Sakinler Apartmanı, İstanbul’un isli puslu göğüne yaslanmış, yaşlı bir devdi. Duvarları sadece rutubetten değil, yıllardır emdiği dedikodulardan ve boş vaatlerden ötürü kabarıp durmuştu. Sakinler Apartmanı’nda ne zaman bir yönetim kurulu toplantısı olsa, kalorifer petekleri garip bir tınıyla mırıldanmaya başlardı. Asansör desen, geçmiş yönetimlerin kehanetlerini sürekli fısıldar; bodrum katındaki eski kazan dairesi ise, siyasi ittifaklar kurulurken hafifçe inlerdi. Aralarında garip bir bağ vardı sanki.
Nuri Bey, apartmanın ezelden beri “yöneticisi”, cebinden hiç eksik etmediği gül kokulu lokumlarıyla bilinirdi. Doğrusu bu lokumların sırrını pek az kişi bilirdi: Her biri, atalarından kalma bir tılsımla yoğrulmuştu. Nuri, lokumunu ağzına atıp çekiştirmeye başladığında etrafa hafif bir şeker ve karanfil kokusu yayılır, dinleyenlerin keskin muhalefet damarları alabildiğine gevşer, “Acaba gerçekten de aidat zammı şart mıydı?” diye usulca düşünmeye başlarlardı. Yanında daima duran Fethi Bey ise bıyıklarını sıvazlarken hafifçe gülümserdi: “Tabii şart”… Bıyıkları, apartmanda bir “hainlik” olduğunda diken diken olur, kendilerine destek çıkan bir dayanışma haberi geldiğinde ise kendi kendine kıpırdardı. Bu ikisinin elli yıllık eşlerinden korkmaları ise bambaşka bir hal, hatta büyüydü: Evlilik yüzükleri, ne zaman eve dönmeleri gerektiğini hatırlatan sıcak bir sızıyla yanıp sönerdi.
Gelelim Lale’ye… Bu yıl Lale ve arkadaşları, “Değişim” adını verdikleri genç bir enerjiyle ortaya çıktı. Yanlarında getirdikleri ışıklı pankartlar apartmanın kadim loşluğuna meydan okurcasına parlıyordu. Ama onların en büyük kozu, şu “bizim” yaşlı Acar’dı. Acar Amca’nın gözlük camları, apartmanın geçmişine dair sisli silüetler gösterir; ne zaman eski günleri anmaya kalksa, avuçlarından mavimsi bir toz bulutu yükselir, etrafa “bakın ben neler neler yaptım” diye hüzünlü bir nakaratı mırıldanırdı.
Nuri, bu tehdidi bertaraf etmek için Fethi’yi yine apartman boşluğuna, konuşan asansörün yanına çağırdı. Asansör, bu tür gizli buluşmalara alışkındı; hemen bir üst kata çıkıp, kendini bakımda gösterdi. Nuri ağzındaki lokumu bir o yana bir bu yana çekiştirirken, Fethi’nin bıyıkları usulca titreşiyordu.
“Acar’ı yanımıza çekeceğiz,” dedi Nuri “başka çare yok”. Sesi, kalorifer borularında uğuldayarak yankılandı. “Gönlüne girecek bir anahtar var elimizde.” Avucunu açtı; içinde küçük, paslı bir bahçe anahtarı parıldıyordu. Anahtarın sapında minik bir gül motifi vardı ve hafif hafif toprak kokuyordu. Bu, efsunlu diye bilinen “Bahçenin Önemli Sorumluluğu” anahtarıydı. Onu eline alan kişi, bir anda kendini apartmanın en hayati meselesinin çimlerin biçilmesi, güllerin budanması ve mangal sırasının düzenlenmesi olduğuna inandırmaya başlardı. Apartman ölçeğinde muazzam bir tılsım!

Baktı ki olmayacak Nuri, Acar’ı çay bahçesine davet etti. Masada kendince demlenen bir çaydanlık ve fırından yeni çıkmış izlenimi veren çıtır çıtır simitler vardı. Acar’ın gözlük camlarında ise eski genel kurulların hayaletleri. Nuri anahtarı masaya koyduğu anda, bahçedeki bütün güller başlarını usulca masaya doğru çevirdi. Acar’ın parmakları istemsizce anahtara uzandı; olan olmuş avuçlarından yayılan mavi toz bu sefer gül pembesine dönmeye başlamıştı.
“Bu sorumluluk,” dedi Nuri lokumunu çekiştirerek, “ancak senin gibi apartmanın hafızası olan birine emanet edilebilir.” Fethi hemen atıldı, bıyıkları zaferle kabarmıştı: “Bahçe bizim bahçemiz, gül apartman meselemiz!”
Acar sanki başta direndi. “Ben prensiplerimden ödün vermem” cümlesi dudaklarından dökülürken, apartmanın bütün posta kutuları bir an için açılıp kapandı; asansör şaşkındı, derken kuşkulu bir rüzgâr esti koridorlarda. Ama iş burada bitmedi. Nuri haftalarca Acar’ın kapısına anahtarın tılsımıyla yüklü notlar bıraktırdı. Fethi, bıyıklarının aldığı titreşimlerle saygı duruşundaydı. Acar her notu okuduğunda, kapı pervazındaki eski çatlaklar biraz daha genişliyor, evin içine bahçedeki puslu güllerin kokusu doluyordu.
Nihayet toplantı günü geldi çattı. Salon, ışıklı pankartların solgun ışığıyla titreşirken, Acar aniden yerinden kalktı. Gözlük camlarında artık sadece bahçenin büyülü bir yansıması, yemyeşil çimler ve kırmızı güller vardı. Adımlarını Nuri’nin masasına doğru atarken, bastığı her yerde parkeler hafifçe çiçekleniyor, küçük papatyalar fışkırıyordu. Bu esnada Nuri, bahçe anahtarını Acar’ın avucuna bırakıverdi. O sırada salon bir alkış sesiyle inledi! Aslında alkışlayan kimse yoktu, ses kalorifer peteklerinden geliyordu.
Nuri zafer konuşmasını yaparken, sesi apartmanın bütün dairelerine güllü bir hoparlörden yayılırcasına doldu: “Bazıları apartmanı bölmek istedi, ama biz çiçekleri soldurtmadık. Bahçe emanetimiz, sorumlu başımızın tacıdır.” Fethi heyecanla ekledi: “Çok şükür. Bu seçimi de kazandık!” Acar ise devam ediyordu: “Ben aslında hep bu apartmanın menfaatini düşündüm,” diye mırıldandı. “Bahçe ortak payda. Tarih beni güllerin yanına yazacak.”
O günden sonra Sakinler Apartmanı’nda zaman tuhaf bir döngüye girdi. Nuri’nin lokumları tükenmek bilmiyor, Fethi’nin bıyıkları her yeni ittifak söylentisinde farklı bir yöne kıvrılıyordu. Acar, her sabah bahçeye çıkıp büyülü tırmığıyla toprağı havalandırıyor; topraktan gül yerine hep aynı solgun laleler fışkırıyordu. Lale ve arkadaşları ise apartmanın çatı katında “yahu biz kazanmıştık aslında” diye söylenirken, Nuri bir alt kattan sesleniyordu: “Demek daha çok muhalefet edeceksiniz ha; o halde aidatı yüzde elli daha zamlayalım Fethi! Zaten lokum fiyatlarına da zam geldi…”
Böylece apartman, bildik düzeninde salınmaya devam etti. Yalnız şu asansör… Gıcırdayıp duruyor, her sabah aynı katlarda durup “ey ahali değişim çok yakın, az kaldı” diye fısıldıyor ama artık buna kimse inanmıyordu.
Kim niye inansaydı ki bir asansöre…














