Eski Kaymakam Sezai Bey’in ilçesinde bulutlu bir sabahtı. Emekli olup köşesine çekilmişti ama hâlâ her sabah makam odasına gider gibi giyinir, bahçedeki çınarın altına bir masa atar, önüne sararmış evrakları dizerdi. Sorun şuydu: Evrakları hiç okumazdı bu eski yüz. Bir de eski muhtar vardı tabii: Murat. O, Kaymakam’a göre daha da eskiydi. Daha az alâka isteyen, demlenmiş çay kıvamında bir insandı. Ancak nihayetinde ikisi de aynı yolun yolcusuydu.

Eski Kaymakam Sezai o sabah Murat’ı erkenden uyandırmış ve “yürü mahkemeye gidiyoruz” diye mesaj üzerine mesaj çekmişti. Murat onu nemli bahçede sabahın o saatinde görünce hem şaşırdı hem de hiç şaşırmadı. Kaymakam üzerine “Taraf Değilim” yazan turuncu bir yelek giymişti. Kendisinin bir mahkeme salonunda olduğunu iddia edecek kadar da işi ileri götürmüştü. Murat çaresizdi. Çay içemediği için de biraz kafası karışıktı. Mecburen, hayali mahkeme kararını açıkladığında kararı alkışlayacaktı. Başka şeyler de söyleyip duruyordu Kaymakam. Eski şeyler. Eski Ahit’ten, Yeni Ahit’ten, Vedalar’dan; konuyla ilgisi olmayan bir sürü özlü ama manasız cümle sarf edip duruyordu.
Eski Muhtar Murat ona şaşkın, çaysız ve uykusuz gözlerle bakmaktaydı.
Mahkeme bir iki saat sürdü ve Kaymakam lehine sonuçlandı. Murat çaresizce kararı alkışlıyor ama içindeki sesi susturamıyordu. Sonunda dayanamayıp şaka yollu da olsa döküldü: “Kaymakamım, hem ‘taraf değilim’ diyorsunuz, hem ‘davayı ben açmadım’ diyorsunuz, hem de davanın yarattığı sonucu meşru görüyorsunuz. Bu nasıl olur?”
“Bak,” dedi Kaymakam, “hayat üçgen gibidir. Bir kenarında ‘bilmiyorum’, bir kenarında ‘taraf değilim’, bir kenarında ‘sonuç doğru’ yazar. Bu üçgenin iç açılarının toplamı 180 değildir. Çelişkidir. Ama çelişki de bir açıdır. Eğri açı.”
“Eğri açı diye bir şey yoktur ki Kaymakamım,” deyiverdi Murat. Çaysızlık başına vurmuştu besbelli.
“Vardır,” dedi Kaymakam. “Ben hissettim.”
Hissetmek… Kaymakam böyle deyince akan sular dururdu. Genelde şöyle işlerdi günler: Kaymakam Bey, sabah kahvesini yudumlarken Murat’ın bir gün önce ona İlçe Postanesi’nden gönderdiği zarfı açar, içindeki kâğıda şöyle bir bakar —bakar bakmaz aslında, gözlüğü de yoktur— ve hemen mührü basardı: “Rüşvetçi!”, “Kirli!”, “Arınması Gereken Unsur!” Ve hatta “dış mihrak!”.
O zaman Muhtar Murat dayanamaz: “Kaymakamım, okudunuz mu evrakı?” diye sorardı her seferinde.
“Okumadım,” derdi Kaymakam, gururla. “Ama hükmüm kesindir.”
“Nasıl olur? Okumadığınız evrak hakkında nasıl kesin hüküm verirsiniz?” Tam da burada, “şu Murat’a bak sen” diye bakardı Kaymakam; yine de çaktırmamaya çalışırdı.
Gözlüğünü takar, oyalanırdı ama gözlüğün camları da yoktu. “Evrak okunmaz,” derdi, “evrak hissedilir. Ben hukukçu değilim, kaymakamım. Hissederim.”
Ve gerçekten de hissederdi. O sabah hissettiği şey, marketçi Hüseyin’in rüşvetçi olduğuydu mesela. Ertesi gün hissedeceği şey, bir başkasının temiz olduğu olacaktı. Hislerinin hiçbiri evrakla ilgili falan değildi ama mührü her zaman hazırdı. Terazi dersen al sana terazi.
Terazi demişken o da hisseden bir teraziydi elbette! Kaymakam kadar cinsti. Kaymakamın çınar altındaki masasında kendini bir halt zanneder, bir kefesinde ağırlıklar masada salınıp dururdu. Kaymakam öteki kefeye kıl olduğu ne varsa koyar, sonra tarttığında terazi “Siyasi bunlar!” diye bağırır, kefe yere çakılırdı.
Ama aynı teraziye kendi eski dosyalarını koyduğunda, terazi susar, kefe hooop havaya kalkardı pamuk gibi.
“Kaymakamım,” derdi Muhtar Murat, “bu terazi bozuk olmasın efendim?”
Murat’a bak sen! Kaymakam, terazinin üzerine “Bunlar Siyasi Dava Değil” yazan bir örtü sererdi hırsla. “Terazi örtülünce,” derdi kendini hep haklı gösteren o edayla, “adalet görünmez olur. Görünmeyen adalet ise en iyi adalettir.”
“Ama nasıl olur!” diye diretmeye devam ederdi Muhtar Murat.
Kafası çok atmıştı Kaymakam’ın. Hem icraatı dürüstçe yapıyordu hem de bu Murat gibi zübüklerden laf işitiyordu. Pasif agresif modu geri geldikçe yanaklarına al yürümüş ve kekelemeye başlamıştı.
O hırsla eline bir makas aldı ve bahçedeki çınarın altında kendi gölgesini kesmeye başladı.
“Senin gibiler yüzünden dokunulmazlığımın kaldırılmasını istiyorum!” diye bağırdı.
Muhtar şaşkınca kelimelere abanarak inledi: “Kaymakamım, durun! Dokunulmazlıkların kaldırılması, muhalefetin yargı eliyle tasfiye edilmesinin kapısını açar! Kaldı ki sizin dokunulmazlığınız diye bir şey de yok… Siz nihayetinde bir kaymakamsınız. Üstelik eski bir kaymakam!”
Kaymakam’ın bu zırvaları dinleyecek hali kalmamıştı; gölgesinden bir parça daha kesti. Kesilen parça, “siyasal basiretsizlik” diye fısıldayarak rüzgârda uçacaktı elbette, ki öyle oldu!
“Geçmiş,” dedi Kaymakam, “Geçmiştir. Ben şimdiyi hissederim. Şimdi, gölgemi kesme zamanıdır.”
“Ama gölgeniz olmadan nasıl yürüyeceksiniz efendim?”
Kaymakam, gölgesiz halde ayağa kalktı. “Gölgesiz yürümek,” dedi, “çelişkisiz yürümektir. Çelişkisiz yürümek, dümdüz yürümektir. Dümdüz yürümek, düşmektir.”
Ve gerçekten de üç beş adım sonra düşüverdi. Ama düşerken bile “Bunlar siyasi dava değil, normal adımlar!” diye bağırmaya devam ediyordu…
Sonra, İlyada’dan olduğu sanılan o satırları canhıraş bir feryatla bulutlara bakarak tekrar etti:
“Çabuk git silahlarını al buraya gel
İki kişiysek de işe yararız belki”














