En iyi iyinin düşmanıdır tabiri hem İngilizce hem de Fransızca mevcuttur. Belki başka dillerde de yaygın kullanımı vardır. Varsa bence çok isabetli olur. Türkçe çok kullanıldığına rastlamıyorum ama.
Türkçede çok yaygın olarak kullanılmamasının bir nedeni de uzlaşma kültürüne de içeride ne de dışarıda pek sahip olmamamızdır bence. Oysa herhangi bir sorunu çözecekseniz ve kendi tercihinizi dayatma imkanınız yoksa uzlaşmaya, karşılıklı alışverişe müracaat etmeniz gerekmektedir.
Uzlaşma kültürüne sahip olmadığımız için ülkemizin hiçbir iç veya dış sorununu çözemediğini görüyoruz. Dışişleri Bakanlığında geçirdiğim 40 yılı aşkın dönemde ve sonra emeklilikte geçen 12 yıl sırasında hiçbir sorunumuzu çözdüğümüze rastlamadım. Tersine sadece mevcutlara ilave ettik. Bunun belki de bir nedeni hep geriye bakmamız, dünyanın değiştiğini ve hedeflerimizi ona göre uyarlamamız gerektiğini görmekten aciz olmamızdır. Fransa ile Almanya 1870 ile 1945 arasındaki 75 yıl içinde üç defa, son ikisi Dünya Savaşlarında olmak üzere kanlı bir şekilde birbirleriyle mücadele etmişler, ancak 1960’lı yıllarda De Gaulle ile Adenauer gibi sayfayı çevirmek gerektiğini anlayan liderlere sahip olunca geleceğin savaşta değil işbirliğinde olduğunun idrakiyle ülkelerini Avrupa’nın yeniden inşasında vazgeçilmez sütunlar olmasını sağlamışlardı. Onların yerinde dar görüşlü liderler gelmiş olsaydı belki bugün Avrupa hala iki ülke arasındaki savaşlara sahne olacaktı.
Ne yazık ki bölgemizde ve ülkemizde De Gaulle ve Adenauer gibi liderler son 50-60 yılda ortaya çıkmadı. Bizi yönetenlerin hepsi uzlaşmanın bir zaaf teşkil ettiğini, ülkenin komşularıyla ilişkilerinde ben merkezci ve dayatmacı bir çizgi çizmenin ülke menfaatlerinin gereği olduğunu düşünmüşler, tüm sorunları çözümsüz bırakmayı tercih etmişlerdir.

Kıbrıs ve Yunanistan’la ilişkilerdeki sorunlar bunların en çarpıcı örnekleri diyebilirim. Meslek hayatıma 1973 yılında başladıktan çok kısa bir süre sonra Kıbrıs’ta Albaylar darbesi ve sonrasında 20 Temmuz harekatı, Yunanistan ile ise BM Deniz Hukuku Konferansının çalışmalarına başlamasıyla birlikte Ege denizinin paylaşımı sorunu ortaya çıkmıştı.
Herkesin bildiği gibi harekat Yunan Albaylarının Makarios iktidarını devirmesiyle çöken 1960 düzenini yeniden kurma gerekçesiyle yapıldı ve bu tüm dünya tarafından haklı görüldü. 1960 Garanti Antlaşması zaten böyle bir müdahaleye imkan veriyordu. Ancak harekattan birkaç gün sonra Albayların yerleştirdiği cunta devrilip dünyanın meşru Cumhurbaşkanı olarak tanıdığı Makarios adaya geri gelince işler biraz karıştı. Birinci harekat başarıyla sonuçlanmıştı ama ele geçirilen toprak çok kısıtlı olduğu için iki hafta sonra yeni bir harekatla KKTC’nin bugün sahip olduğu topraklar kazanıldı. Aslında 1960 düzenine göre Kıbrıs’ta toprak ayırımı olmayan bir federasyon kurulmuştu. Bu federasyonun işlememesinin başlıca nedeni her iki toplumun kendi bölgesi olmamasıydı. İki bölge başından beri olsaydı 1963’te başlayan toplumlararası çatışmalar mümkün olmayacaktı.
Türkiye sonraki yıllarda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin meşruiyetini 1963 olaylarından sonra kaybettiği tezini geliştirmişti. Oysa harekattan birkaç yıl sonra Lefkoşa Büyükelçiliğimizde genç bir memur olarak atandığımda, arşivleri karıştırırken 1974 yılına kadar Kıbrıs Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’yla temasların ve yazışmaların devam ettiğini görmüştüm. Büyükelçi Makarios’a güven mektubu vermesi gerektiği için o göreve atama yapılmıyor, böyle bir zorunluluğu olmayan Maslahatgüzarlar görevlendiriliyordu. Ancak onlar da Kıbrıs Dışişleri Bakanlığı’yla düzenli olarak temas ediyorlardı. Kaldı ki Kıbrıs Cumhuriyeti’nin personeli anlaşmalara göre Türk olması gereken Ankara Büyükelçiliği, harekata hatta sonrasına kadar açık kalmıştı. Kıbrıs Cumhuriyeti meşruiyetini 1963 yılında kaybetmişse, makamlarıyla hem Ankara’da hem de Lefkoşa’da temasların devam etmesi nasıl izah edilebilirdi?
