Mete Kaan Kaynar yazdı: Duran Kalkan röportajından izlenimler

Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Haber Koordinatörü Kaya Heyse, PKK’nın kurucu kadrosundan ve en kıdemli yöneticilerinden Duran Kalkan’la röportaj yapmak üzere Kandil’e gittiler. Duran Kalkan’ın anlattıklarının bende yarattığı kasveti, iç sıkıntısını, hayreti, şaşkınlığı ve moral bozukluğunu saymazsak —gerçekten ama gerçekten— muhteşem bir gazetecilik başarısıydı. Kalkan’ın çok şey anlatıp hiçbir şey söylemediği bu röportajı dinledim, notlarımı aldım.

Röportaj boyunca Duran Kalkan’ın üzerinde özellikle durduğu konulardan biri, Türkiye’deki sol, sosyalist ve demokratik çevrelerden beklentileridir. Kalkan’a göre Türkiye toplumunda “…aşırı derecede şoven, milliyetçi yaklaşımlarla doldurulmuş” bir bilinç bulunuyor. Sol ve sosyalist çevreler ise bu bilincin kırılması ve Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın Türkiye’nin demokratikleşmesi bakımından taşıdığı anlamın topluma anlatılması konusunda yeterince etkili olamamıştır. Kalkan, söz konusu çevrelerin süreci daha güçlü biçimde sahiplenmelerini ve bunun yalnızca Kürtlerle veya PKK ile ilgili değil, Türkiye’nin demokratikleşmesine yönelik kapsamlı bir hamle olduğunu anlatmalarını istiyor.

Kalkan’ın Türkiye soluna yönelik eleştirisi bununla sınırlı değil. Kimi sol anlayışları dar, iktidar merkezli ve devletçi olmakla suçluyor; solun siyasal hesaplara ve devletin atacağı adımlara odaklanmak yerine daha toplumcu bir çizgiye yönelmesi, halkın iradesine ve toplumsal mücadeleye dayanması gerektiğini savunuyor.

Sol, sosyalist ve demokratik çevrelere aynı zamanda bir tür köprü görevi yüklüyor. PKK’nın doğrudan ulaşamadığı Orta Anadolu, Karadeniz, Marmara ve Ege’deki işçilere, köylülere ve diğer emekçi kesimlere ulaşılmasında sol kamuoyunun, aydınların ve basının daha etkin rol üstlenmesini istiyor. Bu kesimlerin PKK’yı ve düşüncelerini gerçekten tanımaları hâlinde harekete bütünüyle karşı çıkmayacaklarına inanıyor. Bu nedenle sol çevrelerin Kürtlerle dostluk ve kardeşlik düşüncesini Türkiye toplumuna taşımasını bekliyor; bu görevin yalnızca Kürt hareketine değil, Türkiye’nin demokratik çevrelerine, basına ve aydınlara da düştüğünü belirtiyor.

Bununla birlikte Kalkan, sol ile Kürt hareketi arasındaki ideolojik farklılıkların ortadan kaldırılmasını istemiyor. Farklılıkların özgür ve yoldaşça bir tartışma ortamında konuşulabileceğini, fakat bunların siyasal ittifakların önüne geçmemesi gerektiğini savunuyor. Kapitalizme karşı mücadele, demokrasi, kadın özgürlüğü, ekoloji ve genel olarak Türkiye’nin demokratikleşmesi, ona göre birlikte hareket edilebilecek başlıca alanlardır. Bu iş birliği çağrısını tarihsel bir süreklilik içine yerleştirerek PKK’nın, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve İbrahim Kaypakkaya’nın temsil ettiği 1971 devrimci hareketinin içinden doğduğunu ve bu mirasa bağlı kaldığını ileri sürüyor. Ancak bu bağlılığın aynı yöntemleri sürekli tekrarlamak değil, değişen koşullara uygun yeni mücadele biçimleri geliştirmek anlamına geldiğini düşünüyor.

Kalkan’ın röportajında geniş yer verdiği bir diğer mesele, demokratik siyasetten ne anladığı ve bu yeni siyasal düzen içinde Öcalan’ın, örgütün ve örgüt mensuplarının nasıl bir rol oynayacağıdır. Kalkan’ın demokratik siyasetten kastettiği, örgüt yöneticilerinin mevcut partilerden birine katılmasıyla sınırlı değildir; daha kapsamlı bir toplumsal, siyasal ve zihinsel dönüşümü ifade eder.

