TBMM’de hazırlanmakta olan yasa, esasında silahlı isyanın sona ermesini düzenleyen teknik, hukuk bir metninden çok öte bir anlam ve kapsama sahiptir. Doğru bir siyasal perspektifle değerlendirildiğinde, neredeyse yarım yüzyıldır Türkiye’nin hukukunu, siyasetini ve toplumsal hayatını belirleyen çatışma eksenli devlet paradigmasından demokratik siyaset eksenli yeni bir döneme geçişin kurucu görevini görebilir, görmelidir. Bu nedenle bugün tartışılan sadece bir yasa değildir, Türkiye’nin paradigma değişimine cesaret edip edemeyeceğidir.
42 yıllık çatışmalı süreç, yalnızca iki taraf arasında süren bir silahlı mücadele olmadı. Aynı zamanda kendine özgü bir hukuk, siyaset, ekonomi ve toplumsal psikoloji üretti. Güvenlik, zamanla hukukun önüne geçti, olağanüstü tedbirler olağan yönetim biçimine dönüştü. Demokratik siyaset imkânı neredeyse tümden ortadan kalktı. “Düşmanlık hukuku” olarak tanımlanabilecek bu anlayış, sadece Kürt meselesini değil, Türkiye’nin demokratikleşme sürecini de belirleyen temel engellerden biri hâline geldi.

Düşmanlık hukuku, esasında hukuki bir kategori değildir. Devletin toplumu tehdit algısıyla yönetmesini, farklılıkları güvenlik sorunu olarak görmesini ve siyasal meşruiyeti sürekli çatışma üzerinden yeniden üretmesini ifade eder. Bunun en ağır sonucu ise Türklerle Kürtler arasında derinleşen siyasal ve duygusal yarılma oldu. “Ortak yurt” duygusu zayıflarken, birlikte yaşama fikri karşılıklı korkular ve önyargılar üzerinden şekillendi. Silahlı isyanın sona ermesi, işte bu nedenle güvenlik alanında bir gelişme olmanın çok ötesinde bir anlama sahiptir. Çünkü çatışmanın ortadan kalkması, çatışma üzerine inşa edilen siyasal ve hukuksal düzenin meşruiyetini de sorgulanır hâle getirecektir. Uzun yıllardır “terör” kavramının gölgesinde görünmez kılınan pek çok siyasal hakikat ilk kez kendi gerçek adıyla tartışılabilecektir. Kürt meselesi, güvenlik eksenli bir söylemin dışına çıkarak politik kimliğine kavuşacak; demokrasi, hukuk, eşit yurttaşlık, öz yönetim ile kültürel ve kolektif haklar çerçevesinde ele alınma imkânı bulacaktır. Tabii burada beklentileri doğru kurmak gerekir. Çıkarılacak yasa ne Kürt sorununu tek başına çözecektir ne de Türkiye’yi bir gecede demokratikleştirecektir. Böyle bir iddia ne tarihin işleyişine uygundur ne de bugünkü siyasal gerçeklikle bağdaşır.

Bu yasanın tarihsel önemi farklı bir yerde aranmalıdır: Demokratik çözümün önündeki en büyük yapısal engellerden birini kaldırma potansiyelinde.
Negatif barıştan pozitif barışa
Johan Galtung’un yaptığı ayrımla söyleyecek olursak, silahların susması “negatif barış”, yani doğrudan şiddetin sona ermesidir. Oysa kalıcı barış, hukukun üstünlüğünü, adaleti, demokratik katılımı ve eşit yurttaşlığı kurumsallaştıran “pozitif barış”ın inşasıyla mümkündür. Hazırlanacak yasa, pozitif barışı kendiliğinden kurmaz elbette, fakat onun inşa edilebileceği siyasal zemini güçlendirebilir. Demokratik mücadele, ilk kez silahlı çatışmanın gölgesinden çıkarak kendi doğal meşruiyet alanında gelişme imkânı bulacaktır.
Kürtler açısından bu süreç mücadelenin sonu değildir. Tam tersine, bugüne kadar ağır bedeller ödenerek elde edilen tarihsel kazanımların korunmasının, geliştirilmesinin ve kalıcılaştırılmasının yeni aşamasıdır. Uzun mücadele sonunda ortaya çıkan siyasal bilinç, örgütlü toplumsal irade ve demokratik meşruiyet, bundan sonra çatışmanın değil, demokratik siyasetin ve toplumsal kuruluşun imkânları içinde değerlendirilecektir. Mücadelenin amacı değişmiyor. Değişen, bu amaca ulaşmanın yöntemi ve zeminidir.
Devlet açısından da bu süreç tarihsel bir fırsattır. 40 yıllık çatışmanın ürettiği olağanüstü güvenlik düzenekleri, savaş ekonomisi ve hukuk dışı uygulamalar, “derin” yapılar ve çeteleşmeler, taşınması artık mümkün olmayan en büyük yükler hâline gelmiştir. Çatışmanın sona ermesiyle birlikte devletin de güvenlik merkezli yönetim anlayışından hukuk devleti ve demokratik meşruiyet eksenine yönelme imkânı doğacaktır. Öcalan’ın uzun yıllardır geliştirdiği stratejik dönüşüm yaklaşımı, gerçekleşme imkânı bulacak ve yepyeni bir anlam kazanacaktır. Demokratik ulus, etik-politik toplum ve demokratik cumhuriyet perspektifi, toplumun kendi demokratik örgütlenme ve inşa kapasitesini esas alır. Hazırlanacak yasa bu paradigmayı kendiliğinden hayata geçirmeyecektir, ancak onun pratikte gelişmesini kolaylaştıracak, demokratik siyasetin alanını genişletecek ve toplumsal öznenin daha güçlü biçimde ortaya çıkabileceği bir zemin oluşturabilecektir.

Demokratik meşruiyet, hukuki yetkiden değil, yurttaşların özgür katılımından ve ortak iradesinden doğar. Gramsci’nin vurguladığı gibi, hiçbir siyasal düzen yalnızca zorla ayakta kalamaz; kalıcı istikrar ancak toplumsal rızayla mümkündür.
Türkiye’nin önünde duran asıl mesele budur: Güvenlik eksenli siyasal meşruiyetten demokratik meşruiyete, çatışmadan müzakereye, “düşmanlık hukuku”ndan “kardeşlik hukuku”na geçebilmek.
Bu nedenle bugün tartışılan yasa, bir pazarlığın sonucu ya da tek başına bir çözüm formülü olarak değil, tarihsel bir geçişin kurucu eşiği olarak görülmelidir. Çok açık ifade etmek gerekir ki, Türkiye’yi demokratikleştirecek olan yasa değil, Kürtlerin ve Türklerin ortak demokratik mücadelesidir. Yasa bu mücadelenin yerine geçmeyecek, fakat onun önündeki en büyük tarihsel engellerden birini kaldırabilecek bir imkân sunacaktır.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye, önündeki gerçek tercihi okumalı ve doğru karar vermelidir. Çatışma eksenli devlet paradigmasında ısrar etmek, çürümenin derinleşerek devamı, hatta çöküş anlamına gelir.
Artık demokratik siyaseti, toplumsal rızayı ve ortak yaşamı esas alan yeni bir paradigmaya cesaret etmenin zamanı gelmedi mi?














