Avrupa Parlamentosunun (AP) son Türkiye raporu 17 Haziran’da 381 olumlu oya karşı, 107 olumsuz ve 171 çekimser oyla kabul edildi. 720 üyeli Parlamentonun sadece yarısından biraz fazlası karara olumlu oy verse de Parlamentonun görüşü olarak kayda geçti. Parlamento kararlarının tavsiye niteliğinde olması, doğrudan uygulanma özelliğinin bulunmaması, ülkemizdeki yorumcular tarafından vurgulandı. Bu doğru tabii. Ancak günün birinde AB ile ilişkilerimiz normalleşme yoluna girip, üyelik, hatta Gümrük Birliği modernizasyonu veya vizelerin kalkması gibi olumlu bazı gelişmeler meydana gelecek olursa, Parlamentonun onayı gerekecektir.

Tabii Parlamentoyu hakarete varan eleştiri yağmuruna tutanların 2004 yılında ülkemizin katılma müzakerelerine başlama kararını nasıl alkışladığını ve bunun ülkemizde bir gurur kaynağı yarattığını unuttukları görülüyor.
Aslında AP’nin Türkiye kararları ve onların dayandırıldığı Avrupa Komisyonunun yıllık Türkiye raporları özellikle katılma müzakerelerinin askıya alındığı 2018 yılından bu yana ülkemizde ilgi uyandırmaz oldu. Belki ilişkilerin normalleşmesi konusunda bir ışık tutmamaları, daha doğrusu bu noktaya varılabilmesi için gereken ve Parlamentonun işaret ettiği adımların iktidar tarafından atılmaya yanaşılmaması, ayrıca kamuoyumuzun anlaşılır sebeplerden dolayı dikkatini gittikçe içeriye çekmesi AB kaynaklı belgelere eskisi kadar ilgi gösterilmemesinin izahı sayılabilir. Dışişleri Bakanlığı tek taraflı ve yanlı olduğunu iddia ettiği bu belgeleri ve içeriklerini reddeder, hatta bir dönemde yazı ekinde iade etmeye kadar giderdi. Bu anlamsız hareketten sonraları vazgeçildiğini sanıyorum.
Bu sefer ilgisiz davranılmadı. Karar kabul edildikten sonra küçük bir kıyamet koptu. İktidar medyası ve birçok siyasetçi, kararı yerden yere vurdu, doğru veya yanlış her türlü iddia öne atıldı, hakaretler bol miktarda savruldu. Bunun tek nedeni kararda ülkemizde yaygın insan hakları ihlallerinden sorumlu görülen, başta Adalet Bakanı olmak üzere tüm yetkililere karşı mal varlıklarının dondurulması gibi yaptırımlar alınmasının önerilmesidir. Tabii bu kişilerin AB ülkelerinde mal varlığı olup olmadığını bilmiyoruz. Zaten bu kararın, haklı olarak hatırlatıldığı gibi, otomatik uygulanma durumu yok. Komisyon ve Konseyin bu konuda tedbir alacaklarını sanmıyorum. Ancak hoş olmayan bir Türk bakanının, insanlığa karşı suç işlemekle itham edilen Rus, İsrailli vs. gibi yetkililerle aynı sepete konmasıdır. Üstelik bundan on beş yıl kadar önce AB görevim sırasında zamanın Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in, başta Karma Parlamento Komisyonu (KPK) olmak üzere AB kurumlarına verdiği önemi, hatta KPK üyesi Avrupalı Parlamenterleri benim de katıldığım Hatay’da bir toplantıya davet ettiğini hatırlayınca işlerin ne kadar geriye gittiğini bir kez daha, sanki gerekiyormuş gibi, görmüş oldum.

Dışişleri Bakanlığı dahil karara tepki gösterenler kararın ayrıntılarına girmeden yüksek perdeden buna saldırmayı tercih ettiler. Hatta Dışişleri Bakanlığı açıklamasında kararın ülkemizin “stratejik öneminin giderek arttığı dönemde mevcut olumlu gündemi gölgelemeyi” hedeflediği iddia edilmektedir. Tabii ilişkilerin her bakımdan buzdolabında olduğu mevcut dönemde olumlu gündemin ne olduğunu öğrenmek isterdim ama bu konuda bir açıklamaya gerek görülmemiş anlaşılan. Artan stratejik önemimize gelince kararın 59. paragrafı ülkemizin savunma ve güvenlik yeteneklerinden ziyade hukuk ve demokrasi eksikliklerine yer vermesini tavsiye etmek suretiyle stratejik önemimize pek de fazla güvenmememiz gerektiğini söylemektedir.
Kararın 65 paragrafının tamamını bu yazının boyutları çerçevesinde özetlemek haliyle mümkün değildir. Ben dikkatle okuduğum kararda bir tek maddi hataya rastladım. Barış akademisyenlerinden Sayın Hafize Öztürk Türkmen’in bayan olduğunun farkında olmayıp İngilizce erkekler için kullanılan “he” zamirini kullanmış kararı hazırlayanlar!
Kararın sağlam bilgilere dayandırıldığını maalesef kabul etmek gerekir. Örneğin, ülkemizin kurucu üyesi olmakla iftihar ettiği Avrupa Konseyinin 46 üyesi arasında İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) gündemindeki davalar sayısının en büyüğüne sahip olduğunu ve bunların mahkeme önündeki toplam dava sayısının 1/3’üne tekabül ettiğine dikkat çekiliyor. (Giriş Paragraf I) Kararda ayrıca basın özgürlüğü açısından ülkemizin 180 ülke arasında 159. sırada (Giriş paragrafı J), kadın-erkek eşitliği açısından 146 ülke arasında 135. sırada (Giriş Paragrafı K), ülkemizdeki tutuklu sayısının Aralık 2025’te 433.453’e vardığı, bunun bir rekor teşkil ettiği ve tutuklu sayısının yirmi yılda yedi kat arttığı da belirtiliyor. (Giriş paragrafı L) Karardaki bilgilere göre ülkemiz yolsuzluk sıralamasında da 180 ülke arasında 124. sıraya düştüğü de anlaşılıyor. (Giriş paragrafı M). Gönül isterdi ki kararı eleştirenler bu bilgi ve rakamları çürütmeye çalışsınlar. Ancak böyle bir teşebbüse rastlamadım. Bu yapılmadıkça da haliyle karardaki bilgiler Avrupa kamuoyu ve medyası açısından geçerliliklerini muhafaza ediyor.
Kararda ilgimi çeken bir husus da Türkiye’de sık sık şikâyet konusu olan ülkemizdeki demokratik gerilemeye AB yöneticileriyle üye ülkelerinin sessiz kalmasının AP tarafından da eleştirilmesi oldu. (Paragraf 7) Bu gerileme yüzünden ülkemizin genişlemenin hız kazandığı dönemde süreç içinde yer alamamasına da dikkat çekilmektedir. (Paragraf 10) Belki bu alanda kararın tek olumlu tespiti Terörsüz Türkiye girişimini desteklemesi, ancak bu konuda da insan hakları, demokratikleşme gibi alanlarla ilgili olarak uyarılarda da bulunmaktadır. (Paragraf 24-25)

Raporun ekonomik durumla ilgili bölümünde ekonomik durumun istikrara doğru ilerlediği, enflasyonun düşme yönünde olduğu, ancak hukuk alanında meydana gelen zayıflama ve erozyonun yatırımcı güvenini sarstığına da işaret edilmektedir. (Paragraf 27-28) COP 31’e ev sahipliği yapacak olan ülkemizin hâlâ kömür üretimi ile bunun elektrik üretiminde kullanılmasına verilen devlet destekleri eleştirilmekte, bu desteğin yenilenebilir enerjiye geçişi yavaşlattığı iddia edilmektedir. (Paragraf 33)
Raporun dış politika bölümü de pek iç açıcı değil. Haliyle Kıbrıs ve Yunanistan’la ilişkilerle ilgili tespitlere bizim katılmamız mümkün değil. Mavi Vatan tezinin uluslararası hukuka ve özellikle ülkemizin taraf olmadığı BM Deniz Hukuku Sözleşmesi kurallarına aykırı olduğu yeniden ifade edilmektedir. (Paragraf 37) Belki bu noktada Deniz Hukuku Sözleşmesinin AB müktesebatının bir parçası olduğu, dolayısıyla katılma müzakereleri yeniden başlayacak olursa bu sözleşmeyi karşımızda bulacağımızı ve Ege sorununu onun çizdiği çerçevede çözmek zorunda kalacağımızı hatırlatmak uygun olur. Gerçi Türkiye’nin AB üyesi olduğu durumda, Ege sorunu, hatta Kıbrıs sorunu büyük ölçüde kendi kendilerini çözmüş olacaktır.
Raporun İran ile Rusya ile ilişkileri konulu paragraflarında ülkemizin bu konularda AB ile farklı bir çizgide hareket ettiğine dikkat çekilmekte, genelde dış politikamızın AB’ninkinden epeyce ayrıştığı, oysa aday ülkelerden uyumlaştırmalarının beklendiği de hatırlatılmaktadır. Bunlar tabii daha önce defalarca dile getirilmiş hususlardır.

Gönül isterdi ki, bu karar ve onun dayandığı 2025 Komisyon raporu üzerine ciddi bir çalışma yapılmış olsun. O zaman adı İlerleme Raporu olan ilk Komisyon Raporu yayınlandığında Dışişleri Bakanlığında AB Genel Müdürüydüm. Rapor ilk elime geçtiğinde bana profesyonelce yazılmış gibi geldi. Arkadan raporu bütün ilgili kurumlara görüşlerini ve olabilecek eleştirilerini almak için göndermiştik. Elde tutulur bir eleştiri gelmedi. Bazı kurumlar planladıkları reformlara raporda yer verilmediğini belirtince, ben de kendilerine raporun mevcut durumu tarif ettiğini, planladıkları reformlar gerçekleştiği takdirde bunların müteakip yılki rapora yansıtılacağına şüphe olmadığını söylediğimi hatırlıyorum. Nitekim ilk önce aday, sonradan da müzakere eden aday statüsünü kazanmak konusunda ciddi bir iradenin bulunduğu o dönemde tüm kurumlar mevzuat ve uygulamasını AB standartlarına uyarlamak için azami gayret harcıyorlardı. Tabii ilk rapordan tam 28 yıl sonra o noktanın bir hayli gerisinde olduğumuzu, başka ülkelerin bizi habire solladığını, AB’den uzaklaştıkça ülkemizde demokrasi, hukuk, ekonomi vs. kötüye gittiğini görmek bende büyük bir üzüntüye yol açıyor. Gözle görülür bir zaman içinde bu cendereden çıkmayacağımız açık. Keşke bugünkü bürokratlar da benim zamanımdaki gibi AB kaynaklı Türkiye rapor ve kararları önlerine koyup onlarda işaret edilen eksiklerimizi tamamlamak için işe sarılsalardı. Ancak yapılan açıklamalarda bunun işaretini görmüyorum. Bunun zararını da talihsiz halkımız yaşıyor. Kimin umurunda?