Bu dönüşümün başlangıç noktası, PKK’nın gerçekleştirdiğini söylediği stratejik değişikliktir. Örgütün Türkiye’ye karşı silahlı mücadele stratejisini sona erdirdiğini ve mevcut kongre kararları geçerli kaldığı sürece Türkiye’ye karşı silahlı eylem gerçekleştiren bir güç olmayacağını belirtiyor. Bunu geçici bir ateşkes değil, stratejik bir yön değişikliği olarak tanımlıyor: “Mevcut kararlılıkla biz Türkiye’ye karşı silahlı eylem yapan güç olmayacağız; durdurduk bunu, bu stratejiyi sona erdirdik.” Bundan sonraki hedefin demokratik siyasetin önünün açılması ve hareketin siyasal mücadele yoluyla bu sürece katılması olduğunu söylüyor.

Ancak örgütün fesih kararı alması, Kalkan’a göre örgüt mensuplarının kendiliğinden ortadan kalkması anlamına gelmiyor. “Bu insanlar buharlaşmıyor” diyerek örgütün insanlardan meydana geldiğini, bu insanların bir kenara atılamayacağını ve örgütün zamanla kendiliğinden dağılıp yok olmasını beklemenin gerçekçi olmadığını vurguluyor. Örgütün ancak uygun hukukî ve siyasal koşullar altında değişip dönüşebileceğini savunuyor.

Bu bağlamda entegrasyonun yalnızca tek tek örgüt mensuplarının mevcut düzene katılması biçiminde anlaşılmasına itiraz ediyor. Demokratik entegrasyonu, farklı toplumsal ve siyasal birimlerin birbirlerini kabul etmeleri temelinde yeni bir ortaklık kurmaları olarak tanımlıyor. Dağda veya gerillada uzun yıllar geçirmiş kişilerin eğitim ve hazırlık süreçlerinden geçebileceklerini kabul ediyor; ancak bunun kimliklerinden ve siyasal haklarından arındırılarak yapılmasına karşı çıkıyor. Bu insanların kendi kimlikleriyle örgütlenme ve demokratik siyaset yapma haklarına sahip olmaları gerektiğini, aksi durumda mevcut Türkiye mevzuatının onlara sunabileceği tek yerin hapishane olacağını ileri sürüyor.

Kalkan’ın tasarladığı dönüşümün merkezinde Abdullah Öcalan bulunuyor. Öcalan’ı yalnızca sürecin düşünsel mimarı değil, alınan kararları fiilen uygulatabilecek yegâne otorite olarak konumlandırıyor. PKK’nın kongresini toplayarak fesih ve silahlı mücadeleyi sona erdirme kararlarını alabileceğini, fakat bu kararların bütün kadrolara kabul ettirilerek uygulanmasını kendilerinin gerçekleştiremeyeceğini söylüyor. “Önder Apo’nun dışında hiç kimse karar aldırtamaz PKK’ye; hele hele böyle bir süreçte bu savaşçı gücü ikna edemez.” ifadesiyle Öcalan’ın örgüt içindeki belirleyici konumunu vurguluyor.

Bu nedenle sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan’ın yalnızca İmralı’dan mesaj ileten bir aktör olarak kalmaması, serbestçe iletişim kurabilmesi ve siyaset yapabilmesi gerektiğini savunuyor. Öcalan’ın yirmi beş yıllık süreyi tamamladığını ve bundan sonraki durumunun hukukî zorunluluktan çok siyasal tercihe bağlı olduğunu ileri sürüyor. Onun siyaset yapmasının önündeki temel engelin hukuk değil, siyasal irade olduğunu düşünüyor; basının İmralı’ya gidebilmesini ve Öcalan’ın Türkiye kamuoyuna doğrudan seslenebilmesini de talep ediyor.

Kalkan, Öcalan’ın ve örgüt yöneticilerinin demokratik siyasete katılmasının Türkiye’yi zayıflatacağı düşüncesine karşı çıkıyor. Tam tersine, kendilerinin siyaset yapmasının Türkiye ve Ortadoğu demokrasisini güçlendireceğini savunuyor. Herhangi bir makam veya özel ayrıcalık değil, demokratik siyaset yapabilecekleri hukukî ve siyasal koşullar talep ettiklerini belirtiyor. Bu süreci taraflardan birinin kazanıp diğerinin kaybedeceği bir mücadele değil, herkesin demokratik siyaset aracılığıyla kazanabileceği bir kazan-kazan ilişkisi olarak tanımlıyor.

Bunun için yasal zeminin de uygun biçimde hazırlanması gerektiğini söylüyor. Çıkarılması beklenen yasanın devlet tarafından hazırlanıp örgütün önüne konulmasına karşı çıkıyor; içeriğinin ve hazırlanma yönteminin de önemli olduğunu vurguluyor. Taslağın İmralı’ya iletilmesini, Öcalan’ın görüşünün alınmasını, bu görüşlerin örgüte ulaştırılmasını ve örgütün değerlendirmesinin yeniden sürece dâhil edilmesini istiyor. Dolayısıyla demokratik siyasete geçişi, devletin tek taraflı olarak belirlediği bir teslim veya rehabilitasyon programı değil, İmralı üzerinden yürütülecek istişarelerle şekillenecek ve yasal düzenlemelerle güvence altına alınacak bir dönüşüm olarak tasarlıyor.

Sonuç olarak Kalkan’ın anlatısında demokratik siyaset, PKK’nın silahlı mücadele stratejisini terk ederek toplumsal ve siyasal bir harekete dönüşmesi, örgüt mensuplarının kimliklerini koruyarak demokratik hayata katılması ve Abdullah Öcalan’ın bu dönüşümü yönetebilecek siyasal hareket alanına kavuşması üzerine kuruluyor. Türkiye soluna ise bu sürecin dışarıdan gözlemcisi olmak yerine, şovenizmin kırılmasında, Kürtlerle Türkiye’nin emekçi kesimleri arasında bağ kurulmasında ve ortak demokratik mücadele alanlarının oluşturulmasında etkin bir özne olma çağrısı yapıyor.

duran kalkan ruşen çakır, Duran Kalkan röportajından izlenimler
Mete Kaan Kaynar yazdı: Duran Kalkan röportajından izlenimler

Duran Kalkan’dan hiçbir şey dersleri

Yukarıdaki özeti okuduysanız Kalkan’ın bir siyasal manifesto sunduğunu, kapsamlı bir demokratikleşme perspektifi ortaya koyduğunu, çözüm sürecine yönelik sosyolojik analizler yaptığını vb. sanabilirsiniz. Hakkını yemeyelim; yaklaşık 67 dakika süren ve 47 kere (röportaj boyunca ortalama her 1 dakika 25 saniyede bir) doğrudan ya da dolaylı olarak Öcalan’ın ismini andığı konuşmasında Duran Kalkan, yukarıda da ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığım gibi, çözüm sürecinden demokratikleşmeye, İsrail ve bölgesel dönüşümlerden İmralı–Kandil ilişkisine, kadın hareketinden ekolojiye, CHP ve sosyalist hareket eleştirilerinden Selahattin Demirtaş’a birçok konudan bahsetmektedir.

Bahsetti de ne söyledi derseniz, “Koskoca bir hiç!” Ruşen Çakır’ın Kandil’e gidip örgütün bu mühim ve kadim ismiyle röportaj yapması çok önemli bir gazetecilik başarısıdır diye boşa demiyorum: Çakır sayesinde öğrendik ki, Duran Kalkan’ın da —ve muhtemelen örgütün de— Öcalan’ın serbest bırakılması ve ona yasal siyaset imkânı tanınması dışında söyleyecek bir sözü, argümanı yok. Ekoloji, kadın hareketi, toplumsal siyaset, bölgesel çözüm sadece Öcalan’ın serbest bırakılması fikrini tumturaklı/janjanlı bir pakete sarıyor.

Yaklaşık 67 dakikalık röportajın özü, özeti şu: Öcalan’a siyaset imkânı verilecek ve “Önder Apo” da bir dokunuşla Kürt sorununu çözüverecek. Neden olmasın? Önder Apo’nun, Celile’nin Kana köyündeki bir düğünde, annesinin araya girmesi üzerine, taş testilerdeki suyu şaraba döndürmüşlüğü bile vardır; kaldı ki Kürt sorununu çözemesin.

