İSTANBUL (Medyascope) – Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş’ın Kürt siyasi hareketiyle ilişkilere dair sözlerinin yarattığı tartışmayı değerlendiren Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, “Kürt hareketiyle sosyalist sol arasında makas açılıyor” başlıklı yayınında Kürt hareketi ile Türkiye sosyalist solu arasındaki ilişkinin yeni bir döneme girdiğini söyledi. Çakır’a göre taraflar arasındaki mesafe giderek büyüyor ve önümüzdeki dönemde daha belirgin bir ayrışma yaşanabilir.
Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır, Kürt hareketiyle sosyalist sol arasındaki ilişkinin yeni bir evreye girdiğini belirtti.
- Erkan Baş’ın ifadeleri, iki taraf arasında derinleşen bir iletişim sorununu ortaya çıkardı.
- TİP, sosyalist sol için alternatif bir adres haline gelirken, Kürt siyasi hareketi bu ilişkiye şüpheyle yaklaşıyor.
- Kürt hareketi ile sosyalist sol arasında karşılıklı rahatsızlık artıyor ve bu durum ayrışmayı derinleştiriyor.
- Çakır, bu ayrışmanın gelecekte daha belirgin hale geleceğini ifade etti.
Bilmeniz gerekenler
Gazeteci Ruşen Çakır, TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın T24’e verdiği röportajda Kürt siyasi hareketi ve olası cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmalarıyla ilgili kullandığı ifadelerin yoğun tepki çektiğini hatırlattı. Baş’ın daha sonra sözlerinin yanlış anlaşıldığını söylediğini belirten Çakır, ortada bir iletişim hatası bulunduğunu ancak yaşananların daha derin bir sorunu görünür hale getirdiğini belirtti.
Çakır, Kürt hareketi ile Türkiye sosyalist solunun uzun yıllardır çeşitli ittifaklar kurduğunu, seçimlerde ortak hareket edildiğini ve Kürt siyasi partilerinin listelerinden çok sayıda sosyalist ismin milletvekili seçildiğini hatırlattı. Ancak son gelişmelerin iki taraf arasındaki ilişkinin yeni bir evreye geçtiğini gösterdiğini ifade etti.

TİP’in özel konumu
TİP’in diğer sosyalist partilerden farklı bir konumda olduğunu söyleyen Çakır, partinin son seçimlerde kendi adaylarıyla yarışarak özellikle büyükşehirlerde CHP’den memnun olmayan seçmenlerden destek alabildiğini söyledi. Çakır’a göre TİP, Kürt olmayan ancak daha önce Kürt siyasi hareketine oy veren bazı seçmenler için alternatif bir adres haline geldi.
Çözüm süreci tartışmaları ayrışmayı derinleştiriyor
Çakır, yeniden gündeme gelen çözüm sürecine sosyalist sol çevrelerde önemli ölçüde şüpheyle yaklaşıldığını belirtti. Bu çevrelerde sürecin demokratikleşmeden çok PKK sorununu çözmeye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarını güçlendirmeye hizmet edeceği görüşünün yaygın olduğunu aktardı. Ayrıca CHP’ye yönelik baskılar karşısında DEM Parti’nin tutumunun da eleştirildiğini söyledi.
Karşılıklı rahatsızlık büyüyor
Çakır’a göre sosyalist sol içerisinde “Kürt hareketi bizi kullanıyor” şeklindeki kaygılar güçlenirken, Kürt hareketi içinde de “Sosyalist sol bize ne katıyor?” sorusu daha yüksek sesle sorulmaya başlandı. Erkan Baş etrafında yaşanan tartışmanın da bu görüşleri savunan kesimlerin elini güçlendirdiğini ifade etti.
Önümüzdeki dönemde iki yapı arasındaki ayrışmanın daha görünür hale gelebileceğini belirten Çakır, Kürt hareketinin devletle yürüttüğü müzakerelerde sosyalist solu bir yük veya engel olarak görmesi halinde tercihinin sosyalist partilerden yana olmayacağını söyledi. Çakır, geçmişte Kürt hareketiyle kurulan ittifaklar sayesinde görünürlük kazanan bazı küçük sol partilerin bu avantajı gelecekte kaybedebileceğini dile getirdi.
Kürt hareketinin tarihsel olarak sol düşünceden beslendiğini ancak bugün Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği siyasi ve ideolojik çerçevenin Türkiye’deki geleneksel sosyalist solun anlayışından farklılaştığını belirten Çakır, süreç ilerledikçe bu ayrımın daha da netleşeceğini söyledi. Çakır, Erkan Baş tartışmasının da bu gerçeği daha görünür hale getirmiş olabileceğini ifade etti.
Video deşifresi
Kürt hareketiyle sosyalist sol arasında makas açılıyor | Ruşen Çakır yorumluyor
Hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve iyi sabahlar. Geçen hafta Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş, T24 Ankara bürosunu ziyaret etti. Milletvekili Ahmet Şık ile birlikte orada uzun bir sohbet gerçekleştirdiler. Bir röportaj yaptılar ve bu röportaj yayınlandıktan sonra ortalık karıştı. Çünkü orada Kürt hareketiyle, an itibarıyla DEM Parti ile ama genel olarak Kürt hareketiyle ilişkileri üzerine söyledikleri, ama özellikle bir yer; o da “ana dili Kürtçe olan birisini Cumhurbaşkanı adayı olarak düşünürlerse…” diye başlayan cümle gerçekten ortalığı karıştırdı. Ardından Erkan Baş, T24’e birtakım açıklamalar yaptı, bir tane, ardından bir tane daha ve yanlış anlaşıldığını söyledi. Meramının Kürtlere karşı bir ayrımcılık olmadığını belirtti ki ben de öyle bir şey yapabileceğini asla düşünmüyorum. Fakat o sözlerin öyle kullanılmış olmasının yarattığı tepkiyi de anlamak gerekiyor. Yani Türkiye İşçi Partisi gibi sosyalist bir partinin deneyimli bir liderinin bu tür cümleler kurarken daha dikkatli olması gerektiğini gördük. Ortada bir iletişim hatası olduğu muhakkak. Ama onun ötesinde bir başka olay var tabii ki. Bu açıklamanın ardından gelen tepkiler, bizim ne zamandır yaşanan bir olayı daha çıplak gözle görmemizi mümkün kıldı. O da şu: Kürt siyasi hareketiyle, yani Abdullah Öcalan çizgisindeki hareketle Türkiye sosyalist solu — ağırlıkla Türk sosyalist solu diyebiliriz ama içinde tabii ki Kürtler de var, Türk olmayan başka kişiler de var — arasında yıllardır süren ilişkinin yeni bir aşamasına geldiğimizi görüyoruz.
Başından itibaren Kürt hareketi ile iyi ilişki içinde olan, onunla ittifak yapan, kimisi bunun yıllar önce silahlı bir ittifaka kadar gitti; ama yakın dönemde, özellikle yasal siyasi partinin etrafında Türkiye solunun, sosyalist solun değişik gruplarından kimi zaman bireyler, kimi zaman gruplar ve partiler olarak ittifaklar yapıldığını gördük. Yapmayanlar da çok oldu. Mesafeli duranlar çok oldu. Hatta Kürt hareketini çok sert eleştirenler de oldu. Fakat bakıldığı zaman, Kürt siyasi hareketinin Kürt olmayan unsurlarla, kitlelerle, gruplarla kurduğu yegâne ilişki sosyalist solla oldu. Bu nasıl yaşanıyor? Kürt partilerinin, Kürt siyasi hareketinin partilerinin seçimlerde sosyalist soldan adaylar gösterdiklerini, onların kazandıklarını, milletvekillikleri yaptıklarını gördük. Kimi zaman bu bireyler üzerinden oldu, kimi zaman partilerle yapılan ittifaklarla oldu. Hâlihazırda da son olarak DEM Parti listesinden seçilmiş olup başka sol gruplara mensup olan kişiler var, milletvekilleri var. Tülay Hatimoğulları da böyle birisi ama o DEM Parti’nin Eş Başkanı olduğu için kendi partisinin milletvekili olmayı tercih etmedi. Fakat EMEP’ten seçilenler mesela kendi partileri altında faaliyet yürütüyorlar.
Türkiye İşçi Partisi’nin durumu daha farklıydı. Türkiye İşçi Partisi, DEM Parti listelerinden değil; DEM Parti ile birlikte ittifak yaparak seçimlere girdi ama kendi adaylarını gösterdi ve dördü kazandı. Üçü İstanbul’da, biri de Hatay’da; biliyorsunuz, Can Atalay. Bu aslında Türkiye İşçi Partisi için çok önemli bir sınavdı ve bence bu sınavdan başarıyla çıktılar. İstanbul’un üç bölgesinden de birer milletvekili çıkarabildiler. Diğer partiler bunu yapmadı çünkü diğer partiler kendi başlarına, kendi adayları ve kendi listeleriyle girecek olsalardı muhtemelen hiçbir kişi seçilemeyecekti. TİP’e de bu önerildi baştan ama TİP buna yanaşmadı; hatta o dönemde bir tartışma çıktı. Neyse, TİP’in istisnai durumunu bir vurgulamakta yarar var. Özellikle büyük kentlerde sol seçmenden, CHP’den memnun olmayan seçmenden oy alabilen bir parti. Bunların bir kısmı, TİP’in kendi listesiyle girmediği dönemde bir kısmı, hepsi değilse bile bir kısmı, Kürt partilerine oy veren Kürt olmayan seçmendi; TİP onlar için bir seçenek hâline geldi. Şimdi özellikle çözüm süreci, bir türlü ilerlemeyen çözüm süreciyle birlikte işler biraz karışıyor. Şu anda DEM Parti’nin bileşenleri içerisinde olan bazı partilerin de sürece sorgulayıcı yaklaştıklarını biliyoruz, duyuyoruz, görüyoruz. Burada genel olarak muhalefette “Bu süreçten demokrasi çıkmayacak; bu süreç sadece PKK sorununu çözmek için ama esas olarak Erdoğan’ın iktidarını güçlendirmek için yapılıyor” önermesinin, değişik farklı yorumlarla birlikte sosyalist solda da bayağı yaygınlaştığını, baskın olduğunu görüyoruz. En azından ben öyle görüyorum. Bir mesafe var. Aynı şekilde, 19 Mart’tan bu zamana kadar Cumhuriyet Halk Partisi’ne devlet eliyle yapılan baskılara karşı DEM Parti’nin ve Kürt hareketinin kısmen tutuk davranıyor olması da bir başka eleştiri konusu.
Yani şöyle bir perspektif güçleniyor: Abdullah Öcalan, devletle Kürt hareketi adına bir anlaşma yapıyor; bu anlaşmada kendi öncelikleri üzerinden konuşuyor ve onun ötesinde Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda çok da fazla bir gayret veya acelecilik sergilemiyor. Bunu, bu hareket içerisinde çok önemli yerlere gelmiş olan ve uzun süredir yurt dışında yaşayan Ertuğrul Kürkçü’nün de — şimdi hatırladığım kadarıyla — “otokrasiyi kabullenme pazarlığı” olarak tarif ettiğini gördüm. Ertuğrul Kürkçü’nün bunu söylüyor olmasının önemli olduğunu vurgulamak lazım. Bu tür eleştiriler var. Öte yandan Kürt hareketi içerisinde de yıllardır süren, “Biz bunları ne taşıyoruz? Bunlar bize ne katıyor? Bunlar bize bir şey katmıyor, tam tersine bizim daha geniş kitlelere ulaşmamızı engelliyor” — burada kastedilen, Kürtler içerisindeki daha geniş kitlelere ulaşmak — şeklinde bir yaklaşım da var. Yani sosyalist solun içerisinde yaşanan “Kürt hareketi bizi kullanıyor mu?” endişesinin bir ters versiyonu olarak; Kürtler içerisinde “Bu kişiler bizi kullanıyor mu? Bizden istifade mi ediyorlar bize bir şey vermeden?” şeklinde bir yaklaşım var. Erkan Baş olayıyla birlikte, bu yaklaşımın sahipleri çok daha yüksek sesle “İşte biz demiştik” demeye başladılar ve bu tartışma bir şekilde adım adım, hele süreç somut olarak ilerleme katederse, daha da güçlenerek devam edecek. Öyle gözüküyor.
Bu, bence kaçınılmaz bir ayrışma. Şunu özellikle vurgulamak lazım: Kürt hareketinin içerisinde yıllardır var olan Kürt olmayan birtakım sosyalist kişiler, bireyler, kadrolar hareketin içerisinde varlıklarını sürdürebilirler, bunda çok bir sorun olmayabilir; fakat özellikle birtakım küçük partilerin durumunun aynı olmayacağını söylemek lazım. Bir de şunu kabul etmek lazım; yıllar önce yazdığım bir yazının başlığıydı: “Vardan yok olan Türk solu, yoktan var olan Kürt hareketi.” 80 sonrasından itibaren, 80’li yıllara kadar Kürtleri de çok ciddi bir şekilde etkilemiş olan Türkiye’deki sosyalist sol çok büyük bir inişe geçti ve şu an itibarıyla çok çok zayıf ve etkisiz durumda. Öte yandan, Kürt hareketi çok güçlendi; hem kitlesel anlamda hem siyasi örgütlenme anlamında ve şimdi de devletle pazarlık eder duruma geldi. Dolayısıyla bu pazarlığın gerçekleşmesinde kendilerine sosyalist solu şu ya da bu şekilde ayak bağı olarak görürlerse herhâlde tercihlerini onlardan yana yapmayacaklardır ve iş aslında doğal mecrasına doğru gidiyor gibi. Ve bu arada tabii ki sosyalist solun kendini bir kere dizayn edebilmesi, kendini yenileyebilmesi gerekiyor. Mesela birçok parti için şey kolaydı: partinin adı var, pek bir gücü yok; ama Kürt hareketiyle ittifak yaptığı zaman partinin birtakım isimleri milletvekili olup öne çıkabiliyorlardı. Böyle bir durum vardı. Artık bu sürmeyebilir. Bunu kesin bir şekilde tanımlamak zor. Şunu unutmamak lazım: PKK hareketinin içerisinde, Abdullah Öcalan dâhil olmak üzere, kurucu kadrolarda sol düşünce çok baskındı ve hâlâ birçok kadroda bu çok baskın; hâlâ kendilerini sol sosyalist olarak tanımlıyorlar. Öcalan da öyle olduğunu söylüyor ama Öcalan’ın anlattığı, geliştirdiği sosyalizm önermesi Türkiye’deki sosyalist solun literatüründe olmayan bir şey. Bu ayrışma, süreç ilerledikçe tırmanacağa benziyor ve daha netleşeceğe benziyor. Bu anlamda da belki de Erkan Baş’ın söyledikleri, bunu daha görünür kıldığı için hayırlı bile olmuş olabilir.
Bugün Dünya Kupası’ndan bahsediyoruz; o zaman Şenol Güneş’ten bahsedelim. Şenol Güneş, Türkiye’yi dünya üçüncüsü yapmış bir teknik direktör. Evet, burada görüyorsunuz. Geçen bir yerde gördüm, bir yerde anlatmış: Şenol Güneş’e uçakta malzemeci demiş ki: “Ya hocam, hepinize madalya verdiler, bize vermediler; biz şampiyon olduğumuzu nasıl kanıtlayacağız?” Şenol Güneş kendi madalyasını ona vermiş, “Nasıl olsa benim kanıtlama ihtiyacım yok” diye. Bunu duyunca şaşırmadım. Kendisini tanımıyorum ama yıllardır izleyen birisiyim; daha onun Trabzonspor kalecisi olduğu zamandan, Trabzon’un ilk şampiyonluğunda da o vardı. Daha sonra teknik direktörlüğe de Trabzonspor’da başladı; Milli Takım da var, arada başka takımlar da var ama en ilginci Beşiktaş. Beşiktaş ile Şenol Güneş’in ilişkisi, Trabzon ile Şenol Güneş’in ilişkisini geçmiş bile olabilir. Çünkü Beşiktaş’ta, tabii ki hoşlanmayanlar vardır ama Şenol Güneş’e karşı Beşiktaş camiasında çok büyük bir ilgi olduğunu görüyorum.
Benim için Şenol Güneş’in, kişisel bir not olarak düşeyim, şöyle bir yeri var: Rahmetli babamla arkadaştılar. Babam bir şoför okulu işletirken orada yanılmıyorsam kızı ehliyet almaya gitmiş ve orada tanışmışlar. Babam da eski futbolcu ve bir dönem Trabzon’da da okumuş, Trabzon’da da yaşamış birisi olarak; babam hep Fenerbahçeliydi ama Trabzon’un şampiyonluğuna da zamanında sevinmiştir. Bayağı bir dostlukları vardı, bana da hep aktarırdı. Babamı tanıyorum; babamla arkadaşlık edebilen, dost olabilen bir insanın iyi bir insan olduğuna hiçbir şekilde, zaten öyle düşünüyordum, şüphe duymadım. Şenol Güneş… Bakalım ne olacak? Yine bir yerlerde bir şey yapacak mı? En son Trabzon’a gitmesi kötü oldu. En son bıraktığı yerde başarısız bıraktı. Hani diyor ki insan: “Keşke hiç girmeseydi.” Ama yine Şenol Güneş — yaşı 70’i aşmış olması lazım, evet, 74 yaşında — hâlâ Türkiye’de iş yapabilecek, önemli büyük takımları yönetebilecek kalibrede birisi. Ama belki bu yaşadığımız, artık suyu çıkmış endüstriyel futbolla tam da uyum sağlaması mümkün olmayabilir, onu da not olarak düşeyim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







