NATO’nun Ankara zirvesi geçen hafta geldi geçti. O konuda çok şey yazıldı, tekrar etmemeye çalışacağım. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelensky’nin zirvenin en azından kısa dönem için kazananları olarak ortaya çıkmış olmalarında genelde çoğu gözlemci mutabık. Sayın Erdoğan zirvenin herhangi bir aksama olmadan gerçekleşmiş olmasından haklı bir şekilde iftihar edebiliyor. Gerçi yabancı basın Ankara halkına çektirilen eziyeti, içeri atılan muhalifleri, ülkenin demokrasi ve hukuk durumunu, son olarak da hediye verilen tabancaları ön plana çıkararak bu başarıya gölge düşürdü ama bizim medya yapılan eleştirileri genelde görmezden geldi.
Zelensky’nin başarısını iki veçhesi var. Birinci olarak Trump artık savaşı Putin’in şartlarında sonlandırması için üzerindeki baskıyı kaldırdı, ikinci olarak da NATO Ukrayna’ya desteğini yeniledi, Rusya’yı ittifak için başlıca tehdit olarak tekrar tanımladı. Trump ilaveten Ukrayna’ya Patriot füzeleri imal edebilmesi için lisans vermeyi vaat etti. Gerçi bu vaadin sembolik anlamı gerçek anlamından daha önemli zira bu füzelerin Ukrayna’da imali hem teknolojik bakımdan kolay değil hem de yılları alacak bir şey.
Zirvenin diğer katılımcılar için önemi Trump’ın katılmış olması ve en azından kısa tutulan sonuç bildirisine itiraz etmemiş olmasıdır. Ancak Trump’ı idare etmenin kolay olmadığı İspanya ile İtalya başbakanlarına savurduğu hakaretlerden görüyoruz. Nitekim Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’ya saldırısından sonra her yıl yapılmaya başlayan NATO zirvelerinin bundan sonrakinin ne mahali ne de tarihi belirlendi. 2027’de Arnavutluk’un başkenti Tiran’da yapılması beklenirken buna bu ülkenin NATO’ya katkısının çok düşük olması nedeniyle ABD’nin karşı çıkmasından, diğer ülkelerin de Trump ile yeniden bir sinir savaşına girmek istememiş olmalarından dolayı konu belirsiz bırakıldı ve sonuç bildirisinde yer alamadı. Anlaşıldığı kadar NATO ülkesi liderleri Trump Beyaz Sarayda kalmaya devam ettiği sürece yani Ocak 2029’a kadar yeniden kendisiyle masaya oturmak konusunda pek arzulu değiller.

Peki bundan sonra ne olacak? Zirve özellikle savunma sanayii konusunda Avrupa’nın ABD’den ayrışma lüksüne sahip olmadığını göstermiştir. Almanya başta olmak üzere silahlanmaya hız veren ülkeler ABD şirketleriyle zirve sırasında düzenlenen fuarda yeni sözleşmeler imzaladılar. Birçok alanda olduğu gibi Avrupa teknolojisinin savunma sanayii söz konusu olduğunda ABD’nin bir hayli gerisinde olduğu yeniden ispatlanmış oldu. Avrupa kendi savunmasında eskiye nazaran daha büyük bir rol oynayacak ama tedarik konusunda ABD’ne bağımlılığı azalmayacak. Bu tam Trump’ın istediği şey zaten. Dış ilişkileri sadece maddi kazanç gözlüğüyle gören Trump için Avrupa’nın savunmasına daha az kaynak harcamasına karşılık ABD silah sanayiinin Avrupa’ya daha çok silah satmasının yolunun açılmış olması ideal neticedir.
Nitekim zirveye katılmak için ABD’den ayrılmadan önce yerli savaş uçağımız Kaan için gerekli motorları satma kararını açıklamıştı. Ankara’ya geldiğinde ayağının tozuyla ilk döneminde kendi çıkarttığı kanunlar gereği S400 sarmalı nedeniyle parası peşinen ödenmiş F35’ler dahil satışları ve üretim ortaklığımızın durdurulması kararından dönebileceğini açıklamıştı. Bu açıklama Ankara’da ve yandaş medyada büyük heyecan yaratmıştı. Trump’ın gözünde sadece bu satışlardan ABD sanayiinin kazanacağı milyarlarca dolar parlıyordu. Ne yazık ki o ilk sözünden hemen dönerek ertesi gün kararını henüz vermediğini söyleyecek oldu. Ankara’dan ayrıldıktan sonra geçen günlerde de konuya dönmedi. Trump’ın bir gün söylediğinin ertesi gün tersine çevirdiğini geçtiğimiz günlerde yeniden gördük. 13 Temmuz günü Hürmüz Boğazından geçecek gemilerin güvenliğini sağlamak karşılığında hamulelerinin yüzde 20’sini tahsil edeceğini açıklamış, ertesi gün de bundan vazgeçtiğini ilan etmişti. Bu da konuşmadan önce söyleyeceği şeylerin olabilirliğini danışmanlarına sormadığını yeniden ispatlamıştı.
Dolayısıyla F35 konusunda yeniden başa geldiğimizi söyleyebiliriz. Yandaş basın bir hafta önce S400 sorunsalının hemen o gün füzelerin bir Körfez ülkesine satılacağının açıklanacağını ilan etmesine rağmen bu satırları yazdığımda bu satış gerçekleşmemişti. Anlaşıldığı kadarıyla bir taraftan füzeler için uygun bir mahal aranırken Rusya ile yapılan anlaşmaya göre onun satış için gereken onayını sağlamak amacıyla müzakereler devam etmektedir. Ülkemizin ABD ile ilişkilerinde bir çıban başı teşkil eden, ayrıca hava savunmasını ciddi ölçüde zayıflatan bu sorunsalı çözmek için Rusya’nın ne isteyeceği spekülasyon konusu olmaya devam etti. Diğer taraftan Körfez ülkelerinde ABD üslerinin bulunması, ayrıca bu ülkelerin savaş uçağı dahil askeri malzemelerini büyük ölçüde Rus teknolojisi ile uyumlu olmayan Batı sanayisinden karşılamaları S400’leri kullanmalarını aynen ülkemizde olduğu gibi engellemektedir. Diğer taraftan hava savunmamızın ne kadar acıklı bir durumda olduğu geçtiğimiz günlerde yüzümüze vuruldu. Şöyle ki Körfez’de çatışmalar tekrar başladıktan sonra İran’ın Ürdün’e salladığı füzeleri bu ülke kendi imkanlarıyla imha edebildi. Oysa geçtiğimiz aylarda İran’ın ülkemize fırlattığı dört füzenin ABD tarafından düşürüldüğü hatırlanacaktır.
Ancak diyelim ki S400 sorununa iktidar bir çözüm buldu ve F35 projesine geri dönmenin kapıları aralandı. İlk aşamada İsrail ve Yunanistan engellerinin aşılması gerekecektir. Geçmişte bu tür engelleri aşmak için biraz Johnson mektubunu andıran bir şekilde ama sessizce uçakların kime karşı kullanılacağı konusunda iradi bir kısıtlama yoluna gidilmişti. Bu defa da bu uçakların örneğin NATO hedefleri dışında kullanılmayacağı yolunda bir taahhüt şaşırtıcı olmayacaktır. Tabii kimisi bu taahhütlerin gerektiğinde es geçilebileceğini iddia edebilir. Ancak 100 kadar uçağın ülkemize teslimi yıllar alacaktır. Yani ABD istediği anda teslimatı durdurabilecektir. Ayrıca yazılımları eskiden F16’larda olduğu gibi ABD’den temin edilecektir. Bu demek oluyor ki bu projenin gelişimi Trump ve birkaç halefinin ve ABD Kongresinin iki dudağı arasında olacaktır.
Böyle bir durumun ilk sonucu Türkiye’nin dış politikasını ABD’nin çizdiği kırmızı çizgileri aşmama ilkesi üzerine bina etmesi olacaktır. BRICS, Şangay İşbirliği Örgütü gibi genelde Batı’ya, özelde de ABD’ye karşı kurulmuş olan ve ülkemizin kapısını çaldığı oluşumlara veda etmek gerekecektir. Gerçi son zamanlarda artık bunların lafı pek edilmez oldu ama defterin nihai bir şekilde kapatılması F35 projesinin aşılması mümkün olmayan bir gereği olacaktır. Ayrıca bir gün Trump’ın Orta Doğu sorunu, hatta İran savaşı konusunda iktidardan bazı taleplerle karşısına çıkması olasılığı göz önünde tutulmalıdır, özellikle bu savaşın kısa zamanda sona ermeyeceğinin gittikçe daha fazla belli olmaya başladığı bir dönemde.
İktidarın özellikle hava savunması konusunda Trump’a dayanmak istemesi, onun demokrasi, hukuk, basın özgürlüğü gibi konularla ilgisinin olmamasından kaynaklanmaktadır muhtemelen. ABD savaş uçaklarının Avrupalı muadillerinden daha ucuz olduğu söylenmektedir. Ancak Avrupa ülkeleriyle bu alanda işbirliğinin bedeli belki iktidar açısından ABD ile işbirliği bedelinden daha yüksek olabilir. Avrupa ülkeleri açısından ülkemizle derinleştirilmiş bir iş birliğinin vazgeçilmez gereği Trump’ın önemsemediği konular ve bunlara ilaveten Kıbrıs sorununun bir şekilde çözüme kavuşması, en azından da ülkemizin olası bir çözümü engellememesi olacaktır. Kıbrıs konusunda BM Genel Sekreteri’nin yürüttüğü ve ilk günlerde sızdırılan bilgiler sonrasında sessizliğe bürünen sürece iktidarın en azından şimdilik karşı çıkmaması belki olumlu bir işaret sayılmalıdır. Henüz sonuçlanmadığı için ulaşamadığım AB’nin 2026 Güvenlik Stratejisi Belgesi’nin Türkiye ile bu alanda işbirliğinin Kıbrıs sorununa bağlanmış olması dikkat çekicidir. Belki de gerçekten iktidar Trump’a güvenmenin tehlikesinin farkına varmış olduğu da bir ihtimal olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan 20 Temmuz törenleri sırasında yapılacak beyanlar belki iktidarın yaklaşımı hakkında bir ipucu verebilecektir.
Uzun vadede savunma ilişkilerimizi ve silah sanayiimizin gelişmesini ABD’ye değil Avrupa’ya dayandırmak kanaatimce daha sağlıklı olacaktır. Trump gittikten sonra dahi haleflerinin soğuk savaş ve sonrası dönemlerde olduğu kadar Avrupa’nın savunmasında başat olmak istemeyecektir. Yapılan bütün değerlendirmeler Beyaz Saray’ın Trump sonrası misafiri kim olursa olsun geriye dönüşün olmayacağı yönünde. Avrupalılar bunun farkında oldukları için Trump ile aralarına olabildiği kadar mesafe koymaya çalışmaktadırlar. Bizi yönetenler de Trump ve sonrası ABD’ye güvenmek yerine ülkemizin geleceğini Avrupa’da görseler ve bunun gerektirdiği adımları atsalar bence ülke için çok daha hayırlı olur.














