Yeni kuşaklar (45 yaş altı) pek hatırlamaz. 80’li yılların ortalarında çok popüler bir parmak sallama cümlesi vardı: “80 öncesine mi dönmek istiyorsun?” Bazen siyasetçilerin, ağırlıklı olarak güvenlik bürokrasisinin tehdit kokan vurgusuyla, bazen artık bir devrin bittiğini kabul ettirmek için alaycı bir üslupla söylenirdi. 80 öncesi, kimi zaman TRT’de yayınlanan “Anadolu’dan Görünüm” programındaki gibi öcü; kimi zaman ekranlarda ve gazetelerde en etkili köşeleri almış isimlerce tarih öncesi gibi anlatılıyordu. O zamanlar ageism pek moda değildi ve kuşak meselesi gibi tartışılmıyordu ama tarihin bir anından öncesi eski, sonrası ise yeni oluvermişti. “Tarihin sonunun geldiği”, “ideolojilerin öldüğü” zamanların en çok ilgilendiği şey neyin eski neyin yeni olduğunun tespit edilmesiydi. Üstelik bütün bunlar çoğu zaman kaba bir realizm anlatısıyla gündeme geliyordu. Ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel alanda sadece olması gerekenler oluyordu ve asıl önemli olan buna uyumlanma ya da cevap verebilme kabiliyetiydi. Aksi her şey eskiydi.
Ben o zaman da “tarihin yanlış tarafında” duranlardandım. “80 öncesine dönmek mi istiyorsun?” sorusunun benim için cevabı net. Evet bir dakika düşünmeden “80 öncesine dönmek istiyorum” derim. Modadan müziğe, sinemadan siyasete kadar her seviyede böyle. Bunun tarihi geriye sarmak, nostaljik duyarlılık veya değişimden endişe duymakla hiçbir ilgisi yok. Çarkların asla geri götürmeyeceği, her durumda bir “ilerlemenin” beklenmesi gereğiyle çelişen bir durum da yok. Tam tersine “80 sonrasını” şekillendiren akıl, ahlak ve üslup, bir tarihsel dönemi tarif etmiyor; insani, toplumsal ve siyasi kriterler açısından büyük bir kaybı ve eksilmeyi temsil ediyor. Üstelik bu negatif niteleme, o dönemde “yeni”yi tanımlayanların tercihi. Toplumsal, siyasal dinamiklere doğrudan ve yukarıdan aşağıya özel bir müdahaleden söz ediyoruz. Doğal bir değişimden ya da dönüşümden değil planlanmış bir sadeleştirme (cancel) hamlesinden ve bunun ağır bir hegemonik saldırı haline gelmesinden. Yeni bir dünyanın kararını veren müesses nizam her düzeyde bunu zorunluluk olarak dayattı. Türkiye, bu modelin -darbe koşullarında- laboratuvar ülkelerinden biriydi.
Neyin içindeyiz?
Bugün yine dünya (güç sahipleri) yeni bir dengenin peşini sürüyor. NATO 3.0, tekrar çok kutupluluk; Osmanlıcılığın emperyalist bölge politikalarına ve Kürtlerin Türk Beka davasına “entegrasyonu”; otoriter konsolidasyon ya da “batı değerlerinin” yeni sürümü konuşuluyor. Sistem artık kimseyi ikna etmekle, rıza üretmekle pek ilgilenmeye niyetli değil. Her şey birbirine daha fazla benziyor, yapay zekaya hazırlık, vasatlığı standarta dönüştürerek ilerliyor. Teknoloji, imkanlar ve etkileşim (iletişim) baş döndürücü hale gelirken, her alanda özgün arzın gerilediği, renksizleştiği, tatsızlaştığı bir zemin oluşuyor. Shakespeare dramasının yerini Netflix kriterleri aldığında hikaye anlatısında devrim olmuyor, olaylar serisinin içinde yuvarlanılan bir vertigo zuhur ediyor. Dünya ekonomisi pandemiyi, savaşı ve her türlü melaneti de kullanmanın yolunu bularak büyümeye devam ediyor. Milyarderler artıyor ama daha fazla insan güvensiz ve geleceksiz yeni köleliğin içine gömülüyor. Dış ya da iç politikada olağanüstülük ve yüksek hareketlilik büyük bir tek düzeliğin ve belirsizliğin örtüsü oluyor. Daha çok duyup daha az biliyoruz.
Bütün bunlar olup biterken dünyada ve Türkiye’de “neredeyse bir devrim sayılabilecek şeyler” olduğuna, olacağına ilişkin iddialar da gündemde. Eskinin hızla tasfiye olduğu yeninin büyük bir güçle geldiği söyleniyor, “tarihin doğru tarafından” söz ediliyor. Kimi “devlet aklının” fark ettiği zorunluluktan kimi bir uyanıştan bahsediyor. Elbette böyle tarihsel kırılma anları var ama “canavarlar zamanı” sayılacak ara dönemler de. Her konuda abartmalardan, “gereksiz taramalardan” kaçınmak iyidir. Bir şeylerin iyi olması, önemli ve hayırlı gelişmelere yol açabilecek imkanları illa yepyeni, görülmemiş bir şey diye ilan etmek gerekmez. Sahiden devrim olduğunda, sahiden emperyalizm yenildiğinde, sahiden istibdat yıkıldığında zaten anlarsınız. Çünkü “devrim”, herkesin fark ettiği, fark edemezlik yapamayacağı kadar somut ve güçlü bir değişim içerdiği ve gelişini saklamadığı için bu ünvanı taşıyor. Ayrıca kitapların girişi (başı) lüzumlu olduğu için var ve bu yüzden “ortasından konuşmak” ve aceleyle bir sonuç icad etmek pek isabetli olmaz. Kötü ve sorunlu olanları tumturaklı sıfatlarla isimlendirmek, önemli ve değerli şeyleri en yüksek iddialar eşliğinde ifade etmek marifet değil.
Yeni ve eski

İnsanlık tarihinin, romantik dönemin, devrimler çağının önemli değişimleri ve etkileri -bugün birileri artık anlamı kalmadığını iddia ettiği için- yok olmadı. Fıtrata aykırı bulanlar olsa bile hala çok kuvvetli kavramlar (değerler) var, büyük çatışmalarla biçimlenmiş ama şimdi hiç olmamış muamelesi gören kazanımlar var, çok zayıflamış olsa da toplumların dayanışma, örgütlenme hafızası var. Deniyor ki, öncelikler ve tercihler konusunda “geniş davranmak” gerekir, çok net olunursa kapsayıcı olunamaz. Ne kadar belirsiz bir siyasi çerçeve çizilirse, siyasi pozisyon ne kadar muğlak tutulursa, o kadar kuşatıcı olunur. Bu iddiayı takip eden bir sürü örnek yaşandı ama son yıllarda Türkiye siyasetinin -özellikle muhalefet stratejilerinin- anahtar (sihirli) kelimesi “kapsama”, hak ettiği kadar tartışılmadı. Peşin ve tartışılmaz hakikat ya da son derece teknik bir mesele gibi ele alındı. Oysa herkesi kapsama ve kota kullanarak her kimliğe pay dağıtma işi, aslında bir kucaklama değil, olsa olsa satış-pazarlama faaliyeti. Kimseyi kategorik olarak dışlamamayı siyasi duruşun en inandırıcı parçasına dönüştürmek çok daha anlamlı.
Şimdilerde eskiyi ve yeniyi belirleme derdi yine öne çıktı. Fakat hiç durmadan yenilikten bahsedenlerin bir kısmı hala eskimiş formülleri anlatıyor. YENİ Parti’nin yeniliğinin içini yine başkaları doldurmaya çalışıyor. “CHP’yi aşma mecburiyeti”, -siyasi kimlikler açısından- herkesi kapsama zorunluluğu anlatılıyor. Çeyrek asırdır iktidarda olan AKP için böyle bir koşuldan bahsedildiğini hiç duydunuz mu? AKP’nin veya sağ kitle partilerinin “kendilerini aşamama” derdinin tartışıldığını gördünüz mü? Muhalefet partilerinin dahil olması gerektiği anlatılan “yerli-milli” tanımının nasıl dışlayıcı olduğu ortada değil mi? Muhafazakarlık, dindarlık, milliyetçilik gibi aidiyet evrenlerinin daima “ötekileri” işaret ederek kendini inşa ettiğini bilmiyor muyuz? “Herkes” hedefi, kendilerine ayrılan kotaları veya “tavizleri” yeterli görenlerin vereceği destek yerine haklı, tutarlı, kendinden ve yapabileceğinden emin olmakla daha ilgili olmalı. YENİ Parti, program düzeyinde bu eski tavsiyelere pek kulak asmamış görünüyor. En azından sosyal demokrat demekten o kadar da korkmamış gibi. Kurucu kotaları da tazelenip genişletilmemiş.
İsimler, logolar
Şu aşamada YENİ Parti’nin ismi ve logosu hakkındaki tartışmaların çok da lüzumlu olmadığı görüşüne katılabilirim. Muhalefet kamuoyu ve butlan öncesi CHP’ye yönelen teveccühün beklentileri açısından bunlar çok da önemli değil. Fakat bu vesileyle dikkatimi çeken ve aslında bugünün sorunu olmayan bir noktayı dikkatinize getirmek istiyorum. Yazının başında değindiğim “80 öncesi ve sonrası” penceresinden görünen bir şey bu: Parti isimleri giderek nasıl da kötüleşiyor. AK Parti, İYİ Parti, YENİ Parti, Anahtar Parti gibi -kimi zorla pozitif imayla söyletilen- anlamsız sıfatlardan oluşuyor. Bildiğiniz gibi 12 Eylül Cunta yönetimi partileri kapatmış, isimlerinin kullanımını yasaklamıştı. İstenen 70’li yılların siyasi yelpazesinin oluşturduğu partiler düzenini değiştirmekti. “Dört eğilimi birleştirme” iddiasıyla ortaya çıkan “herkes hedefli” ANAP, “başarılı” ilk mahsüldü. Sonra yasak kalktı ve “eski” partiler siyasi hayata geri döndü. Ancak 90’lı yıllarda siyasi ve iktisadi krizler, koalisyonlar, siyasi mühendislik faaliyetleri seçmen tarafından kolayca algılanan ve tarif edilen pozisyonları flulaştırdı. AKP döneminde ise siyaset mimarisi tamamen değişti.
Parti isimlerinin -ve birbirinden berbat logoların- yansıttığı gibi kendisi pek bir şey söylemeden kendisine bir şeyler söylenmesini talep eden partiler söz konusu. Herkesin üzerine alınmaktan hoşlanacağı ama bu partiye neden öyle dememizin gerektiğinin de bir cevabı olmayan sıfatlar isim olarak konuyor önümüze. (Tekrar edeyim. Bu, YENİ Parti’ye ilişkin bir durum değil hatta bu konuda en günahsız örnek olduğu bile söylenebilir) AKP’nin kısaltmasını “AK Parti” diye tescil ettirdikten sonra, medyada bunun kullanılması için nasıl özel bir baskı uyguladığını hatırlayanlar az değildir. Siyaset teknik bir faaliyete, siyasetçiler profesyonel meslek erbabına dönüştükçe, partilerin ihale alan müteahhitten farkı kalmaz hale geldikçe isimler, logolar siyasi içeriklerinden arınıyor. Siyaset bir reklam-pazarlama işine dönüşüyor ve siyasi iletişim hadisenin tamamı haline geliyorsa hiç olmazsa marka yönetimi biraz daha estetik, biraz daha üzerine kafa yorulsa istiyor insan. Fakat sonra reklam estetiğindeki gerilemeye bakınca belki bu bile fazla…