Kalkan bir yandan “Türkiye ve Kürt siyasetini demokratik temele oturtmaktan, demokratik siyasetin önünü açmaktan” söz eder; diğer yandan, “Gerçekten bir barış istiyorsanız, bunun yolu İmralı’dan geçiyor, Önder Apo yapabilir.” der. Öcalan’ın yasa taslağıyla ilgili görüşlerini yazılı olarak ileteceğini, kendilerinin de görüş belirteceğini söyler.

Kalkan bir yerde “dar, iktidarcı, siyasi anlaşmalara dayalı yaklaşımlar”ı eleştirip “toplumun iradesi”ne vurgu yapar; ancak beş dakika geçmeden “Barışı, savaşanlar getirirler.” der, “50 bin şehit” verildiğini söyler ve “Önder Apo ile gerilla hakkında söylenen sözlerin birinci muhatabının bu şehitler olduğunu” belirtir.

Öcalan ile Öcalansız

Röportajdan anlıyoruz ki Kalkan’ın demokrasi dediği şey, Öcalan’ın düşündüğü, kendilerinin yaptığı, Kürt halkının alkışladığı bir seremoni. Röportajdan anlıyoruz ki Duran Kalkan’ın bundan öte bir vizyonu, perspektifi yok. Röportajdan alıyoruz ki Duran Kalkan üçüncü sınıf bir siyasetçi; acilen memlekete demokrasi gelmeli, acilen Kalkan milletvekili olmalı, acilen A Haber ya da TV100 stüdyolarına bir sandalye daha konulmalıdır.

Kürt sorunu bir demokratikleşme, bir toplumsal barış sorunudur

Elbette Öcalan önemli bir siyasî figürdür. Elbette adı sanı ne olursa olsun bütün hükümlü ve tutuklular, uluslararası hukukun tanıdığı bütün haklardan eksiksiz yararlanmalıdırlar. Elbette Öcalan da konuşmalı, yazmalı, söylemelidir; ancak unutmamak gerekiyor ki bir toplumsal barış sorununu Öcalan’a çözdürmek ayrı, Türkiye toplumsal barışı arar ve tesis ederken Öcalan’ın da düşündüklerini söylemesi ayrı kertelerdir.

Ne Kürtler ne de Türkler, şeflerinin arkasında saf tutan homojen avcı-toplayıcı kabilelerdir; Kürt sorunu bu şeflerin el sıkışmasıyla cumadan pazartesiye çözülüverecek bir sorun da değildir. Çözüm sürecini terörsüz Türkiye’ye indirgemek, bir güvenlik sorununa ya da bir bölgesel soruna indirgemek ne kadar yanlışsa, onu Öcalan’ın serbest bırakılmasına indirgemek de o kadar yanlıştır; gözümüzü açarsak göreceğiz ki fil bir hortumdan fazlasıdır.

Kürt sorununun çözüm yeri, öncelikle toplumsal kurumlardır. Çözüm için illa bir adres ve bir de özne mi arıyoruz? Adres Anadolu, özne bu coğrafyada yaşayan insanlar, halk, bu toplumdur. Topluma güvenmeden bir toplumsal sorunu çözmeye kalkışmak, olsa olsa oksimorondur. Şiddetin yokluğu ile siyasetin varlığı da aynı şey değildir. Silahlar susmadan toplumsal barış gelmez ama PKK silah bıraksa, devlet de operasyonlarını durdursa bile ülkeye bir anda demokrasi gelmez.

Liderler… Liderler önemsiz olur mu? Kürt sorunu toplumsal kurumlarda, yani üniversite kampüslerinde, derneklerde, vakıflarda, meslek odalarında, sendikalarda, camilerde, pazarlarda, medyada, siyasî parti salonlarında tartışılacak, Kürt sorununu tartışan gençler, kadınlar, emekçiler, emekliler, siyasetçiler ifade özgürlüklerini kullanacak, kimse düşüncesinden ötürü bir sabah erkenden gözaltına alınacağını düşünmeyecek ki demokratik süreçlerde belirginleşen kanaatler ete kemiğe bürünsün. Liderler kanaatlerin kararlar hâline gelmesinin yolunu açacaklar. Onun için de sanırım röportajında 47 kere Öcalan’dan bahseden Duran Kalkan’dan da, kendini mehdi sananlardan da, devletin bekası adına konuştuğunu sananlardan da, kâh Çözüm Süreci’nden kâh bizzat şiddet ortamından ikbal devşirmeye çalışanlardan da daha zeki, daha vizyon sahibi liderlere ve politikacılara ihtiyacımız var.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş