AKP iktidarı döneminde herkes çok baskı, çok zorlama yaşadı, hayli zulme uğradı, uğramaya devam ediyor. Ancak -kurumlarla birlikte- kavramların da ağır eziyet gördüğü rahatça söylenebilir. Dönem ruhuyla uyumlu biçimde kavramların içi boşaltıldı, işlevsizleştirildi, anlamsızlaştı ve hatta bazıları tamamen yok edildi ya da artık başka anlamda kullanılıyor. Kavram ve bağlam imhası AKP ile başlamamıştı elbette. Tarihin sonu iddiasıyla zaten ideolojilerin selası verilmiş, “sağ-sol artık anlamsız” ilan edilmiş, siyasi analizde “sınıf” buharlaşmıştı. 90’lar krizinin mahsulü veya krizlerin sayesinde gelen AKP iktidarının ilk döneminde, bazı sıfatlar son derece iğreti duran pozitif yüklemelerle abartılı kullanıldı. Bunların önemli kısmını AKP kendisi üretmedi ona yakıştırıldı veya yapıştırıldı. AKP’ye hikâye üretmenin heveslisi de çoktu. Bazı kavramların alış-veriş (kullanım) değeri yükselirken anlam değeri hızla sıfıra doğru indi.
Bugün -artık daha çok kişi- iktidarın kendiliğinden “kıymetli” kavramları taşımak konusunda pek istekli olmadığını söylüyor. Üstelik bu tutum sadece ötekilerdeki veya karşı mahalledeki algı açısından değil, kendi kamuoyu için de geçerli. Yine pek çok kişi “hikayesi tükenmiş, yenisini kuramayan” veya anlatısını tamamen başka yerde yeniden oluşturan iktidardan bahsediyor. (Cenk Saraçoğlu,’nun Ayrım’daki zihin açıcı makalesini öneriyorum) Artık tutarlılık, dürüstlük, hakkaniyet gibi değerler; demokrasi, adalet, hukuk gibi prensipler ve kamuoyu, milli irade, meşruiyet gibi kavramlar başka anlamlar taşıyor ya da eksiklikleri sonuç yaratmayacak kadar önemsiz. İktidar kendisi için değeri kalmayan kurum ve -bağlamından kopuk biçimde hala dolaşımda tutulan- kavramları kimsenin kullanamayacağı hale getirmeye devam ediyor. Bazıları buna kolay uyumlandı ve bilerek bilmeyerek katkıya devam ediyor, bazıları ise mutasyona uğramış kavramları hala siyasi analizlere veya iktidar eleştirisine dayanak yapıyor.

Toplumsal rıza
Lippmann, Gramsci ve Chomsky, önemli anahtar kavram olarak kullandıkları “rıza üretimi”nin, bir gün Türkiye’de her televizyon programında, her kahve sohbetinde, sokak röportajlarında çok popüler bir maymuncuğa döneceğini, reel politik her gelişmenin bu kavramla açıklanmaya kalkılacağını pek tahmin etmemişlerdi herhalde. Rıza üretimi, siyaset gündemine giren ve bağlamlarından koparılıp aşırı şişerek yayılan, şehvetle kullanılan kavramlardan biri. İktidar bir şey yapıyor, bir yasa konuşuluyor, bir komisyon toplanıyor, bir tartışma açılıyor ve hemen teşhis geliyor: “Rıza üretmeye çalışıyorlar”. Genellikle iktidarın siyasi iletişim faaliyetleri veya gündem oluşturma gayretlerinin tamamında, bazen kalın ve kalabalık titrler taşıyan uzmanlar, bazen sokakta veya sosyal-medyada görüş belirten sıradan vatandaş hiç kül yutmuyor, hemen “niyeti” yakalıyor. Birini suçlamak gerektiğinde de iktidarın “rıza faaliyetine su taşımak” kanıt gerektirmeyen suçlama sınıfında.
Pek çok siyasi meselede açıklayıcı kavram olarak “rıza üretiminden” bahsetmek; iktidarın aldığı kararlarda, attığı adımlarda, sürdürdüğü uygulamalarda “toplumsal rıza” diye bir şeyi aradığı veya önemsediği, en azından ikna gibi bir meselesi olduğu varsayımına dayanıyor. Oysa bu varsayım son derece tartışmalı ve son yıllarda iyice belirginleşen örneklerde ise hayli şüpheli ya da düpedüz yanlış. Erdoğan iktidarının gerçekten her adımda “toplumsal rıza” arayan, bunun için “rıza üretmeye” çabalayan, herkesi bu işe memur eden bir tavır içinde olduğunu, “ötekileri” ikna etmek şöyle dursun kendi tabanına bile izahat verdiğini söylemek çok zor. Tam tersi iktidar için siyasi kanaatlerin -seçim sonuçlarının bile- artık pek önemi yok. İktidarın varlık nedeni ve meşruiyetinin kaynağı gibi konularda, üretebildiği rıza veya sağladığı destek ölçü olarak kullanılmıyor. “Baskın çoğunluk”, “evde tutulamayan yüzde elli” ve “milli irade” bile, çok müracaat edilen referanslar değil. Dolayısıyla böyle bir mesele varmış gibi yapılan yorumlar da sorunlu hale geliyor.
Sonradan mı oldu?
İktidarın “rıza üretimi” diye bir meselesi varmış gibi yola çıkan, analiz ve suçlamaların sorunlarına girmeden önce, bu durumun ne kadar “yeni” olduğuna da kısaca değinmek gerekir. Son yıllarda ve Erdoğan iktidarı önemli destek kaybına uğradıktan sonra yaşananlar, bu tabloyu daha belirgin hale getirdi. “Milli irade” retorik olarak bile iktidar söyleminden ayıklandı. Yine suyu çıkarılmış “konsolidasyon”, oy yerine güç üzerinden kuruluyor. Yukarıda alıntıladığım Cenk Saraçoğlu makalesinde söylendiği gibi, “devlet olmak”, “devlet aklı” gibi veya uluslararası alanda üretilen “meşruiyet” (güç) gibi dayanaklar çok daha öne çıkartıldı. (Muhalefet kamuoyundaki “devleti ele geçirdiler” iddiaları ya da “devlet ayrı-hükümet ayrı” kalıbı işlerini çok kolaylaştırdı) Artık iktidarı değiştirmeyi düşünmek bile “halkı ayaklanmaya teşvik” muamelesi görüyor. Yani anayasa değiştirmeden, hilafet veya sultanlık ilan etmeden, “rejimin” mevcut araçları ve hukuku kullanılarak fiili bir “mutlak iktidar” pratiği işletiliyor.
Bu tablonun bir aşamadan sonra çok daha göze batacak hale geldiği söylenebilir elbette. Ancak bunun bu kadar kolay işlemesinde, daha önce kullanılan “milli irade” kavramının zaten son derece demagojik bir içeriği olmasının da payı var. Türk sağı için milli irade, rızası alınmış, ikna edilmiş ve özne oluşunun farkında olarak harekete geçmiş bir toplumu hiç ifade etmedi, etmiyor . “Milli irade”, “yerli-milli değerler” denilen ve “çoğunlukta” zaten mündemiç değer ve eğilimlerin taşınması ve temsiliyle ilgili bir mesele. AKP’nin bu popülist çarpıtmaya seviye atlattığı da doğru. Değişmeyen bir sabit katsayı gibi ele alınan ve daha bilimsel göründüğü için okur-yazarların tercih ettiği “sosyoloji” denilen şey de bu. Erdoğan, “gömlek değiştirdiğinde” rıza arayan bir program önerisinden ziyade, müesses nizamın ihtiyaçlarıyla “milli iradenin” iktidar arzusunu buluşturma vaadi ile ilerlemişti. Sonraki yükselişi sağlayan bütün gerilimlerde kendi iddiasına (hikayesine) rıza üretmekten ziyade, kendisine gösterilen direnci kaldıraç olarak kullandı.
Peki niye yapıyorlar?
Erdoğan’ın iktidar pratiğinde -bu kadar kolay manevralar ve ittifak değişiklikleri yapabilmesinde- rıza üretme kabiliyetinin katkısı üzerine daha iyi düşünmek gerekiyor. Erdoğan bu iktidarın -başından itibaren ve hala- destek (oy) sağlayıcı ana (belki tek) aktörü ama bunu sağlayan esas dinamik; rıza, program ve hikâye üretiminden ziyade mevcut dengeler üzerinden yürütülen siyasi mühendislik. Erdoğan, kurabildiği veya kendisi için kurulan ayrışma, gerilim, çatışma hatlarında; karşısında yer alan blok aritmetiğiyle çok daha fazla ilgileniyor. Bu anlamda destek devşirmekten öncelikli olan, rakiplerini azınlık, az, dağınık ve güçsüz yapmak ya da göstermek. Hatta mümkünse bunu değişmez kader gibi kabul ettirmek. Karşısındaki bloku belirleyerek, aritmetiği kendi lehine çalışacak hale getirmek, en sık başvurduğu yöntem. “Rıza üretme tespitleri”, böyle otomatik bir işleyiş ima ettiği, iktidarın bunu çok kolay yapabildiği algısı açısından da sorunlu. Konsolidasyon teorileri de kutuplaşma vesilesiyle kendi tarafında kolay toparlanma sağlamasına çok prim verirken, karşındakilerin konsolide olamaması sorununu küçültüyor.
