Geçen haftaki yazımda Kıbrıs konusunda nihayet çözüme doğru bir ilerleme ümidinin oluştuğu görüşünü dile getirmiştim. Alışılmışın dışına gidilerek 20 Temmuz kutlamalarının sönük geçmesi, BM Genel Sekreteri Guterres ile özel temsilcisi Holguin’in gayretlerinin Türkiye tarafından desteklenmesi, AB Komisyon Başkanı Von der Leyen’in komisyon başkan yardımcısı Fitto’yu Kıbrıs Özel Temsilcisi olarak atamasına Ankara’nın tepki göstermemesi gibi gelişmeler bu ümidi beslemişti.

Bir BM Genel Sekreteri’nin 16 yıl sonra Ada’yı ziyaret etmesi de önemli bir sinyal olarak gözüküyordu. Gerçi sonradan Kıbrıs’a gelmeden önce Suriye ile Ürdün’ü ziyaret ettiği, dolayısıyla New York’tan sırf Kıbrıs için buralara kadar gelmediği anlaşılmıştı. Ama yine de ortada bir şey yoksa, haftalardır temaslarda bulunan Holguin, ona teşvik edecek bir malzeme vermemişse görevinin sona ermesine birkaç ay kala bu zahmete girmeyeceğini düşündürmüştü. Genel Sekreter’in ziyaretinden beklenen başlıca sonuç iki toplumu, üç garantörü ve BM’yi bir araya getirecek ve özetle 5+1 olarak tanımlanan formatta bir toplantı çağrısı yapması, hatta ağustos sonu veya eylül başı için tarih belirlemesiydi.
Ancak tüm ümitler suya düştü. Genel Sekreter, liderlerle ayrı ayrı ve birlikte, ayrıca sivil toplum örgütleriyle de görüşmelerde bulundu. Özellikle sivil toplum örgütlerinin federasyon temelli bir çözümü desteklediği izlenimini edindiğini ayrılmadan önceki basın konferansında belirtti. Hatta daha ileri giderek iki toplum liderinde de çözüm iradesini müşahade ettiğini, ancak 5+1 toplamak için yeterli bir zemin bulunmadığını, hem esas hem de metodoloji üzerinde daha fazla çalışmak gerektiğini, özellikle güven arttırıcı önlemlere vurgu yaparak belirtti. Bu güven arttırıcı önlem sözü hiç yeni değil. Bundan 15 yıl önce ben AB nezdinde büyükelçiyken de gündeme gelmişti. O gün bugün konuşulur, bir yere varılmaz. Son olarak Yeşil Hat’ta yeni açılacak kapılar konusunda bile taraflar arasında mutabakat olmadığı anlaşılıyor.
Kuzeyde çok büyük hayal kırıklığı var
Kuzey Kıbrıs basınına ve sosyal medyaya bakılırsa kuzeyde çok büyük bir hayal kırıklığı var. Daha önce de yazdım: Kıbrıslı Türklerin, hatta Türkiye’nin bir çözüme ihtiyacı Rumlarınkinden daha fazla. Çözüm olduğu takdirde Rumlar kuzeyde kaybettikleri toprakların çok küçük bir kısmı hariç (Güzelyurt ve Maraş) geri alamayacaklardır. Bunun da farkındalar. Buna karşılık yönetimi bir şekilde Türklerle paylaşmak zorunda kalacaklar, Türkiye’yi Avrupa’dan tecrit etmeye yarayacak bir kaldıraçtan mahrum olacaklar. Kazanacakları fazla bir şey yok. Buna karşılık Kıbrıslı Türkler on yıllardır yaşadıkları izolasyonlardan kurtulacaklar, AB üyeliğinin nimetlerinden yararlanacaklar, en önemlisi dışında kaldıkları uluslararası toplum ve hukuk düzenine tekrar katılacaklar, ülkelerinin son yıllarda hızla artan mafyalaşması sona erecekti.

Kıbrıs Türk liderliğinin bunun farkında olmaması mümkün değil. Nihayet Cumhurbaşkanı Erhürman geçtiğimiz yıl ekim ayında yapılan seçimleri çözüm rüzgarını arkasına alarak kazandı. Ankara belki ilk defa seçimlere müdahale etmedi ve çözüm karşıtı, süreci yıllarca bloke eden iki egemen devlet kavramının mucidi eski Cumhurbaşkanı Tatar’ı aleni bir şekilde desteklemedi. Bu da Ankara’da bir yumuşama olarak yorumlandı. Ayrıca kuzeyde geçtiğimiz günlerde yapılan bir kamuoyu yoklaması halkın %75’inin federasyon temelli bir çözüm istediğini göstermektedir.
Demokratik ve egemen bir ülkede bu durum çözüm için gerekli zemini teşkil ederdi. İki bölgeli çözüm zaten Türk toplumunun 1963-74 arası çektiği eziyetin tekrarını engelleyecekti. Her iki toplumun kendi bölgesinde kendi polis gücü olduktan sonra eski olayların tekrarı zaten mümkün değildi.
Ancak tabii KKTC egemen değil. Her bakımdan tamamen Ankara’ya bağımlı. Zaten Cumhurbaşkanı Erhürman da Ankara’yla çatışmaya girmeyeceğini defalarca vurguladı. Benim anlamakta güçlük çektiğim yönü Ankara’nın neden baştan itibaren Holguin, Guterres, hatta AB Konseyi ve komisyon başkanlarına Holguin misyonunun başarıya uğramayacağını; çünkü Türkiye’nin egemen iki devletin tanınması ön şartının değişmediği mesajını açıkça vermemiş olmasıdır. Oysa Guterres Ada’dan ayrıldıktan hemen sonra Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı açıklamada Türkiye’nin katı tutumu en açık bir şekilde dile getiriliyordu. Bunun olası neticesine de değineceğim.
Hâlâ başlangıç noktasındalar
Sayın Erhürman’ın Genel Sekreter’in ziyareti sonrasında yaptığı basın konferansını dinledim. Oradan anlaşılıyor ki temel konularda yani mülkiyet, vatandaşlık ve izolasyonlar hakkında hâlâ başlangıç noktasındalar. Doğrusu bu vatandaşlık konusu bana biraz garip geliyor. Rumlar 1974’ten beri doğuştan Kıbrıslı Türk olanlara ve onların sonradan doğan çocuklarına vatandaşlık ve Türk pasaportundan farklı olarak tüm dünyaya vizesiz seyahat etme, AB ülkelerine de yerleşme imkanı veren Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu vermekteler. Ancak Türk vatandaşlarıyla evlenmeleri halinde eşlerine ve bu evlilikten doğan çocuklarına bu vatandaşlığı ve cazip pasaportları vermiyorlar.
Çözüm halinde bu sorun kendi kendini çözebilecek niteliktedir. Hatta yanlış hatırlamıyorsam Annan Planı’na göre muayyen bir sayı göçmen kökenli KKTC vatandaşı da Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olacaktı. Ancak çözüm olmayınca KKTC vatandaşlarının başka bir devlet olduğunu iddia ettikleri Kıbrıs Cumhuriyeti’nin vatandaşlığına talip olmayı nasıl bir hak olarak görebiliyorlar, bunu anlamakta güçlük çekiyorum doğrusu. Hatta çözümsüzlük daha uzun süre devam ederse -ki öyle gözüküyor- Rumlar’ın bu vatandaşlık konusuna eğilmeleri, örneğin Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığını muhafaza etmek isteyenlerin KKTC ve/veya Türk vatandaşlığından vazgeçmeleri şartını baskı unsuru olarak gündeme getirebilecekleri akla gelmektedir.
Nihayet böyle bir şart AB hukukuna aykırı sayılmaz. Son yıllara kadar Almanya’daki uygulama buydu. Diğer taraftan çözümsüzlüğün devamı yeni sorunları da beraberinde getiriyor. Kıbrıs’ın sonbaharda Schengen bölgesine girmesi bekleniyor. Yeşil Hat bir uluslararası hudut olmayacak ancak kontroller sıkılaşacak.Kuzeyde bu sıkılaşma neticesinde geçişlerin güçleşeceği endişesi yayılıyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Erhürman’ın Fitto ile 31 Temmuz günü yaptığı görüşmede konuyu gündeme getirdiği anlaşılıyor.
İktidarın BM girişimlerini teşvik edici tutumunu en azından ben AB ile ilişkileri normalleştirme gayretlerinin bir gereği olduğunu idrak ettiğinin göstergesi olarak görüyordum. Nihayet yıllardan beri Gümrük Birliği’nin modernizasyonu, son olarak da AB savunma sanayiine ortaklık şartlarının başlıcası Türkiye’nin Kıbrıs sorununun çözümüne katkıda bulunmasıydı.
İktidar AB ile bu her iki alanda işbirliğini geliştirmeyi çok istediğine göre, bu konuda adım atmaya hazırlanıyor diyordum kendi kendime. Üstelik iç durum da çok müsaitti. Muhalefet dağılmış, kamuoyunun dikkati başka sorunlar üzerine yoğunlaşmıştı. Nitekim Guterres misyonunun fiyaskosu Türkiye’de fazla bir yankı uyandırmadı. Ancak yanılmışım. Ya iktidar AB ile ilişkilerde bir ilerleme sağlanamayacağını düşünüyor, ya da Kıbrıs önşartının Türkiye’nin stratejik önemini öne sürerek kolay bir şekilde aşılabileceğine inanıyor. İkinci olasılık geçerli ise kısa zamanda derin bir hayal kırıklığına uğramaya mahkum. Tabii bir de şu var: Ülkemiz hangi iktidar gelirse gelsin sorun çözme konusunda özürlü. 40 yılı aşkın devam eden meslek hayatım ve sonrasında ülkemizin herhangi bir iç veya dış sorununu çözdüğüne şahit olmadım. Bu herhalde dünya çapında bir rekor sayılmalıdır.
Şimdi ne olacak? Herhangi bir zaman baskısı yok. Cumhurbaşkanı Erhürman basın konferansında BM Genel Sekreteri beklendiği gibi aralık sonunda değişse bile kurumsal devamlılık çerçevesinde yeni Genel Sekreter’in Guterres’in bıraktığı yerden devam edeceğine inandığını söyledi. Buna gerçekten inanıyorsa maalesef yanılması kuvvetli bir olasılık. Guterres’in halefi çok muhtemelen Kıbrıs sorununa çok uzak, öncelikleri çok farklı olan bir Latin Amerikalı olacaktır. Üstelik Guterres’in başarısızlığından sonra konuya sarılmak istememesi çok doğal olacaktır. Nitekim Annan Planı fiyaskosundan sonra Annan’ın halefi olan Koreli Ban Ki-Moon 10 yıl kadar süren döneminde Kıbrısla ilgilenmedi.
Statükonun Kıbrıslı Türkler aleyhine çalıştığını yukarıda belirtmiştim. Yine uzunca bir süre boşluk olması durumunda Rumlar AB ve uluslararası toplum içindeki konumlarını kuvvetlendirecekler. 22 yıldır devam eden AB üyeliklerini gayet iyi kullandılar. Bölgemizdeki karışıklıkları değerlendirmesini de gayet iyi bildiler. Türkiye’nin Batı ile bağları gevşedikçe onlarınki kuvvetlendi. ABD ve Fransa ile askeri işbirliği anlaşmaları yaptılar, ABD çok uzun bir süre uyguladığı silah satış ambargosunu kaldırdı, 200 milyon dolar harcayarak Güney Kıbrıs’ta bir üs inşa ediyor. Fransa da orada bir deniz gücü muhafaza ediyor. Rumlar Doğu Akdeniz sularında araştırma faaliyetlerine, yabancı şirketlerle işbirliği halinde devam ediyor. Çözümsüzlük bu faaliyetleri sekteye uğratmayacaktır.
Cumhurbaşkanı Erhürman’ın basın konferansındaki konuşmasında iki egemen devlet ısrarında bulunmadığı dikkatimi çekti. Ancak Dışişleri Bakanlığı’nın Ankara’da yaptığı açıklamada bu talep yeniden gündeme geldi. Tabii Rumlar bunu kullanacaklar; Türkiye’nin BM parametrelerinin dışına çıktığını ve dolayısıyla görüşme sürecini engellediğini iddia edeceklerdir.
Korkarım Kıbrıs dosyasını uzunca bir süre için kapatabiliriz. Yazımın başlığının anlamı da bu. Ne yazık ki bu sefer de fırsat kaçtı, eski İngiliz Kıbrıs Özel Temsilcisi Lord Hannay yine haklı çıktı: Kimse Kıbrıs’ta çözüm olmayacağı konusunda iddiaya girip para kaybetmemiştir.
İnsanların yaz tatiline çıktığı, dünyanın yavaşladığı ağustos ayına geldik. Gerçi İran ve Ukrayna savaşları ağustos ayında da az çok şiddetle devam edeceklerdir ama ben birkaç hafta izin almayı düşünüyorum. Umarım ağustos sonunda daha iyi bir manzara ile tekrar buluşuruz.














