Selim Kuneralp yazdı: Nerede kaldı o eski 20 Temmuzlar?

Geçtiğimiz hafta 1974 Kıbrıs çıkarmasının 52’nci yıldönümüydü. Geçmiş yıllarda Başbakanlar ve hatta Cumhurbaşkanları 20 Temmuzlarda peşlerine siyasi partilerin önde gelenlerini de takarak bir çıkarma da kendileri yapar, herkes hamasi konuşma yarışına girerdi. Medya da bunun gerisinde kalmaz, kutlamalara geniş yer verilir, köşe yazarları da hamaset konusunda siyasilerin gerisinde kalmamak için özel gayret harcarlardı.

Selim Kuneralp yazdı: Nerede kaldı o eski 20 Temmuzlar?
Selim Kuneralp yazdı: Nerede kaldı o eski 20 Temmuzlar?

Televizyon seyretmemeyi yıllardır adet edindim. Bir tek sabah kahvaltısı sırasında ve akşam yemeğinden sonra kahvemi içerken 20’şer dakika zapping yaparım. Ancak 20 Temmuz’da görebildiğim kadar bir kanal hariç yandaş veya muhalif -hâlâ varsa öyle bir şey- söyleşi yapmayı uygun görmedi. Kuzey Kıbrıs’ta yapıldığını farz ettiğim kutlama törenlerine yer verilmedi, daha önemlisi Cumhurbaşkanı dahil önde gelen siyasiler adaya gitmediler, Sayın Bahçeli hariç de hiç birisi açıklama yapmayı, mesaj yayınlamayı uygun görmedi. En azından medyada ben rastlamadım.

Geçmişte tüm siyasilerin 20 Temmuz açıklama ve mesajlarının ortak noktası geriye dönüşün söz konusu olmadığı, KKTC’nin payidar olacağı, Türkiye’nin onu tanıtmak ve ayakta tutmak için elinden geleni yapacağı yönündeydi. Hatta son yıllarda 1977 ve 1979’da adanın o zamanki liderlerinin kabul ettiği ve iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı çözümü öngören söylem terk edilmiş, Adada iki egemen devletin kabulü dışında çözümün söz konusu olamayacağı yüksek perdeden ilan edilir hale gelmişti. Medyada şu veya bu devletin Kuzeyde temsilcilik açacağı, direkt uçak seferlerinin başlayacağı, Türki Cumhuriyetlerin tanımanın eşiğine geldiğine ilişkin iddialar içeren yazılar da düzenli aralıklarla çıkardı. Tabii bunların hiç birisi olmadı. Bazı Avrupa ülkelerinin Kuzeyde büroları olduğu malum. Çoğunlukla vize ve Kuzeyde yaşayan veya oraya turist olarak gelen vatandaşlarının olası sıkıntılarında konsolosluk hizmeti verirler. Üstelik de Güneydeki büyükelçiliklerine bağlı bir şekilde faaliyet gösterirler. Yani tanıma söz konusu değildir. Aynı şekilde Orta Asya Türk devletleri de Güneyde Büyükelçilik açmak, Rum devlet yetkililerini ülkelerine davet etmek, hatta liyakat nişanı vermek için adeta birbirleriyle yarışır oldular.

Selim Kuneralp yazdı: Nerede kaldı o eski 20 Temmuzlar?
Selim Kuneralp yazdı: Nerede kaldı o eski 20 Temmuzlar?

Peki bu sene ne oldu da alışılmış manzaraya şahit olmadık, siyasilerin ve medyanın hamaset yarışını yaşamadık. Ülkemizde saydamlık diye bir şey kalmadığı, iktidarın yaptıklarını ve yapmadıklarını ancak işine geldiği zaman açıklama alışkanlığı, TBMM’nin tamamen işlevsiz bir hale getirildiği, milletvekillerinin sorularına cevap verme lütfunda bulunulmadığı bir ortamda kesin bir değerlendirmede bulunmak mümkün değil.

Bununla birlikte görev sonu yılbaşında bitecek olan ve 2017 Crans-Montana fiyaskosundan sonra Kıbrıs dosyasını açmamış olan BM Genel Sekreteri Guterres’in son bir gayret harcamakta olduğuna birkaç haftadır şahit oluyoruz. Özel temsilcisi Kolombiya eski Dışişleri Bakanı Maria Holguin’i adaya, ayrıca garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallığa gönderdi. Kendisinin de, işler iyi giderse, 27-28 Temmuz’da adayı ve belki de garantörleri ziyaret etmesi bekleniyor. Ayrıca AB Komisyon Başkanı Von der Leyen, Başkan Yardımcısı Rafaele Fitto’yu Kıbrıs Özel Temsilcisi olarak atadı. Geçmişte Türkiye AB’nin Kıbrıs konusuna bulaşmasına, tarafsız olmadığı gerekçesiyle şiddetle karşı çıkar, önceki Özel Temsilci Johannes Hahn ile bu sıfatıyla görüşmeyi kabul etmezdi. Bu defa KKTC Dışişleri Bakanlığı atamayla ilgili zehir zemberek bir açıklama yaptı ama toplumlararası görüşmelerden sorumlu Cumhurbaşkanı Erhürman’ın tepkisi çok daha ılımlı oldu, Fitto’yla görüşmelere kapıyı açık tuttu ve Genel Sekreterin çabalarını desteklediğini belirtti. Ankara’da ise görebildiğim kadar resmi bir açıklama yapılmadı ama Fitto ile görüşülebileceği izlenimi verildi ve Erhürman gibi Genel Sekreterin çabalarına destek beyan edildi.

Holguin’in çalışmalarının ne yönde olduğunu bilmiyoruz. İlk temasları sırasında düşüncelerini yansıttığı iddia edilen bazı haberler basına sızdırıldı. Bunlar bana Annan Planından çok farklı gözükmedi. Sonradan Holguin basına sızan bilgilerin gerçek manzarayı yansıtmadığını iddia etmişse de sızan bilgiler çok mantıksız olmadığı için bir hakikat payı içerdiklerini tahmin etmek mümkün.

Önümüzdeki günler çok kritik olacaktır. Genel Sekreter bir ilerleme ihtimali görmezse şüphesiz Temmuz sıcağında bölgeye gelmeye gerek görmeyecektir. Bu satırları yazdığım sırada gelmeyeceğine ilişkin herhangi bir işaret yok.

Geçmişte kaçırılmış fırsatlar hakkında bu sütunlarda sık sık görüşlerimi dile getirdim. Bence en büyük fırsat Kıbrıs 2004 yılında AB’ne üye olmadan kaçırıldı. Annan Planı referandumunda Türk tarafının kabul, Rum tarafının ret oyu verdiği doğrudur. Buna rağmen Kıbrıs’ın sorun çözümlenmeden AB’ne üye yapılmış olması da doğrudur. Ancak Annan Planı referandumların yapıldığı Nisan 2004’te gökten inmemişti. 2001’den itibaren birkaç versiyonu oluştu. Ne yazık ki Türkiye ve o zamanki Kıbrıs Türk liderliği bunların hepsini reddetti. Ben o zamanlar İsveç’te Büyükelçiydim. Kendilerine mahsus sebeplerden dolayı Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen ve Kıbrıs sorununun bunun önünde önemli bir engel teşkil ettiğini düşünen İsveçliler bana düzenli aralıklarla taksimetrenin çalıştığını, Kıbrıs’ın AB’ne katılma müzakerelerinin ilerlemekte olduğunu, ideal formülün Annan Planının Katılma Antlaşmasına dahil edilmesi olduğunu, bunun için ayağımızı çabuk tutmamız gerektiğini söylerlerdi. Bu görüşleri Ankara’ya ilettiğimde Türkiye’nin Kıbrıs sorunu olmadığı, ülkemizin AB sürecinin Kıbrıs’tan tamamen bağımsız olduğu gibi gerçeküstü cevaplar alırdım. Zamanın Başbakanı Ecevit tarihe Kıbrıs fatihi olarak geçmek istediği için çözüme yanaşmıyordu. Rahmetli Denktaş ve en güvendiği danışmanı Mümtaz Soysal’ın da en hafif tabiriyle Türkiye ile Kıbrıs’ın AB üyeliği gibi bir hedefleri olmadığı malum.

Neticede olan oldu. Kıbrıs çözüm olmaksızın AB üyesi oldu. Bazı sözler verildi ama bunların üyelik gerçekleştikten sonra, Yunanistan’ın 1981 yılında AB üyeliğinden önce verilen sözler gibi tutulmayacağını, hatta istense de tutulamayacağını, AB’nin nasıl çalıştığını biraz anlayanlar gayet iyi biliyordu.

Neticede bugünlere geldik. Ne yazık ki itiraf etmek gerekirse bir çözüme Türkiye ile Kıbrıs Türkleri Rumlardan daha muhtaç. Rumlar AB dahil tüm dünya tarafından adanın tek meşru temsilcileri olarak görülmekteler. Orta Doğuda artan karışıklık adanın stratejik önemini arttırdı. Daha birkaç hafta öncesine kadar Kıbrıs altı ay boyunca AB dönem başkanlığını yürüttü, bölgenin belli başlı ülkelerinin davet edildiği bir AB zirvesi düzenledi, her fırsatta Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk toplumunun yalnızlığını vurgulama imkânını buldu. Şimdi Schengen bölgesine girmeye hazırlanıyor. Bu gerçekleşirse Kıbrıs Cumhuriyeti hüviyetine sahip olmayan KKTC vatandaşlarının Yeşil Hat üzerinden Güneye geçmesi de imkânsız olacak. Çözüm olmadığı takdirde Rumlar zamanla Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığını sınırlandırma yoluna gideceklerdir. Şimdiden Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı ile evlenen Türkiye kökenlilerin kendilerine ve çocuklarına bu vatandaşlık verilmemektedir. 1-2 nesil içinde bu vatandaşlığa sahip Kıbrıslı Türklerin sayısı azalacak, izolasyonlar gittikçe daha fazla hissedilecektir.

Bu arada Kıbrıs Schengen bölgesine girdiğinde TC vatandaşlarının da Atina veya başka herhangi bir AB ülkesi havaalanı üzerinden Güney Kıbrıs’ı ziyaret etme imkânına sahip olmaları gerekir. Böyle bir durumda Güneyin Ege’deki Yunan adaları gibi vatandaşlarımız için tercih edilen bir turizm destinasyonu olup olmayacağını göreceğiz.

Türkiye açısından bakıldığında AB ile ilişkilerin her aşamasında Kıbrıs sorunu karşımıza çıkmaktadır. Son günlerde Avrupa Parlamentosunun TSK’yı Kıbrıs’taki mevcudiyetinden dolayı ağır bir şekilde suçlayan kararı büyük bir çoğunlukla kabul edildi. 15 Temmuz’da AB Büyükelçileri yeni bir strateji belgesi kabul etti. Orada ülkemizin AB ile stratejik işbirliği Kıbrıs konusunda yapıcı bir tutum benimsemesine ve komşularını tehdit etmekten imtina etmesine bağlanıyor.

Buna karşılık Rumların bir çözümden kazanacakları çok fazla bir şey yok. Kuzeyde kaybettikleri toprakların büyük bölümünü -Maraş ve Güzelyurt hariç- geri almaları söz konusu değil. Ancak çözüm halinde adanın yönetimini bir şekilde Türklerle paylaşmaları gerekecektir. Bundan fazla hoşlanmayacaklarına ilişkin sesler çıkmaktadır. Bununla beraber Rumlar da olası bir çözümü sabote etmekle teşhir edilme lüksüne sahip değiller. AB içinde Türkiye ile ilişkileri geliştirmek isteyen ülke sayısı az değil. Çözüm gayretleri başarısızlıkla sona ererse onların da Kıbrıs Rum liderliğinden hesap sormaları imkânsız değil.

AB’nin bu işe karışması haksız olmayan bir tedirginliğe yol açıyor. Birkaç yıldan beri Kıbrıs konusunda yayınlanan metin ve yapılan açıklamalarda olası bir çözümün AB ilkelerine uygun olması gerektiği de vurgulanıyor. Bu şaşırtıcı bir şey olmamalı. Nihayet Kıbrıs kabul etsek de etmesek de tam 22 yıldır AB üyesi ve AB mevzuatıyla bağlı. Bu mevzuatta da ilk akla gelen serbest dolaşım ve mülk edinme hakkıdır. Oysa Annan Planında bunun için çok uzun geçiş süresi öngörülmüştü.

Benzer geçiş süresi AB mevzuatına ve örnek olaylarına aykırı değil. İsveç 1995 yılında AB üyesi olduğunda Danimarkalıların daha ucuz olan mücavir İsveç kentlerinde mülk sahibi olmalarına kapının açılması ihtimali, yerel halk için fiyatları yükselteceği endişesini doğurmuştu. Neticede bu hak için uzunca bir geçiş süresi öngörülmüştü. Diğer taraftan iki bölgeli bir Kıbrıs’ta Kuzeyin kendi polis gücü olması gerekecektir. Uzun yıllar geçmeden ve iki toplum arasındaki gerginlik kaybolmadan hangi babayiğit Rum kuzeyde mülk edinip orada bir asayiş sorunu yaratmayı göze alabilir? Sayının pek yüksek olacağını sanmıyorum. Yani bir türlü dünyanın değiştiğini görmek istemeyen çözüm karşıtlarının iddia ettiğinin aksine 1963-1974 arası durumun tekrar oluşması çözüm halinde mümkün olmayacaktır.

Bir çözüme ulaşılacağına inanmak için çok erken. Ancak iktidar dünyanın değiştiğini, Kıbrıs sorununda alışılmış söylemin ötesine geçmenin Türkiye’nin Batı ile barışması için elzem olduğunun farkında sanki. Geçen yılki seçimler Kuzey Kıbrıs’ta da çözüm yanlılarının çoğunlukta olduğunu bir kez daha gösterdi. Gereken cesur kararlar alınabilecek mi yoksa işin kolayına gidip masadan kalkma mı tercih edilecek onu zaman gösterecek. Ancak bunu yapmanın bedelinin hem Türkiye hem de Kıbrıslı Türkler için yüksek olacağı anlaşıldı galiba.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş