Gözlerinizi kısıp küçük bir aralıktan bakarsanız göreceksiniz. Kapkara bir büyü dolaşıyor ülkenin üzerinde. Siyaset üzerindeki kara büyü. Basiretimiz bağlanıyor, siyaseti akıl-mantık sınırları içine çekemiyoruz. Sorunlara çare bulamıyoruz, habire yenilerini üretiyoruz, boşa kürek sallıyoruz. Bu kadarı, İyi Sıhhatte Olsunlar veya Üç Harfliler dışında kimin marifeti olabilir?
Bize büyü yapmışlar büyü. Bu büyüyü bozmamız lâzım. Nasıl yapacağız? Cübbeli Ahmet’in son kitabına müracaat edebiliriz.
Kitabın adı “Sihrin (Büyünün) Mahiyeti ve Korunma Yolları”.
Açıklama kısmında şöyle yazıyor:
“Sihir nedir? Etkileri nelerdir? Sihir, büyü, cinler ve musallatlarından nasıl korunulur? Sihir ve büyü hakkında bilinmesi gerekenler; âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerifler, dualar ve zikirlerle birlikte hepsi bu kıymetli eserde bir araya getirildi.”

Siyasetin gerçeklerden kopuk doğasını, şu gündem denen bir bardak suda kopan fırtınaları ve gerilerde birilerinin ellerini ovuşturarak bilgiç bilgiç salladıkları kafalarının içindeki entrikaları, kısaca olan bitenlerin aslını anlayabilmek için bu büyü meselesi önümüze manzarası zengin bir pencere açıyor.
Büyü, sihir, tılsım, fal gibi safsatalar Türkiye’de etkili ve bol kazançlı bir iş kolu. Büyü ne kadar tehlikeli ise, büyü bozma işi de o kadar zaruri hale geliyor. Cübbeli’nin kitabı tek başına meselenin ne kadar esaslı olduğunu gösteriyor. Büyüden korunmanız için, büyü diye bir fenalığın, “musallat” diye cinlerle birlikte iş gören belalı bir soyun olması lâzım. Önce onları icat edeceksiniz. Sonra mutlaka Cübbeli’nin keramet yüklü bu kitabına müracaat edecek, bulabildiğiniz Cinci hocalara dünya kadar para verip muskalar yazdıracaksınız.
Durum sadece dindar-mutaassıp insanlara has değil. Laiklik-çağdaşlık konusunda iddialı olanların inandığı, hatta bel bağladığı hurafeler Beduh muskalarına taş çıkartacak kadar çok. Astroloji, en küçük bilimsel veriden bile nasibini almamış popüler bir safsatalar yığınıdır. Burçlar da öyle. Ne kadar çok inananı ve takipçisi var. Tılsımın muskadan, falın her türünün mucize iddiasındaki kehanetten farkı yoktur. Burçlar gevezeliğe konu olsun diye hayatımıza giren saçmalıklardır. Totem yapmak da öyle. Şeyhinin bastığı yeri öpmek için yerlerde yuvarlanan müritlerle, bir pop sanatçısı için kendinden geçip üstünü başını parçalayan gençleri ayırt edemezsiniz. Hepsi insan bilincinin karanlık bölgelerinden, Jung’un kollektif bilinçdışı adını verdiği arkaik köklerden gelir.
İnsan yanılır ve büyüye inanır.
İnsan inanıyorsa, büyü çözülmesi gereken bir memleket meselesi olarak karşımıza çıkar. Sadece büyü bozdurma derdinde olanlar için değil, büyüye inanan insanların sanrılarını takip ederken aklınıza mukayyet olmak zorlaşır. Aklın yalçın tepeleri bile kara büyünün bulutları arasında karanlığa gömülür. Söyledikleriniz sizi dinleyenlerin inandıkları ile uyuşmuyorsa size de büyücü muamelesi yaparlar.
Çare belli. Akıl ve bilim, yani elinizdeki olguları nedensel açıklamalara konu etmek. Ama çok daha önemlisi gerçeklik duygusuna dört elle sarılmak.
Siyasetin kaybolan gerçekliği
Siyaset, büyü yapma ve büyü bozma sanatı ile aynı düzlemde yapılıyor. Sahtekârlığın ve şarlatanlığın ince teknikleri, entrika şablonları ve herkesi aptal yerine koyan kurnazlıkları aynı.
Büyü bozma konusunda keramet sahibi Cübbeli, yayınladığı uzun manifesto ile Süleymancılara yönelik operasyonu hemen kendi ajandasında yer alan önceliklere göre bir formüle bağladı. Tarikat içi iktidar savaşı yürüttüğü İsmail Ağa grubunu hedef gösterdi, iktidara tabasbus için Süleymancılara saldırdı. Mesele siyaset olunca büyü de büyü bozma işi de unutuluyor, sadece fırsatçılık ve kurnazlık kalıyor.

Çok incelikli bir sanat. Cübbeli’nin yakın zamanda sarfettiği “Muhammed Mustafa’dan başka önder, lider olur mu?” sözleri Erdoğan’a dokundurma. Süleymancılar operasyonu üzerine yayımladığı bildiri ise ilişkileri düzeltmek için bir selam gönderme fırsatı.
Bir de Yılmaz Özdil fenomeni var. Cübbeli’nin “çağdaş” kanatta ikizi olan Yılmaz Özdil bu işlere yabancı olduğu için, mecburen amatörce kara büyü bozma metoduna müracaat ediyor. Özgür Özel Cephesini ve Yeni Parti’yi Süleymancılarla işbirliği yapmakla suçluyor. Süleymancılara da şu zılgıtı çekmiş oluyor: AKP dururken neden yerel seçimlerde CHP’ye destek verdiniz?
Bir partiyi, daha önce ulaşamadığı bir kesimden oy aldığı için suçlamak, seçim kazanmak için uğraşan bu partiyi İyi Sıhhatte Olsunlar’ın kaprislerine kategorik olarak mahkûm etmek değil midir? Yılmaz Özdil, kendisini “Gizli AKP’li” olarak suçlanmasından şikâyet ediyor. Son seçimde AKP seçmeninden oy aldığı için CHP’yi suçlamak gizli değil, açık AKP’lilik değil mi?
Din tacirleri ile Atatürk tacirlerinin pazarlama teknikleri milimi milimine aynı. Ortak sermayeleri korku. Ecinniler, düşmanlar, tehlikeler büyülerle karşınıza çıkıyor. Bu korkular, akla-mantığa ve memleket gerçeklerine aykırı olduğu için büyü bozmaktan başka çare kalmıyor. Kurnazlık muhatabı aptal yerine koyarak yapılır. İnsanı aptallaştırmak için ise korkuları azdırılır. Korku iklimi de her zaman etkili bir kara büyü ile garantiye alınır.
Kara büyümüz cemaatler ve tarikatlar. Hiç zahmet çekmeden hepsini uçurabilirsiniz. Denizi yürüyerek geçen tarikat şeyhlerinin benzer kerametleri zengin bir literatür oluşturur. Adamlar yüzme bilmiyorlar demek ki.
İktidar medyasının, 28 Şubatçıların tarikatlara hücumlarını fersah fersah aşan Süleymancılara saldırıları, “iktidara destek vermedikleri için eziliyorlar” algısını değiştiremiyor. Muhalif kalemlerin kılıç şakırtıları iktidarı çok rahatlatmış olmalı. Sadece İktidarın hedef aldığı cemaatlere yönelik operasyonlara alkış tutanların, arenada aslanlara yem olanları yuhalayanlardan farkları yok.
Süleymancılara yönelik operasyonu bir turnusol kâğıdı gibi kullanabilirsiniz. Suret-i haktan, yani muhalefetten yana görünüp de iktidar medyasından daha iştahlı şekilde Süleymancıların ipliğini pazara çıkaranları bir kenara not edin. Adalet ve İçişleri Bakanlarının “hedef cemaat değil yöneticiler” açıklamaları, AKP tabanının durumdan rahatsız olduğunu gösteriyor.
Peki diğerleri? Yolsuz işleri çarşaf çarşaf ortaya saçılan tarikatlardan kimse neden söz etmiyor?
Teslimiyet büyüsü ve algılar
Antropolog Malinowski, ilkel toplumlarda yaygın olarak başvurulan büyünün bilimsel-tecrübî bilginin ve uygulamaların yerine geçmediğini somut örnekleri ile anlatır. İlkel insan, aklın gereği olan bütün tedbirleri alır, kontrol edemediği iradesi dışı ihtimaller için ise büyüye başvurur. Dalgalı denizlerde balık avlarken büyünün alanı genişler, durgun sularda ise çok az kullanılır.
AKP’nin 25. yıl kutlamaları büyülü bir atmosferde yapıldı. İktidar, muhalefetten gelen iddialı çıkışlara karşı şerbetli. “Bu adam gitmez” teslimiyeti, Anadolu deyişiyle “ört ki ölem” çaresizliği şeklinde muhalefete yerleşiyor. Soruşturmalar, tutuklamalar, açık güç gösterileri ile muhalefet kanadı kurt yılgınlığına teslim oluyor. Deniz çok dalgalı, bu yüzden kara büyü insanların basiretini bağlıyor.

Siyasette emek ve para harcanarak yapılan büyüye “algı” adı veriliyor. Gerçeklerden farklı algılar dünyasında yaşıyoruz. Büyü, bir algılama hatasından ibaret.
Süleymancılar operasyonu tek başına Türkiye’yi laik bir zemine yuvarladı. İktidarın Süleymancılara yönelttiği din istismarı suçlamasının tek çaresi siyaseti, dolayısıyla devleti inançlar karşısında tarafsız bir konuma çekmek. AKP kendi bindiği dalı büyük gürültülerle kesiyor. Devlet iktidarı tarafsız olmadığı takdirde din ve inanç konuları siyasî istismara ve rekabete meze olacak. Laiklik din kavgalarını sona erdirmek için icat edilmiş bir prensiptir. İktidara yakın tarikat ve cemaatlerin taltif edildiği, uzak duranların cezalandırıldığı bir düzen toplumu sonu gelmeyen din ve inanç kavgalarına sürükler. Tecrübenin gösterdiği üzere laiklik dinin devlete tasallutunu değil, aynı dinin farklı anlayışları arasında kavgayı önler. İnanç yapılarını diğerleri karşısında koruyabilmek için elimizde laiklikten başka çare yok. Bir dini inanca en büyük tehdit en uzak dinden değil, tarihin gösterdiği üzere en yakın yorumdan çıkar. Bu yorumlar, iktidar rekabetinde bir güç aracına dönüşürse, siyaset kanlı bir din kavgası kisvesine bürünür. Kavga dinden değil, siyasetin dini istismarından çıkıyor ve işin içine siyaset girince barışı getirme iddiasındaki bütün dinler düşman ordugâhlar haline savaşa hazırlanıyor.
Türkiye’nin tarikat-cemaat tartışmalarının çözümü çok basit: Şeffaflık.
Tarikat ve cemaat yapılarını iktidarların keyfi tasarruflarından koruyacak olan prensip de aynı. Tarikatları ve cemaatleri şeffaf düzenlemelere mecbur bırakırsanız hem mensuplarının saf duygularının hem de siyasetin iktidar hesapları ile giriştikleri suistimalleri önlemiş olursunuz.
Laiklik dinî örgütleri yasaklayan bir prensip değil. Din cemaat içinde yaşanır, cemaati yasaklamak dini yasaklamaktır. Evrensel olarak da durum böyle. Bizim ihtiyacımız yasaklamak değil, şeffaf, kamusal otoriteler marifetiyle objektif olarak denetlenebilir dini örgütlenmeleri bir düzene ve kurala bağlamak.
Devrim kanunları bütün tarikatları yasakladı. Fiilen hepsi açık. Aynı kanun, falı, astrolojiyi de yasakladı. Hiç kimsenin aklına bu yasak gelmiyor. Büyü, gerçekte sadece algılarla yapılıyor. Algıları da medya gücü olan, sesi çıkan, sözü dinlenenler üretiyor. Süleymancılar operasyonunda, iktidar medyası maksada ulaşmakta etkisiz kaldı. Asıl iktidarla aynı dili konuşan, muhalif görünen suret-i hak nümayişçilerine dikkatinizi çekmek istiyorum. İktidar adına durumu daha çok onlar toparladılar. Zannedersiniz ki cemaat-tarikat düşmanı, dine mesafeli bir iktidar laiklik için savaşıyor.
Büyü işi mantıksız olduğu için şaşırtmaya dayanır. Çaresizlik, teslimiyet telkin eden, iktidarın dilini konuşan muhalif büyücülere şaşırmak yerine gözlerinizi sonuna kadar açıp niyetlerini sorgulamayı deneyin.













