Bizim Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Başkanı olarak sıfatlandırdığımız, dünyanın Kıbrıs Cumhurbaşkanı olarak tanıdığı Hristodoulou’nun, geçtiğimiz haftalarda Kazakistan’a yaptığı devlet ziyareti ile Dışişleri Bakanı Kombos’un Kırgızistan ile Özbekistan’a yaptığı resmî ziyaretler, şu sıralarda yoğun iç gündemle meşgul kamuoyumuzun dikkatini fazla çekmedi. Resmi makamlarımız da bu ziyaretleri görmezden gelmeyi tercih etti. Sadece birkaç yorumcu, bu ziyaretlerin Türk dünyası mensubu ülkelere yapılmış olmasının hayal kırıklığı yarattığını ifade ettiler, kimisi de daha ileri giderek bunun bir ihanet teşkil ettiğini ileri sürdüler. Ancak konu bir-iki gün sonra unutulup gitti.
Bu olaylar eski bir hatıramı canlandırdı. Geçmişte, Ankara’ya atanan yeni büyükelçiler Cumhurbaşkanı’na güven mektuplarını sunmadan önce Dışişleri Bakanlığı’nda bir müsteşar yardımcısına mektubun örneğini getirirlerdi. Şimdiki uygulamanın ne olduğunu bilmiyorum. Zaten müsteşarlık ve yardımcılıkları tüm bakanlıklarda olduğu gibi Dışişleri Bakanlığı’nda lağvedildi ve yerlerine siyasi bir rolü olduğu varsayılan bakan yardımcıları geçti.
Eskiden müsteşar yardımcıları sırayla veya müsaitlikleri ölçüsünde bu yeni büyükelçileri kabul ederlerdi. Bu görevi Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı zamanında birkaç defa yerine getirdiğimi hatırlarım.
Bir gün yeni atanan Türkmenistan büyükelçisi bu amaçla ziyaretime geldi. Oldukça genç olan ve ülkesi dışında iyi bir eğitim görmüş olduğu anlaşılan büyükelçiyle görüşmemizi İngilizce yaptık. Bir ara güven mektubu töreninden bahsederken beraberinde bir Rusça tercüman getireceğini söyledi. Türkmenistan büyükelçisinin Türkiye Cumhurbaşkanı tarafından kabul edildiğinde, Rusça konuşmasının uygun olmayacağını söylemem üzerine bu takdirde bir Türkmence-Türkçe tercüman getireceğini söyledi. Bunun daha uygun olacağını belirttim.
Bir-iki gün sonra dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından 20-25 dakika süren kabulde büyükelçi gerçekten Türkmence konuştu, tercümanı da söylediklerini Türkçemize çevirdi. Tören ve görüşmeden sonra, o zamanki uygulamada yeni atanan büyükelçi ve büyükelçilik mensupları, başka bir salonda Cumhurbaşkanı’nın bulunmadığı ve köpüklü şarap ikram edilen küçük bir davette Dışişleri Bakanlığı’nda ülkesiyle ilişkilerle en yakından ilgilenecek görevlilerle tanıştırılırdı. Şimdiki uygulamanın ne olduğunu hâliyle bilmiyorum.
Bu küçük davette, Cumhurbaşkanı tarafından kabulündeki görüşme sırasında Türkmence söylediklerinin belki yarısını anladığımı, kalanını ise anlamadığımı Büyükelçi ile paylaştığımda, Büyükelçi cevaben Rusça bilip bilmediğimi sordu. Bilmediğimi söyleyince Türkmence denen dilin nerede ise yarısının Rusça kelimelerden oluştuğunu ve bunların konuşma diline tamamen entegre edildiğini söyledi.
Bu durumun diğer Orta Asya Türki Cumhuriyetleri için de geçerli olduğunu, dolayısıyla ortak dillerinin Rusça olmasının şaşırtıcı olmadığını biliyoruz. Bu hatıram 17-18 yıl gerisine gidiyor ancak durumun çok fazla değiştiğini sanmıyorum. Çeşitli vesilelerle gittiğim Kazakistan ve Türkmenistan’da gördüğüm levhaları okumaya çalıştığımda, yazılı metinlerde dahi yerel dil ile Rusça’nın karıştığını müşahede etmiştim. Zaten Kirilik alfabe o coğrafyada yerini kademeli olarak Latin alfabesine bırakmakta olmasına rağmen hala kullanılmaya devam ediyor.