Rıza üretimi meselesine geri dönersek. İktidarın böyle algılanan ve böyle yorumlanan (bu ezberle karşılanan) pek çok hamlesinin, ikna veya vaat (belki tehdit) yoluyla kendisini destekleyen kesimleri kalabalıklaştırmak, manevrasına meşruiyet yaratmakla ilgilisi sanıldığı kadar güçlü olmayabilir. (Böyle bir niyet ve arzunun hiç olmadığını söylemiyorum ama stratejilerin bunun üzerine kurulduğu ve diğer aktörlerin de böyle tasnif edilmesinin pek isabetli olmadığı fikrindeyim) En azından son on senedir bu yolla bir destek artışı sağlayabilmiş, yani ne kendisine ne yaptıklarına “rıza üretebilmiş” olmaması bunu gösteriyor. (Büyük siyasi zekâ veya beceri atfedilen birinin bunu görmediğini düşünmek olmaz) Süreç meselesindeki tartışmaların da bu minvalde devam ettiği görülüyor ama tarafların birilerini azarlarken bile pek rıza üretme kaygısı duyduğunu hissetmiyoruz. Siyasi mühendislik çalışması ve aritmetik hesabın, bazen de basit bir siyasi iletişim numarasının, ayrıca çeşitli aktörleri böyle pozisyonlamanın adını kolayca “rıza üretmek” diye koymak, isabetsizliği yanında kavrama da haksızlık.
Siyasetsizleştirme mekaniği
Sadece bugünü değil geçmişi de “rıza üretme” kalıbıyla açıklamak yaygın bir tutum. Bu durum iktidar dışındaki bütün kesimler için daimi hainler ve “iktidar katkı verenler” polemiklerinin canlı kalmasını sağlıyor. Hayatın akışına uymayan, gerçekle ilişkisi zayıf çıkarımlara ve bozuk kronolojilere yol açıyor. Bu yüzden, 2007 olmamış gibi 2010, dokunulmazlığı kaldırandan çok mecliste parmak kaldıranlar, çerçeve yasayı çıkaranlar değil evet diyenler daha çok konuşuluyor. Asıl fail ve asıl fiil çok daha az tartışılıyor. Bu basit strateji, “rıza üretme” suçlamalarına tavan yaptırırken, pek rıza filan üretmiyor ama önemli başka bir işlevi yerine getiriyor. Turpun büyüğü burada. Bu fazla abartılmış ve tek mesele haline getirilmiş vehim, lüzumlu olan itirazın üretilmesi, büyütülmesi ve hedefine yönlenmesini engelliyor, perdeliyor, zayıflatıyor. İktidarın taraf olmadığı, yapılmadığı çatlamalar üretiyor. Muhalefet kamuoyunun enerjisinin büyük kısmı, evhama gidiyor. Çerçeve yasa tartışmaları, “entelektüeller nerede” polemiklerinin rıza üretmeyle ilgisi belirsiz ama iktidarı tartışma dışına taşıyor.
Rejim tartışmaları, seçimlerin anlamı kadar olup olmayacağı tartışılan bir zeminde -üstelik bizzat bunları gündeme getirenler- iktidarın hamlelerini reel politik parametrelerle değerlendiriliyor. Sanki siyasetten arındırma, siyasetsizleştirme, anti-siyaset her alana sızmış, her yeri ele geçirmemiş gibi, iktidarın kamuoyu üzerinden meşruiyet aradığı, destek devşirmeye çalıştığı iddia ediliyor. Bugün artık iktidarın tercihleri, stratejisi “her şey normalmiş gibi” tartışılamaz. İhtiyacı olan rıza üretmek veya kimseyi ikna etmek değil, kazanmasını garanti altına almak, kazanabileceği inancını canlı tutmak. Bu durumun yüksek özgüvenden ve “devlet” olma mertebesinden konuşmadan kaynaklandığı söylenebilir. Fakat tekrar destek üretme imkânı kalmadığını ikrar ve bütün güç odakları nezdinde -egemen blok içi rekabette- kırılganlık anlamına geleceğini düşünmek de yanlış olmaz. Bu çerçeveden bakılınca muhalefet için cazip tartışma, iktidarın üretebildiği değil üretemediği rıza olmalı.














