Kemal Can yazdı: Akıl verme

Medyada, sosyal-medyada veya herhangi bir mecrada siyasi fikir paylaşımı, değerlendirme ya da kanaat beyanının, mutlaka karşılaştığı iki tür tepki var. Elbette daha bir sürü tepki kalıbı mevcut ama alt versiyonları da olan ana gruplar bunlar. Birincisi, eğer yazılanlar, söylenenler pek hoşa gitmiyor ve eylem önerisi içermediği gibi bahane sağlıyorsa, “somut” olmadığı için eksik hatta zararlı bulunuyor. İkinci grup ise tam tersi, ister somut öneri ister açık bir eleştiri, “kimseden akıl almayacağını” ilan edenlerin bir tür geç ergenlik alameti saldırılarına uğruyor. Sahiden tam olarak istenen nedir anlamak pek mümkün olmuyor. Akla ihtiyaç yok ama “somut öneri” lazım.

Öneri yapsan “akıl verme” deniyor, fikrini söylesen “önerin nerede” diye soruluyor. Oysa kimse görüşlerini kullanıma en uygun forma dönüştürmekle, “ihtiyacı” karşılayacak somutlamayla yükümlü değil. (İşi bu olanlar zaten epey kalabalık) Kimseden farklı bir şey duymaya gerek duymayacak kadar kendinizden eminseniz, okuyup dinlemeye hatta yorum yazmaya neden vakit ayırıyorsunuz? Tam zıt şeyler iddia etseler bile bu tepkiyi birleştiren şey, giderek herkesin sadece kendi kafasındaki sesin yankısını dinlemek istemesi. Bu yüzden “ben de böyle düşünmüştüm” en yaygın övgü. Duyulmak istenen ses gelmeyince, gelişine göre öyle de böyle de beğenmeme hatta suçlama gerekçesi mevcut.

Akıl verme
Kemal Can yazdı: Akıl verme

Tartışma zemini ve kavramları

Siyasal tartışma zemini, kendi sesine hayran tribünler ve onlara argüman üreten aktörlerin belirleyiciliğinde şekilleniyor. En aklı başında olanlar, (normalde) gayet anlamlı katkılar sunabilecek isimler bile bir süre sonra ana dalgaya eklenmek mecburiyetinde kalıyor veya oraya çekiliyor, sürükleniyor. Her şey köşeli ve yüksek. Akademiden medyaya -düzenli konuk olarak- transfer olanlar, tartışmalardaki kavram kullanımını zenginleştiriyor belki ama afili duran kelimelerin anlamsız birer maymuncuğa dönüşmesine engel olamıyorlar. Olay yerine olgu, laf yerine söylem kelimesinin yerleşmesi gibi, bağlamından kopmuş bir sürü kavram gelişigüzel kullanılıyor.

Ucuza çıkabilecek tariflere “sosyolojik yemek” dendiğini bile duyduk. “Konsolidasyon” hala kullanımda olan sihirli kelimelerden. “Rıza üretmek”, “öğrenilmiş çaresizlik” başa güreşecek yaygınlıkta. Her biri bağlamında çok anlamlı ve açıklayıcı olan bir sürü kavram, gayet savruk biçimde ve anlamsızlaşacak kadar genelleştirilerek gündelik dile yerleşiyor. “Devlet aklı”, “tarihin doğru tarafı” gibi tazelenmiş benzetmeler; “elit”, “entelektüel”, “taban” gibi herkesin aynı şeyi kastediyormuş gibi düşünülmeyen ama pek de birbirine benzemeyen tanımlar uçuşuyor. Yüksek tribün gürültüleri arasında, “anlaşılamayan bir dilde” anlaşmaya çalışmak çok zor.

Süreçleri tartıştırma mimarisi

Bu tablo çok uzun bir süredir böyle. “Süreç” gibi çok dikenli bir meselede ve maksatlı olarak bulanıklığın artmasının istendiği durumlarda savrulmanın iyice zıvanadan çıkması şaşırtıcı değil. Nerdeyse ikinci yılını tamamlayacak süreç, konuşulsun diye açıkça söylenenler, söylenmeyip sızanlar ve tamamen kapalı tutulanlar kadar konuşan ve susanlar bakımından da ilginç bir seyir izledi. İlk ve yüksek çıkışı yapan Bahçeli, en beklenmedik sözcüden gelen en şaşırtıcı sözler yanında, tam da beklenen açıklıkta ve tam da beklenen isimden bir başlangıç yapmıştı. Devamında çoğu doğrudan aktarılmayan, bir kısmına sonradan vakıf olduğumuz tamamlayıcı cevapları ve mutabakat çerçevesini veren Öcalan oldu. 