O döneme ait diğer bir tecrübem, Hazar Denizi’nin gaz boru hattı geçişi ile ilgili olmuştur. O tarihlerde Türkiye’nin önemli dış politika hedeflerinden birisi, ülkemizi Orta Asya’dan gelecek doğal gazı Avrupa’ya taşımakta transit ülke olmasını sağlamaktı. Ancak Türkmen gazının Avrupa’ya taşınması için Hazar Denizi’nin altından, Türkmenistan’ı Azerbaycan’a bağlayacak bir boru hattının döşenmesi gerekmekteydi. Cumhurbaşkanı Gül bu amaçla ve araları pek iyi olmayan Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ile Türkmenbaşı unvanını sahiplenen Türkmenistan Cumhurbaşkanı Berdimuhammedov’u projeye kazandırmak ve aralarındaki ihtilafları çözmeye yardımcı olmak için epey gayret harcamıştı. Ona refakaten üç Cumhurbaşkanı’nın, Türkmenistan’ın Hazar sahilindeki Türkmenbaşı şehrine bağlı Azava sahil kasabasında düzenlenen bir toplantısına da katılmıştım. Berdimuhammedov Türkmenbaşı unvanını sahiplenmekle kalmamış, çok eski bir yerleşim yeri olan bu şehrin adını da değiştirmişti.
Hedeflere ulaşıldı
Devam eden temaslar neticesinde Aliyev ile Berdimuhammedov arasındaki ihtilaf, projeyi engellemeyecek ölçüde azaltıldı. Fakat bu sefer İran ile Rusya’nın bu projeye itirazları nedeniyle bugüne kadar gerçekleşmesi mümkün olamadı. Rusya’nın ezeli hedefi Orta Asya ile Avrupa arasında hidrokarbon geçişinde tek güzergâh olmaktı. Genelde de bu hedefine ulaştığını söylemek mümkün.
Rusya’nın bölge içindeki ağırlığı tabiatıyla epey büyük. Kazakistan başta olmak üzere bazılarında Ruslar nüfusun nerede ise yarısını teşkil ediyor ve ülke yönetimlerinde hala büyük bir yere sahip olmaya devam ediyorlar. Daha Yeltsin döneminde Rusya’nın Rus nüfusun yoğun olduğu Kazakistan’ın Kuzeyini zamanın Cumhurbaşkanı Nazarbayev’ten istediği rivayet edilmektedir. Nazarbayev da nüfus dengesini düzeltmek için ülke başkentini Güneydeki Almati’den Kuzeyde nerede ise sıfırdan inşa edilen Astana’ya çok kısa zamanda taşıma gereğini hissetmişti. O da Berdimuhammedov gibi bir ara şehre kendi adı olan Nursultan ismini vermiş, ancak sonradan şehir önceki adına dönmüştür.
Stalin döneminden kalma, etnik ve coğrafi gerçekleri pek göz önünde tutmayan hudutlar zaman zaman bu ülkeleri birbirleriyle sıcak çatışmalara kadar götürdü. Gerçi son yıllarda bu tür çatışmaların meydana geldiğini görmüyoruz. Bu da tabii sevinilecek bir durum.
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısından sonra, özellikle Putin’in amacının eski Sovyet ve Çarlık İmparatorluklarının topraklarını tekrar ele geçirmek arzusunu açıkça ve defaten dile getirmesi haliyle bu ülkeleri tedirgin etmektedir. Trump ABD’sinin güvenilir bir partner olmaması dikkatlerini Avrupa Birliğine çevirmelerine yol açmıştır. Bunda şaşılacak bir şey yok. AB de bunlara kayıtsız kalmadı. Yıllardır ülkemize ayak basmayan AB liderleri Nisan 2025’te Özbekistan’ın Semerkant kentinde ilk AB-Orta Asya zirvesine katıldılar. AB’nin bir amacı da Rusya’ya uygulanan yaptırımların bu ülkeler üzerinden delinmesini engellemekti. Bu zirveden sonra Kıbrıs ile bu ülkeler arasındaki ilişkiler de ısındı, Büyükelçilikler karşılıklı olarak açılmaya başladı. Hristodulu ile Kombos’un çıkarmalarını o çerçevede görmek lazım.
KKTC’yi kabul ettirme çabası başarıya uğramadı
Ülkemizin KKTC’yi Türki Cumhuriyetlere kabul ettirme çabası da çok fazla başarıya uğramadı. Gerçi son olarak KKTC Cumhurbaşkanı Kazakistan’da yapılan zirveye gözlemci olarak davet edildi ama yukarıda bahsettiğim şekilde topraklarında Rus azınlıklar barındıran bu ülkelerin ayrılıkçı olarak gördükleri KKTC’yi tanımaları bugünkü koşullarda pek mümkün görülmüyor. Nitekim ülkemiz dışında dünyada hiçbir ülkenin KKTC’yi meşru bir devlet olarak tanımadığını hatırlatmakta gerek yok.
Türk devletlerinin bir dünya teşkil ettiğini söylemek mümkün değil. Aslında merkezi İstanbul’da bulunan Türk Devletleri Teşkilatı Sekretaryası’nın web sayfası incelendiğinde ticareti kolaylaştırmak gibi faaliyetleri olduğunu görmek mümkün. Gerçi tüm bu ülkelerin ayrıca İran ve Pakistan’ın da üye olduğu ve merkezi Tahran’da bulunan Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO) da benzer hedef ve faaliyetlerde bulunuyor. Bunların katma değerinin ne olduğunu bilmek konuları yakından takip eden uzman olmayınca pek kolay değil.
Ortak bir dil etrafında kurulmuş başka teşkilatlar da var. İlk akla gelenler Fransızca, İspanyolca ve Portekizce konuşan ülkelerin kurdukları ve daha ziyade kültürel bağları güçlendirmeyi hedefleyen faaliyetlerde bulunan yapılanmalardır. Bunların siyasi bir ağırlığı hatta iddiası olduğunu söylemek mümkün değil. Yıllar önce bir uluslararası görevdeyken Portekizce konuşan ülkeler teşkilatının Lizbon’da yaptığı bir toplantıya -tabii İngilizce- bir konuşma yapmaya davet edilmiştim. Orada Portekiz ile kendisinden kat kat büyük Brezilya arasında çekişmeye varan tartışmaları biraz gülümseyerek izlediğimi hatırlıyorum. Fransızca konuşan ülkelerin de ortak bir siyasi rol oynamaları farklı öncelikleri nedeniyle mümkün değil. Bunlardan ayrı olarak Arap Ligi’nin 22 üyesinin dahi ortak dillerini diğerlerinden farklı olarak kolonyal geçmişlerinden almamış olmalarına rağmen ortak bir hedefleri olmadığı, hatta bir kaçının birbirileriyle açık veya gizli savaş içinde oldukları malum.
Türk dünyası: İşbirliği olanakları araştırılmalı
Türk devletlerinin bir handikabı da yukarıda izah etmeye çalıştığım şekilde ortak dillerinin bulunmaması. Sanırım bir özellikleri de Sovyet/Rus ağabeylerinin tahakkümünden kurtulduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin gölgesinin altına girmek istememeleridir. Dili bizimkine en yakın olan Azerbaycan’ın dahi ülkemizden ithal ettiği televizyon dizilerinin ancak Azerice dublajları yapıldıktan sonra yayınlanmasına izin verdiğini duymuştum.
Dolayısıyla beklentilerimizin sınırlı, iddialarımızın da ona göre çok yüksek olmaması, imkân ölçüsünde işbirliği olanaklarının araştırılması, ancak bu ülkeler arasında bir birlik kurmanın mümkün olmadığı bilincinin de muhafaza edilmesi sanırım takip edilecek en sağlıklı yoldur. Ve tabii Türk devletlerinin hiçbirisinin demokrasiyle yönetilmemesi, hatta bir kısmında iktidarın babadan oğula geçmekte olması nedeniyle demokrasiye susamış halkımız için heveslenecek bir örnek teşkil ettiklerini söylemek mümkün değildir.