Harekattan sonra iki bölge oluşması ve hatta birkaç ay geçip de nüfus mübadelesi yapılıp iki toplumun kendi alanına sahip olmasıyla kalıcı bir çözüme ulaşmak çok zor değildi. Adanın nüfusunun yüzde 18-20’sini teşkil etmesine karşın Türk toplumunun sahip olduğu toprak yüzde 36 civarındaydı. Toprak düzenlemesi yapılıp, 1960 Anayasası üzerinde bazı uyarlamalarla konuyu çözüme kavuşturmak mümkündü. Her toplumun kendi bölgesinde egemen olmasıyla kurulan düzende toplumlararası çatışmaların yinelenmesi zaten imkansızdı.
Ancak çözüm 1974 ve sonrasında mümkün olmadı. Ecevit-Erbakan hükümeti sıcağı sıcağına toprak pazarlığı yapabilecekken “şehit kanıyla alınan toprak masada verilemez” teranesi başladı. Ecevit’in böyle bir pazarlığa yatkın olabileceğini düşünen Erbakan hükümetten çekildi, sonraki yıllarda iktidara gelenlerin hiçbiri de samimi bir toprak pazarlığına yanaşmadı.
Zaman ne yazık ki Kıbrıs Türk toplumunun ve dolaylı olarak Türkiye’nin aleyhine çalıştı. Dünya ayrılıkçı, hatta TSK’ın mevcudiyeti nedeniyle orayı Türkiye’nin işgal ettiği topraklar olarak gördüğü Kuzey Kıbrıs’ı tecrit etti. Aradan 52 yıl, KKTC’nin ilanından bu yana da 43 yıl geçmiş olmasına rağmen, hala hiçbir ülke Ercan Havalimanı’na uçak indirmiyor, KKTC’nin bağımsızlığını da tanımıyor. Buna karşılık tüm adayı temsil ettiğini dünyanın kabul ettiği Rumlar adanın tek meşru temsilcileri olarak görülüyor. Avrupa Birliği’ne girdiler, hatta son altı ay boyunca da dönem başkanlığını yürüttüler. Geçmiş BM Genel Sekreterlerinden Koffi Annan’ın büyük gayretler harcayarak oluşturduğu ve adını taşıyan çözüm planının Türkler tarafından kabul edildiğine, Rumlar tarafından da reddedildiği, buna rağmen Kıbrıs’ın çözüm olmaksızın AB üyesi olduğunun büyük bir haksızlık teşkil ettiği Türkiye’de sık sık tekrarlanır Ancak pek dikkate alınmayan husus, Annan Planı oluşma aşamasında iktidardaki koalisyon hükümeti ile KKTC’nin o zamanki başkanı Denktaş, Planı kabul etmiş olsalardı, Plan Kıbrıs’ın AB’ye katılma antlaşmasının bir parçası olacak ve Rumlar tarafından reddi mümkün olmayacaktı. Türkiye’de 2002 seçimlerinden sonra kurulan iktidar ve KKTC’nin yeni lideri Planı kabul ettiğinde iş işten geçmiş, Katılma Antlaşması 14 Nisan 2003 tarihinde imzalanmış, referandumlara gelinceye kadar geçen süre içinde AB’nin o zamanki 15 üyesi tarafından onaylanmış ve dolayısıyla Rumların Adanın tek meşru temsilcisi olarak AB üyeliğini kazanmaları garantilenmişti. Ne yazık ki Ecevit Kıbrıs fatihi, Denktaş da adanın kuzeyini Türkiye’ye bağlayan kişiler olarak tarihe geçmek istiyorlardı. Güzel bir hülyaydı ama bu devrin gerçeklerine pek uymuyordu.
Aradan geçen yıllar boyunca çok fazla bir şey değişmedi. Tecritler daha can yakıcı oldu, Kuzey’in her türlü kanun dışı faaliyetin odak noktasına dönüştüğüne şahit olduk. Turizm ve meşru faaliyetler tecritlerden dolayı potansiyelin çok altında gelişiyor, hatta basın haberlerine bakılırsa Kuzey’in önemli bir gelir kaynağını teşkil eden üniversitelerin verdiği diplomaların tanınmaması için Rumlar uğraş veriyor.
Malum BM Genel Sekreteri Gutteres döneminin sonuna yaklaşıyor ve yeniden seçilme gibi bir imkan ve tasası yok. Belki bu nedenle, belki de son bir gayretle soruna bir çözüm bulmak ve bu suretle tarihe geçmek hevesiyle, özel temsilcisi eski Kolombiya Dışişleri Bakanı Holguin vasıtasıyla yeni bir girişim başlattı.
Bu girişimin ayrıntıları resmen açıklanmadı. Basına ana hatları sızdırıldı. Hatta Holguin basına sızdırılan bilgileri içeren herhangi bir metin hazırlamadığını açıkladı, ancak bu fikirleri de reddetmedi. Normalde böyle bir sızdırma hareketi süreci baltalamaya yönelik bir şey olarak yorumlanabilirdi. Ancak bu sefer niyetin sanki ortaya atılan fikirlerin ne şekilde karşılanacağını ölçmek olduğunu anlıyorum.
Görebildiğim kadar yeni girişim genel hatlarıyla, geçmişte de zaman zaman dile getirilen “toprağa karşı tanınma” şeklinde özetlenecek bir şekil alıyor. 52 yıldır boş olan Maraş’ın iadesi pek sancılı olmaz. Güzelyurt ve Mesarya ovasındaki toprak “ayarlamaları” için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Ancak özellikle Güzelyurt’un bir olası çözüm çerçevesinde terk edilmesi gerektiği uzunca bir süredir bilinen bir gerçekti.
Şimdiki halde iki taraf da süreci baltalamaya çalışmadı. Hatta, birkaç gün önce üç AB Komiseri’nin Ankara ziyareti sonrasında yayınlanan ortak açıklamada, tarafların BM’nin teşebbüslerini desteklediğine de yer verildi. Bu açıkça iktidarın neredeyse on yıldır dilinden düşürmediği iki egemen devlet iddiasından vazgeçtiği anlamına geliyor. İşler tıkırında giderse temmuz sonunda masaya oturulacak ve sonuca varmak için ciddi bir deneme yapılacak.
Herkes katılmayabilir ama bence bu girişimin de başarısızlıkla sonuçlanmasından en fazla zarar görecek taraf Kıbrıs Türkleri ile Türkiye olacaktır. Başarısızlık halinde tecrit devam edecek, belki zaman içinde Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlıkları ile pasaportları sayesinde seyahat özgürlüğünden yararlanan Kıbrıs kökenli Türkler bu imkanın ortadan kalkmasıyla karşılaşabilecekler, Türkiye ise AB ile normalleştirmeye çalıştığı ilişkilerinde yine aynı engeli karşısında bulacaktır. Geçtiğimiz günlerde ülkemizi ziyaret eden komiserlerden ikisi biz 1959 yılında AB macerasına başladığımızda haritada bile olmayan ülkelerin (Estonya ile Slovenya) vatandaşıdır. Üçüncüsü ise o tarihlerde AB (daha doğrusu o zamanki adıyla AET) ile daha serbest ticaret anlaşması yapmayı bile amaçlamamış olan Avusturya vatandaşıdır. Bunları gördükçe ne kadar çok vakit kaybettiğimizi yeniden düşündüm.
Tabii Kıbrıs sorununun çözüme kavuşması Türkiye’ye AB kapılarının açılması için yeterli olmayacaktır. Geçen haftaki yazımda özetlemeye çalıştığım Avrupa Parlamentosu’nun 17 Haziran’da kabul edilen son Türkiye kararı çok daha geniş bir sorun yumağına işaret ediyor. Bunların da çözülmesi, Türkiye’nin demokrasi ve hukuka dayalı bir yönetime sahip olmasını gerektirir ki bundan çok uzağız. Ancak yine de yapıcı bir davranış muhakkak ki olumlu karşılanacaktır. Çözümsüzlüğün devamı ise Rumların statüsünü pekiştirecek, adanın güneyinin ABD ve AB için vazgeçilmez stratejik bir konuma sahip olmasına yol açacaktır. Şimdiden egemen İngiliz üslerine ilaveten ABD ile Fransa’nın Güney’de kuvvet konuşlandırmaya başladığını görüyoruz. Kimse bunun Garanti Antlaşmasına aykırı olduğunu iddia etmesin. Söz konusu antlaşma sadece ve sadece 1960 düzenini taraflara garanti etme hak ve görevini veriyor. Oysa Türkiye de bugün 1960 düzeninin çok ötesinde taleplerle ortaya çıkıyor.
Ne yazık ki Rumların bir çözümden kazanacakları çok fazla bir şey yok. Hem iktidarı bir şekilde Türklerle paylaşmak zorunda kalacaklar, hem de Maraş, Güzelyurt ve Mesarya ovasının bir kısmı hariç adanın kuzeyi üzerinde kontrol iddiasından vazgeçecekler. Rumlar için birinci öncelik olası bir başarısızlığını faturasını Türklere ve Türkiye’ye yüklemek ve sorumluluktan bu şekilde kurtulmak olacaktır. Umarım bu hesaplarının tutmasını engellemek için gereken esneklik Türk tarafında gösterilecektir.
Benim de tanıma fırsatını bulduğum, Birleşik Krallık hükümetinin bir zamanlar Kıbrıs Özel Temsilcisi olan Lord Hannay, hiç kimse Kıbrıs’ta çözüm olmayacak iddiasına girerek para kaybetmemiştir demişti. Umarım bu sefer Hannay’ı yanıltmak için Türk tarafı elinden geleni yapacaktır. Ancak bundan da çok emin olamıyorum.