Süreç, bütün toplumsallaştırma ve siyasallaştırma iddialarına rağmen, buna gayret etmek şöyle dursun mümkün olduğunca gözlerden uzağa taşındı. Bunun bir iletişim kazası ya da eksiği olmadığı, sürecin yürütülme biçiminin zorunlu sonucu olduğu aşikar. Böylesi süreçler, tartışma alanına doğru ve yeterli bilgi arzından kaçınırken sadece içerikle ilgili bir kontrolü arzulamıyor, tartışma zemininin zehirlenmesini ve aslında kimlerin sesinin baskın hale geleceğini de belirlemiş oluyor. Bırakılan boşluğun nasıl ve kimler tarafından doldurulacağını yönetmek büyük avantaj. Dolayısıyla sınırlı ve manipüle edilmiş bilgi kırıntılarıyla kurulan tartışmalar, ele aldıkları meselelerden çok daha geniş bir alanda ve kalıcı etki yaratıyor.

Sürecin konuşkanları değişir mi?  

Birkaç gün konuşulduktan sonra ve tartışmalar epey ilerlediği aşamada DEM tarafından “itibar edilmemesi” istenen Öcalan görüşme notları, bağlamından kopartılmış eklemeler içeriyor olsa bile, önemli bir şey anlatıyor. Uzun zaman Bahçeli tarafından yürütülen en konuşkan aktör makamı galiba yer değiştirecek. Kurul üyeliği de söz konusu olan Öcalan’ı artık -açık ve örtülü olarak- daha fazla duyacağız. Kendi iddiası, Kürtleri (aslında örgütü demek lazım) ikna ettiği şimdi sırada Türklerin olduğu. Ancak -iktidarı da rahatsız edebilecek- bu fonksiyon, “Kürtlerin Cumhuriyete entegrasyonundan” daha çok, sürecin diğer ihtiyaçlarla entegrasyonu açısından kritik yıla girilmiş olmasıyla ilgili. Öcalan Kürtlerin entegrasyonundan daha fazla bu “entegrasyon” için artık çok daha lüzumlu.

En rahatsız edici, en kışkırtıcı sözlerin reel politik riski en az olan veya bunu daha kolay karşılayabilecek sözcülere verilmesi, riskten uzak tutulmak istenenlerin ise nasıl özel olarak korunduğunu baştan itibaren izledik. Sürecin, küresel, bölgesel, iç politik gerekçelerine dair en açık “bilgileri” -söylediklerine hamaset ve iyimserlik hayallerinden arındırılmış olarak bakıldığında- daha “berrak” biçimde duyduklarımız; Bahçeli, Barrack ve Öcalan. Bu aktörlerin ortak özelliği, bir kesim tarafından kolayca nefret odağı yapılabilmesi ve durumu açıkça ifşa eden olmaları ya da şaşırtıcı manevralar yapabilmeleri ama buna rağmen politik risklere ve saldırılara dayanıklı olmaları. Bahçeli de yeni “entegrasyon” dönemi için anayasadan sonra seçim sistemini de gündeme taşıdı. 

Başkalarını zorlamak en kolayı

Son günlerde, entelektüeller, akademisyenler, solcular ve doğrudan isimlendirerek bazı siyasetçiler için süreçle ilişki konusunda yoğun tezviratlar yapılıyor. Sanki bunun için büyük çaba harcanmış ya da herhangi bir çabaya gerek olmaksızın durdurulamaz vesileler yaratılmış gibi sevinç ve heyecan veya tepki eksiğinden söz edenler çıkıyor. Daha önce AB yolu için güzergah verenler gibi “demokrasi yolunun nereden geçeceği” üzerine spekülasyonlar yapılıyor. Ancak bütün tartışmalar, yine herkesin başkalarının ne yapması gerektiği hakkındaki görüşlerinde odaklanıyor. Üstelik sadece öneri yapılmıyor, ağır suçlamalar eşliğinde bedeli olacak mecburiyetler anlatılıyor. “Rıza üretmek” ya da “meşruiyet temini” gibi iddialar hala yürürlükte olsa bile, sürecin ana direği hiçbir zaman “ikna” olmadı. Bundan sonra da olmayacak gibi.

Siyasi tartışma adabı, siyaset kültürünün ayrılmaz bir parçası. Aşırı edilgen ve elit aktörlerin desteklenmesi sınırlı bir temsil ilişkisine yatkın zemin, siyasi alanı kendisinin özne olduğu bir düzlem olarak bir türlü algılamıyor. (Mesela DEM, çerçeve yasanın kendilerine son gece gelmesini “pazarlık olmadı” savunması için kullanmakta sakınca görmüyor) Bu yüzden hem pozisyonlar ötekine göre tarif ediliyor hem akıl üretimi diğerlerinin yapması gerekenlerle daha ilgili hatta sınırlı. Bu yüzden, senelerdir laikler dindarlara din anlatıyor, Trump’ın arkadaşları yerli-milli olmanın yollarını gösteriyor, Türkler Kürtleri Türk olduklarına ikna etmeye çalışıyor. En ahlaksızlar namus bekçiliği yapıyor. Akıl verilmesine büyük reaksiyon verenler herkese akıl dağıtıyor. Üstelik bu akıl verme çoğunlukla ikna sorumluluğu olmayan bir saldırganlık içeriyor. Önümüzdeki yıl bunların zirvesi olacak sanki.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş