Çerçeve yasa henüz kanunlaşmadı, bu nedenle konuşmak için biraz erken ama muhtemelen kanunlaşacak. Tasarı hakkındaki ilk intibam şu:
Taslak tamamıyla “Türklerin hassasiyetlerine” göre hazırlanmış, “Kürt hassasiyeti” ise tamamıyla yok sayılmış ve dışlanmış.
Verilen intibanın, “Devlet, PKK’nın taleplerinin hiç birisine itibar etmedi. PKK’yı teslim olmaya ikna etti” biçiminde olmasına büyük bir özen gösterilmiş. Bu nedenle, “Son ve en uzun Kürt ayaklanması yenilgi ile sonuçlanmıştır” cümlesini kuranların, “PKK, hiçbir karşılık almadan teslim olmuştur” diyenlerin veya “50 yıllık savaşın tek kazancı, ‘ceza infaz ertelemesi’ ve 3-10 yıl arası suç tekrar işlenmezse ‘Ceza iptalidir’, 50 yıl bunun için mi savaşıldı?” diyenlerin sesleri çok gür çıkacak.
Taslak metin çok açık! Ortada olan bir af yasası bile değil! Onun çok gerisinde ve bu nedenle yukardaki cümleleri kuranlara karşı kullanılacak bir argüman yok gibi duruyor! Sonuçta, Öcalan ve onun yeni çizgisine itirazsız onay veren PKK’nın çok büyük bir risk aldıklarını söyleyebiliriz. “Niçin içinde af bile olmayan ve görüşmelere dayalı ‘onurlu bir barıştan’ çok uzak, tek yanlı bir teslimiyeti kabul ettiniz?” eleştirisine cevap vermekte oldukça zorlanacaklardır.
Elbette verebilecekleri bazı cevapları var: “Savaştık, ancak bu kadar oldu, iyisini biliyorsanız, silahlı mücadeleye sizler devam edebilirsiniz” diyebilirler.
Ya da: “Savaştığımız sürece, yarattığımız fırsatlardan yararlanıyordunuz, ağzınızı bıçak açmıyordu! Paşa paşa bizlere itaat ediyordunuz! Şimdi sizlere sunduğumuz imkanların da ortadan kalkmasının verdiği hoşnutsuzlukla, koşulsuz silah bıraktığımızı ileri sürüp, bizim ‘otoriter’, ‘tek lidere itaat eden’ yapımızı keşfediyor ve aleyhimize kalem oynatıp duruyorsunuz! Oysa, şu konuşmaları yapmanızı bile bizim silah bırakmamıza borçlu olduğunuzu göremiyorsunuz.” (Duran Kalkan, Ruşen Çakır ile röportajında bu yönde üstü örtülü epey söz sarf etti.)
Evet, bunlar belki PKK çevreleri açısından iyi polemik cümleleri ama “yenilgi” gerçeğinin üstünü kapatmaya yetmiyor. Yukardaki “Türk hassasiyetleri” ekseninde örülmüş tabloyu değiştirmiyor.

Gerçekten yenilgi mi?
Yukarda özetlediğim, söz konusu olan “Yenilgidir, teslimiyettir, af bile elde edilememiştir. Onur bile korunamamıştır” tezlerini savunanların ihmal ettikleri önemli bir husus var.
Şu anki “yenilmişlik-teslimiyet” görünümü durumu birkaç ay sonra değişebilir veya değişeceği kesin gibi duruyor. Çünkü, yeni bir Anayasa’nın gündeme geleceği biliniyor. Öcalan’ın yeni Anayasa taslağını gördüğü ve onay verdiği de yaygın bir söylenti. Mevcut Anayasa’nın giriş kısımlarının değişip değişmeyeceğini bilemiyoruz ama Anayasa’nın “Türk vatandaşlığı” ibaresinin kaldırılacak olması kesin gibi. Zaten, AKP ve MHP’nin Meclis komisyon raporlarını okuyanlar bu değişikliğin farkındadırlar. YENİ Parti’nin bu değişikliğe “Hayır” deme ihtimali de çok zayıf. Parti programları bu konuda çok açık.
Öcalan ve PKK, bu Anayasa tartışmalarını ve vatandaşlık tanımının değiştirilecek olmasını bir “başarı” olarak sunabilirler ve sunacaklardır da. Tezleri basit olacak:
“Devlete Kürt realitesini kabul ettirdik. İsyanımız, Kürtlüğün inkarına, zorunlu asimilasyona karşı idi ve şimdi bu mücadelemizin sonucu, inkâr sona erdi ve Kürt gerçekliği Anayasaya girdi.”
Bu yeni bir kurucu misyondur. Bahçeli’nin, yeni bir Türk-Kürt birlikteliğinden söz etmesi de bu misyonu çok açık izah etmektedir. Dolayısıyla, bir yenilgi değil, yüz yıllık Cumhuriyet tarihinde yeni bir dönemin eşiğindeyiz.
“Kâr-zarar” eksenli tartışmalar ve ötesi
Yukardaki tartışmayı, “kâr-zarar” eksenli tartışmalar olarak tanımlamak isterim. “Zarar” hanesini öne çıkartanlar, süreci “yenilgi-teslimiyet” olarak okuyacaklar. “Kâr” hanesini öne çıkartanlar ise, silahların susmasının büyük faydalarını sayacaklar ve Anayasa tartışmalarını öne çıkartacaklardır.
Konuya “Kâr-zarar” hesabı dışında yaklaşmak mümkün mü? Evet mümkündür. Bu da yukardaki “Kâr-zarar” kavgasını ortak bir yerden okumakla olabilir. Bu ortak nokta şudur:
Yukardaki taraflar adını açıkça koymadıkları bir hususta büyük bir anlayış birliğine sahiptirler.
Her iki taraf da 50 yıllık silahlı mücadeleye, bazı kusurları olsa bile, doğru ve hayırlı bir iş olarak bakmaktadırlar. Tartışmaların ana ekseni ise, “iyi, zorunlu ve kaçınılmaz olan silahlı mücadelenin, a) teslim olunarak mı; b) Kürt realitesini kabul ettirerek mi bitirildiği” üzerinedir.
Oysa ana sorun bu ortak mantıktadır: 50 yıllık silahlı mücadeleyi olumlayıp, sonuçlarının ‘iyi mi kötü mü’ olduğu üzerine yapılan tartışma bir başka büyük gerçekliğin üstünü örtmektedir.
Devletin ve PKK’nın 50 yıllık savaşla bu toplumda yarattıkları yıkım.
Yıkım ve bu yıkımın hesabını vermek!
“Kâr-Zarar” tartışması yapanların hiç yapmayacakları, akıllarına bile gelmeyecek bir tartışmadır bu.
Önerdiğim bakış, “silahlı mücadeleye” çok eleştirel bakmaktadır. Ve YIKIM üzerine konuşulmadan gelecek üzerine konuşulamayacağını ileri sürmektedir.
Toplumca yapılması gereken, devleti ve PKK’yı da bu 50 yıllık yıkım konusunda tartışmaya davet etmektir.
Yıktıklarımızı bilemezsek, neyi nasıl kuracağımızı da bilemeyiz!
Yeni Cumhuriyet’in eşiğinde
Meseleye ‘teslimiyet ve yenilgi’ perspektifinden bakanların göremedikleri çok önemli bir olgu daha var. Boyutları henüz bilinmeyen yeni bir Kürt-Türk birlikteliğinin eşiğindeyiz. Daha doğru bir deyişle, Cumhuriyet’in 1920 koalisyonu yeniden inşa edilmektedir. Ve bu anlamda yaşananı “100 yıllık yanlışlığın düzeltilmesi” olarak okunmak yanlış olmayacaktır.
Kısaca hatırlatmakta fayda vardır: Kurtuluş Savaşı (veya Millî Mücadele) denilen şey, esas olarak üçlü bir sac ayağına dayanıyordu. Seküler-Modern-Batıcı Türkler; İslamcı-Muhafazakârlar ve Kürtler. Bu stratejik ortaklık iki önemli hedefe sahipti: “Hilafet ve Saltanat rejimini esaretten kurtarmak” ve “Anadolu’daki Rum ve Ermeni tehdidini ortadan kaldırmak!”
Merak edenler, Amasya tamiminden başlayarak, Erzurum, Sivas kongre kararlarına, Ankara Meclisinin kabul ettiği yeminlere tekrar bakabilirler.
Bu üç kesimin, 1919-1923 dönemindeki ortak ideolojisi ise İslam milliyetçiliği idi. Ama kuvvetli anti-emperyalist söylemle de zenginleştirilen bu İslam milliyetçiliği, Lozan’la birlikte yerini yalın ve seküler Türk milliyetçiliğine bırakmaya başladı.
Mustafa Kemal önderliğindeki seküler Türk milliyetçileri, 1919-1923 dönemindeki ortaklarını terk ettiler. Takip eden yıllarda bu ortaklar büyük zulümler yaşadılar.
İslami-muhafazakâr çevreler iktidardan uzaklaştırılmakla kalınmadı; bu kesimlerin en büyük talebi olan Hilafet ve Saltanat rejimi de yok edildi. Tüm bir dönem boyunca Kürtlere, mücadelenin ‘Türk-Kürt kardeşliği ekseninde verildiği’ söylenmiş ve kendilerine defalarca otonomi sözü verilmişti.
Bunların hepsi unutuldu. Verilen sözlerin gerçekleştirilmesi için harekete geçen Kürtler ise ezildiler.
AKP iktidarı, Seküler-Batıcı-Modernist Türk milliyetçiliğine karşı İslami-Muhafazakâr çevrelerin bir zaferi idi. Şimdi yaşananlar ise Cumhur Koalisyonunun, uluslararası koşulların da dayatmasıyla Kürtleri 1920’lerde kaybettikleri iktidara yeniden davet etmesidir. Bir anlamda 1920 koalisyonu yeniden kurulacak gibi görünüyor. Yeni Anayasa, bu yeni koalisyonun bir simgesi olarak devreye girecek.
Seküler Türk milliyetçileri de fazla bir seçeneğe sahip değiller ve sürece esas olarak destek verecekler gibi gözüküyorlar.
Yeni Cumhuriyet ve yıkımlar üzerine konuşmak
Yeni bir Türkiye’nin eşiğindeyiz. Ama unuttuğumuz bir husus var. Eğer bu tartışmaları yapan tüm kesimler gerçekten demokratik, insan haklarına saygı duyan, özgür bir Cumhuriyetten yana iseler, 1918-1923’ü ve son 50 yıllık ‘Kürt ayaklanmasını’ sadece bir zafer olarak okumaktan vazgeçmelidirler.
Bu dönemleri ‘zaferler’ olarak okumak, yıkımları görmemek geleceğimizin önündeki en büyük engeldir.
50 yıllık savaşı da 1919-23’ü de sadece ‘Kâr-Zarar’ ikileminde tartışmak ve büyük zafer olarak sunmak, kaybettiklerimizi anlamamıza engel olacaktır. Unutmayalım, bu topraklarda yaşanmış acılar, yıkımlar üzerine konuşmak demokratik bir geleceği kurmanın ön şartıdır.














