Müge İplikçi yazdı: Sönmeyen ışık

Yaşlanıyor muyuz nedir diyenlere…

Marmaray faaliyete geçtiğinde, deniz üzerindeki bütün maceraları bir çırpıda bozulan, mertliği yerle bir olmuş bir İstanbulluydum nihayetinde. Zira bizim kuşağın gözünde İstanbul, iki kıyı arasında salınan bir salıncak misali, ancak ve ancak vapurla anlam kazanan bir şehirdi. Gelin görün ki, insan denen varlık her şeye alışıyor ama aynı zamanda ummadık bir anda çocuklaşmayı da pekâlâ becerebiliyor. Güneşin, haziranın en cömert zamanlarını bol kepçe denize akıttığı o öğle sonrasında kendimi ansızın vapurda bulduğumda, darmaduman olacağımı adım gibi bilsem de, en üst kata -tahtını kaybetmiş bir hükümdarın son bir kez daha tahtına kurulma arzusuyla en üst kata- çıktım. Küpeşteye yaslanıp, belleğimin tozlu raflarında yirmi dakikalığına unutulmuş o eski serüveni yeniden yaşamak istediğimi anladığım an, ruhum çocuklar kadar şen, kalbim martılar kadar hafifti.

Müge İplikçi yazdı: Sönmeyen ışık
Müge İplikçi yazdı: Sönmeyen ışık

Lakin işte, bu şenliğin tam ortasında bir burukluk filizleniverdi içimde. Nerede diye söylenmeye başladım kendi kendime, nerede bizim tıngır mıngır karıştırılan cam bardaklı sefalarımız? Yanımdaki o ince belli bardakların asaletini hiç bilmeyen karton bardaklardan çaylarını höpürdeten insanlara hevesle baktığımı saklamam yersiz; ama bu yolculukların asıl sahiplerinin artık şehrin yorgun, neşeli, genç, kederli ve ekseriyetle bezgin İstanbulluları olmadığını teslim etmem de kaçınılmazdı. Bu güverteler çoktan, işi gücü yalnızca o anı keyfe dönüştürmek olan turistlerin ve kimi emeklilerin, bilhassa da dünyanın bütün vaktini hak etmiş o güzel kadınların hükmüne geçmişti. Yine de… O an hissettim ki, sanki kentin görünmez bir feneri usul usul sönmüş

Turistleri izlerken, onların gözleriyle bakmaya başladığım İstanbul’un iki kıyısının, asırların bunca debelenmesine rağmen, aralarındaki şu muazzam suyla birlikte hâlâ ve ısrarla bambaşka bir şiirin, kadim bir şarkının lezzeti olmaya devam ettiğini görmek, sahiden de etkileyiciydi. İlginç ve teselli edici olan buydu; ne var ki üniversite yıllarımın o cıvıl cıvıl genç vapur yoğunluğunu arayıp da bulamamak, yaşamın içindekileri, kısaca o şiirin asıl şairlerini görememek yüreğimi dağlayan ince bir sızıydı, yalan yok.

Müge İplikçi yazdı: Sönmeyen ışık
Müge İplikçi yazdı: Sönmeyen ışık

Çoğu üniversiteli gencin ve yaşam derdindeki insanların o esnada yerin yedi kat dibinde, Marmaray’ın floresan ışıkları altında, denizin ruhunu hissetmeden, bir solucan deliğinden geçer gibi seyahat ettiklerini bilmek, dünyanın geri dönülmez biçimde değiştiğine dair keskin bir ipucuydu. İşte tam bu düşüncelerle rıhtıma yanaştım —vapurla birlikte. Hayli yavaş!

Gitmem gereken yer Mecidiyeköy’dü ve yolumu ararken kentin keşmekeşinde kaybolmaya hazırdım. Tam o anda, burnumun dibinde bir otobüs beliriverdi: Beşiktaş-Mecidiyeköy. Bu bir tesadüf değildi. Kent, kaybolan hikâyelerin peşine düşenlere böyle küçük armağanlar sunardı hep. Otobüse bindim ve nihayet gerçek İstanbullularla, aradığım o cevherle karşılaştım: Bahriyeli öğrenciler. Yolculuğun eksik kalan lezzetini, tadını, hatta o eski mertliğin kırıntılarını o an buldum. Karşılıklı koltuklarda oturmuş, üzerlerindeki bembeyaz üniformaları tekmeleriyle kirletip duruyorlardı. Tıpkı küçük kediler gibi itişip kakışan bu oğlanlardaki neşe, az önce aradığım vapur tınısının ta kendisiydi. Öylesine bir mutluluktu bu. Aranan değil, oradaydı; davet bekleyen değil, zaten o olandı. Oralıydı.

O esnada elim çantamdaki kitabın sırtına dokundu. İş Bankası’nın o güzel geleneğini sürdürüp karnesini getiren çocuklara armağan ettiği Jules Verne’in Dünyanın Ucundaki Fener’iydi bu. O an, otobüsün camından süzülen ışığın altında, bu iki görüntü zihnimde çakışıverdi: Okyanusun en ücra köşesinde, ıssız bir adada fener bekçiliği yapan üç denizci… Gelgelelim adanın karanlık dehlizlerinde, gizli hazinelerini ne pahasına olursa olsun korumaya kararlı korsanlar pusuda beklemekteydi. Tam umudun tükendiği, fenerin ışığının sönmeye yüz tuttuğu o an… Derken kitabı okurken altını çizdiğim cümle aklıma düştü: “Yaşadığınız zor günler artık bitti çocuklar.”

Müge İplikçi yazdı: Sönmeyen ışık
Müge İplikçi yazdı: Sönmeyen ışık

İşte o an anladım. Benim vapurda başlayan o buruk yolculuğum, denizin altına gömülüp gitmiş bir nostalji sandığım o duygu, aslında feneri söndürülmeye çalışılan bir adaya dönüşmüş kentin ta kendisiydi. Zamanın acımasız korsanları güvertelerimizi ele geçirmiş, gençliğin sesini yerin dibine hapsetmişti. Ama o bahriyeli öğrencilerin pırıl pırıl beyaz üniformalarındaki kedi yavrusu neşesi, şakalaşmalarındaki o haylaz ama özündeki o mert ışık, işte o sönen fenerin ta kendisiydi. Santa Fe gemisiyle gelen yeni bekçiler gibi, onlar da çoktan nöbeti devralmıştı bile.

Bana o kitabı hediye eden o özel gün ve beni bir zaman makinesi gibi geçmişe fırlatan o bahriyeli gençler, aslında aynı hikâyenin iki ucuydu. Biri okuyarak, diğeri yaşayarak bana aynı şeyi fısıldıyordu: İstanbul’un gerçek feneri, kuşaktan kuşağa geçen bir neşeye, bir dirence ve en çok da suyun üzerinde, gökyüzünün tam altında kaybedilmiş gibi görünen o şiirin asla kaybolmayacağına duyulan inanca emanettir.

Fener hep yanacak. Ben bulamayınca burkuluyorum, ama ardımdan geleceklerin o zincire çoktan asıldığını, otobüsün köşesinde birbirine şakalar savuran şu haylaz denizcilerin aslında fenerin yeni bekçileri olduğunu görmek… İşte buna büyümek değil, belki de sadece “devam etmek” diyorlar.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.