapılarına geçişi; iklim değişikliği, depremler ve iç karışıklıklar dâhil bir dizi etkenden kaynaklandı.
Nolan, “deniz kavimleri”nin kimliğine ilişkin kendine özgü bir ters köşe yaratmak için birbiriyle yarışan bu tarihsel teorileri kullanıyor.
Sürprizi bozmayacağım, gerçi muhtemelen tahmin edebilirsiniz.
Zeus’un yasası, Arkaik Yunan dünyasındaki xenia anlayışının bir türü: Yabancıların, ev sahiplerinin ve konukların birbirlerine karşılıklı saygıyla davranması ve böylece aralarında kan bağı bulunmayan aileler arasında kuşaklar boyunca sürecek bağlar kurması gerektiğini öngören ideal ilişki biçimi.
Filmde xenia, hayırseverliğin önemine ilişkin çağdaş Amerikan fikirlerinin süzgecinden geçiriliyor.
Zengin insanlar çevrelerindeki yoksul ve aç kişilere karşı nazik davranmalıdır; ancak onların yoksulluğunu azaltmak için gerçekten bir şey yapmaları şart değildir.
Filmin örtük değerlerinin çoğu Homeros’un şiirindeki değerlerle doğrudan çelişiyor.
Aldatma, savaş çıkarmak, evlilik dışı seks, hayvanlara eziyet, kadınları istismar etmek ve şan-şeref peşinde koşmak Homeros’un dünyasında gayet olağanken bu versiyonda son derece kötü şeyler.
Bu tek başına sorun değil.
Asıl sorun, filmin kendi değerleriyle dünya görüşünün birbiriyle uyuşmaması ve karakterlerin motivasyonlarının kendi iç mantıkları içinde bile anlam taşımaması.
Nolan’ın Odyssey’sinde insanları hile, teknoloji ve silah kullanarak katletmek; xeniayı ihlal etmiş Truvalıları Yunanlar öldürürken kötü, xeniayı ihlal etmiş talipleri Odysseus öldürürken iyidir.
Odysseus ve yoldaşlarının terk etmiş gibi göründüğü bir şeyi sahiplenmek, Truvalılar ata el koyduğunda doğal ve affedilebilir; talipler Odysseus’un sarayına, yemeğine, şarabına ve karısına el koyduğunda ise sapkın ve affedilemezdir.
İthaka’daki yabancılara, kılık değiştirmiş tanrılar olabilecekleri düşüncesiyle zarif bir konukseverlik gösterilmelidir.
Fakat yabancı ülkelerde karşılaşılan yabancılar çoğunlukla kör edilmesi, soyulması ve katledilmesi gereken canavarlardır.
Odysseus, Poseidon’un oğlu Polyphemos’u kör ettiğinde tanrılara meydan okumak asil ve cesur bir davranıştır.
Eurylochus, Güneş’in Sığırları’nı yediğinde ise aynı şey aptallık ve açgözlülük sayılır.
Odysseus’un Sinon’u kandırması ya da taliplerin Telemakhos’u aldatması kötüdür. Telemakhos ile Odysseus’un talipleri kandırması ise iyidir.
Paylaşmak güzeldir ve Odysseus’un adamlarıyla birlikte kürek çektiğini görürüz.

Ancak tek adam yönetimi de tartışmasız biçimde iyidir. Monarşiye ya da otokrasiye meydan okuyanlar veya kendilerine düşen paydan fazlasını yemeye çalışanlar ya kötüdür —talipler gibi— ya da aptaldır —Eurylochus gibi.
Her iki durumda da ölmeleri gerekir.
Agamemnon’un yaptığı gibi servet uğruna savaşıp öldürmek kötü.
Ama Odysseus’un savaş yoluyla bile olsa edindiğiniz serveti korumak için savaşıp öldürmek ise iyi.
Bu ahlaki çelişkilerin herhangi biri, bir film için son derece ilginç ve verimli bir tema olabilirdi.
Nolan ise tamamlanmamış bir büyük fikirler bütününün parçalarını destansı girdabın içinde döndürmekle yetiniyor.
Tutunabileceğimiz sağlam ve özgül bir insan deneyimi kırıntısı bile yok.
Homeros’un Odysseia’sı, Eurylochus ve köleleştirilmiş domuz çobanı Eumaios da dâhil olmak üzere Odysseus’un bazı yoldaşlarının ve astlarının duygularını, geçmişlerini ve bakış açılarını açık ve dokunaklı biçimde anlatır.
Çocukken kaçırılan, insan ticaretine maruz bırakılan ve köle olarak satılan Eumaios, uzun süredir kayıp olan köle sahibi Odysseus’un bir gün dönüp kendisine ait bir ev vereceğini hayal eder.
Filmde bu ast karakterlerin hiçbirinin kendine ait bir kişiliği yok.
Telemakhos’a yardım eden Mentor —Ryan Hurst— kılık değiştirmiş bir tanrıça değil, sakallı ve yardımsever bir adam.
Eurylochus da Odysseus’a karşı bilenmiş bir rakip değil, sakallı ve yardımsever başka bir adamdır.
John Leguizamo, Odysseus’u doğru ana kadar tanıyamaması için burada kataraktla lanetlenen Eumaios rolünde elinden geleni yapıyor.
Ancak Nolan’ın senaryosu ona üzerinde çalışabileceği hiçbir malzeme vermiyor.
Bu “hizmetkârın” —film, “köle” yerine bu sözcüğü kullanmayı tercih ediyor— tek arzusu Odysseus’un hayatını biraz daha kolaylaştırmak.
Fakat Damon’ın Odysseus’u, bir başka güzel manzaranın içinde inatla kameraya doğru yürürken mutsuz kalmayı sürdürüyor.
Truva Savaşı bir sapma olarak sunuluyor.
Bütün suç, kızını öldürerek Amerikalı bir aile babası olma sınavında başarısız olan, yüzsüz ve canavarlaştırılmış Agamemnon’a ait. Hani şu tuhaf Darth Vader kıyafeti giyen adama.
Odysseus ise halkını asla isteyerek tehlikeye atmayacak, ideal bir lider.
Aptal adamları Kirke’nin kulübesini kendi başlarına araştırmakta ısrar ediyor; o da büyük bir iyilikseverlikle gidip onları kurtarıyor.
Homeros’taki gibi tanrıçayla büyülü bir yıl geçirmek bir yana, bir saatliğine bile seks yapmak üzere durmuyor.
Damon’ın Odysseus’unu harekete geçiren başlıca duygular kaygı ve suçluluk. Bunun yanında oğlunu korumaya da can atıyor.
Holland, on iki yaşına yaklaşan yirmi yaşında saf ve beceriksiz bir genci canlandırmakta başarılı.
Fakat Odysseus’un gönülsüz bir savaş ağası gibi sunulması, filmin kurduğu hayalî dünyayı anlamsız hale getiriyor.
Bize savaşın ya da öldürmenin kötü olduğu gösterilmiyor.
Yalnızca iyi insanların bazen bunları yaptıkları için kendilerini kötü hissettikleri anlatılıyor.
Bunlar birbirinden çok farklı iki fikir.
Antik ya da modern şiddetin ciddiye alınabilecek her tasviri, failler kadar kurbanların bakış açısını da göstermelidir.
Homeros’un şiirleri bu çıtayı rahatlıkla aşar. Nolan ise aşamaz.
Truvalılar maskeleri aracılığıyla kimliksizleştirildi, hiçbirini adıyla ya da yüzüyle tanımıyoruz.
Odysseus ile Telemakhos’un elleri yalnızca en haklı gerekçelerle kana bulanıyor.
Bilgisayar oyunlarını andıran öldürme sahnelerinde ne Truva askerleri, ne devler, ne talipler ne de köleler için acıma ya da dehşet hissediyoruz.
Kendi planlamasına rağmen Truva’nın yağmalanması sırasında Odysseus, daha önce hayatında hiç katliam görmemiş gibi şaşkınlık ve dehşet içinde çevresine bakar.
Öte yandan filmde Penelope’nin başlıca talibi Antinoos’u —adı “karşıt zihin” anlamına gelir— korkak, yalancı ve entrikacı olduğu için hor görmemiz bekleniyor.
Film, hem savaştan dehşete kapılmamızı hem de gönülsüz savaşçının nihayet yayını eline aldığı ve kanın akmaya başladığı aksiyon sahnelerini coşkuyla karşılamamızı istiyor.
Taliplerin katledildiği bölüm, filmin muhtemelen en eğlenceli sekansı.
Coşkulu bir kötülükle resmedilen Antinoos —sette eğleniyor gibi görünen tek kişi Pattinson— Sinon’un hançeriyle bıçaklanarak ölmeyi açıkça hak ediyor.
Ama Pattinson Zeus’un altın yağmuru gibi bu filmin üzerine yağacak Oscar’lardan birini de hak ediyor.
Nolan’ın Odyssey’si, Homeros’un şiirinin büyük yapan pek çok unsurdan yoksun:
Zaman, hafıza, tarih, savaş ya da tek bir savaşçının görkemli dönüşü ile ailesinin, düşmanlarının, yoldaşlarının, dostlarının ve komşularının hayatları arasındaki ilişki üzerine inandırıcı hiçbir şey söylemiyor.
Psikolojik, duygusal, siyasi ve etik derinlikten yoksun.
Anlatı yapısı yapay numaralara dayanıyor.
Senaryo berbat.
Karakterlerin hiçbirinin davranışları ya da sözleri için ikna edici bir gerekçesi yok.
Seks sahnesi bulunmuyor.
Üstelik bütün yemekler de iğrenç görünüyor.
Nolan’ın Odyssey’sindeki en rahatsız edici etik sorun, filmin bir bölümünün işgal altındaki Batı Sahra topraklarında çekilmiş olması ve böylece yerli Sahra halkına yönelik süregelen şiddetin normalleştirilmesi.
Nolan’ın bu toprakları, bir toprak savaşının kahramanını kendi suçluluğunu geç ve yalnızca kısmen kabul ettiği için merkeze alan, yücelten ve aklayan bir filmde yalnızca görsel açıdan çarpıcı bir fon olarak kullanması özellikle sinir bozucu.
Bütün bunlara rağmen The Odyssey’nin vizyona girmesi hâlâ kutlanması gereken bir olay.
Bize dijital yayın platformları çağında yaşadığımız söylenirken bu destan, seyircileri yeniden sinema salonlarına çekiyor.
Okuryazarlığın gerilediği ve “beşerî bilimlerin öldüğü” söylenen bir dönemde, benimki de dâhil olmak üzere Odysseia çevirileri raflardan hızla tükeniyor.
Kitabı satın alan ya da Tom Holland’ı izlemek için sinemaya gidenlerden bazıları, sonrasında Antik Yunanca öğrenmeye başlayabilir.
Belki de bu film birkaç üniversite yöneticisini edebiyat, dil ve tarih bölümlerini kapatmaktan vazgeçirir.
University College London’da İngiliz Edebiyatı okuyan Christopher Nolan da bir zamanlar, hâlâ birinci sınıf öğrencilerine “kurucu metin” olarak okutulan Odysseia ile tanışmıştı.
Bugün de elinden geldiğince geniş kitleleri yeniden kitap okumaya yönlendirmeye çalışıyor.
Bunun için kendisine minnettarım.
Yazının orijinalini buradan okuyabilirsiniz.








